Açık Görüş / Enes Günaslan / Felsefe-Düşünce / Yorum-Analiz

Diriliş Felsefesi

ashab-ı-kehf-ve-diriliş1Hayattan kopmuş, sıradan günlük olaylar ve gündemlerle kuşatılmış bir kültürle tarihin sesi olmamız mümkün görünmüyor. Tarihin ruhu olabilmek, mağara arkadaşları gibi en güzel örneklikleri somutlaştırmakla mümkün.

Sözünü ettiğim Diriliş Felsefesi muhtevasının neredeyse bir yıldır TRT tarafından büyük bir emekle yayınlanan ve ciddi tartışmalar arasında yol almaya çalışan ‘Diriliş-Ertuğrul’ dizisiyle doğrudan bir alakası yoktur. Elbette bu ve benzeri yapımlar; itiraf edilmemiş milliyetçilikler adına toplumsal bir hafıza oluşturma çabaları, Muhyiddin İbn-i Arabî ve Ekberî Öğretisi merkezinde kurgulanan dinî yaklaşımlar, İslamî kesim tarafından ısrarla eleştirilebilmelidir. Yine benzer bir yaklaşımla yazıda, Sezai Karakoç’un mistik bazı kodları bünyesinde taşıyan ‘Diriliş Neslinin Amentüsü’ adlı manifestosunun bir tahlili de söz konusu değildir.

“Kemal Tahir, kendini ve toplumunu anlamak çabasına giren her insanın Osmanlı gerçeğine mutlaka eğilmek zorunda kalacağını belirtir. İster reddetmek isterse oradan kendine bir ‘tarih inşa etmek’ için olsun, geleceğe ilişkin tasavvuru olan her fert, her düşünce akımı, her politik görüş Osmanlı ile hesaplaşmak durumunda kalmıştır. Tanpınar’ın deyişiyle, “Mazi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için onunla her an hesaplaşmaya ve onu anlamaya mecburuz.” Yıkılışının üzerinden yaklaşık yüzyıl geçtiği halde, her yıl artan oranda, yüzlerce romanda, hikâyede, tiyatroda Osmanlı’nın konu edilmesi, milletlerin geleceğini kurarken geçmişle hesaplaşma zaruretini ortaya koyuyor. Entelektüel dünyamızda yerleşmiş bir disiplin olarak tarih felsefesinden bahsetme imkânımız olmadığından, Osmanlı’nın ‘kimliği’ etrafındaki tartışmalarda, entelektüel duruştan ziyade heyecanların, heveslerin, zanların, algıların hâkim olduğu görülür.” (Kimin Dirilişi?, Doç. Dr. Sezai Coşkun, 12.04.2015, zaman.com.tr)

Kur’an’ın kendi bünyesinde belirgin bir yer bulan Kehf kıssası özelinde bir Diriliş Felsefesi yorumu geliştirmeye çalıştığımı ifade edeyim. Yepyeni bir direniş ve diriliş felsefesini bünyesinde barındıran, Kur’an’ın en dinamik ve can alıcı mesajlarının yer aldığı Mağara Arkadaşları’nın bu kıssası ne anlatmak istiyor?  Kehf Suresi’nin 9-29. Ayetlerinde anlatılan kıssa, tarihin bir döneminde yaşamış bu kahramanları neden abideleştiriyor?

“Yoksa sen mağara arkadaşlarını ve yazma nüshalarını, ayetlerimizden şaşılacak bir olay mı sandın?” (Kehf: 9)

Kıssaya başlarken sorulan bu soru gerçekten çok ilginç. Adeta ‘denmek istenen şudur’ şeklinde bir yaklaşım var. Sizin Kehf kıssası diye birbirinize anlatıp durduğunuz bu olay hakkında şaşırıyorsunuz demek! ‘Olmadık yakıştırmalar yapmayı bırakın da dinleyin!’ gibi bir izlenim var bu ayetlerde.

“Hani o gençler mağaraya çekilmiş ve şöyle demişlerdi: Ey Rabbimiz, üzerimizden sevgi ve rahmetini eksik etme, içinde bulunduğumuz şartlarda (konjonktürde) bizi doğruluktan ayırma.” (Kehf: 10)

Yani içinde bulunduğumuz şartlar, dünyanın çivisinin çıktığı şartlar; fakat biz bu şartlara teslim olmayacağız. Zulme, şirke, fuhşiyata ve münkerata asla teslim olmayacağız. Ey yalnız kalmışların ve kimsesizlerin Rabbi, yardım et bize.

Sonra yıllarca Allah’ın bir mucizesi olarak mağarada kaldılar, dış dünyadan uzak ve habersiz olarak. Sonra tekrar Allah’ın izniyle dış dünyaya dönerek bir uyanış ve diriliş hareketi başlatmaya karar verdiler, nereden ve nasıl başlamak gerektiğini göstermek adına. Tarihin ve çağın gerisinde kalma durumu ile karşılaşıldığında, yeniden ve nasıl başlanacak? Tekrar hayata, topluma, ortaların ortasına… Zamana ve mekâna nasıl dönülecek görülsün diye. Dünyadan ve tarihten kopmanın nelere mal olduğu görülsün ve anlaşılsın diye. Tarihin içinde olmakla, dışında kalmak arasında nasıl bir fark var anlasınlar!

İran sinemasının ünlü yönetmeni Farajullah Salahshur’un 1999 yapımı Ashab-ı Kehf dizisini okurlara biraz daha yakından tanıtmak maksatlı değil buradaki mevzu. Acaba kaç kişiydiler, kaç yıl kaldılar o mağarada? Bunların bir önemi yok, diyor Rabbimiz. Bunların hiçbir öneminin olmadığını vurguluyor. Ne o gençlerin ne de onların Rabbinin bunların bilinmesine ihtiyaçları yok. Bir şeyler bilmeye ihtiyacı olanlar, bu satırları yazan ve okuyanlardır. Tarihin, zamanın ve mekânın gerisinde kalıp kendi mağaralarında yaşayanlardır. Daryus Şayegan ‘Yaralı Bilinç’ adlı o efsane eserinde meseleyi ‘tarihte tatile çıkmak’ olarak özetlemişti. Evet, bu kıssa kendi mağaralarımızla dışarıda gürül gürül akan hayat arasındaki farkı gösterebilmek için.

“Biz sana onların kıssasını gerçeğin ta kendisi olarak naklediyoruz.” (Kehf: 13)

Anlaşılan Kur’an’ın indiği zeminde mağara arkadaşları kıssası bugün de olduğu gibi dilden dile dolaşan bir halk efsanesi olarak anlatılıyordu. Kur’an ayrıntıya girmeden kıssanın evrensel mesajlarını veriyor.

Mağara Arkadaşları kıssası, Hz. İsa’nın (a.s) doğumundan yüz otuz beş yıl sonra Romalılar döneminde Filedelfiya’da (Ürdün) yaşanmış gerçek olaylardan ve aslen Kur’an’dan besleniyor. Zaten Kur’an’da da bu kıssa ile alakalı yeterli kadar veri mevcut. Yani tabir caizse Kur’an yeterli malzemeyi ortaya koyuyor. Onların, Havariler (Beyaz Elbiseliler) olarak bilinen gruptan birtakım gençler olması mümkün. Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. İsa’nın yolunu saf haliyle sürdürmek isteyen, yaşadıkları bölgenin Roma egemenliğine girmesi ile şehirlerden, haliyle tarihin aktif sahnesinden çekilmiş ve Kur’an mesajı ile ve gerçek yönleri ile gün yüzüne çıkabilmiş muvahhid bir gruptan söz ediyoruz.

İbrahimî çizgideki bu ve benzeri gruplar 6. ve 7. Yüzyılda İslam’ın tarih sahnesine çıkışına kadar cılız bir damar olarak kalmışlardı. Şehirlerde veya manastırlarda azınlıklar olarak yaşadılar. Ama asla kadîm medeniyetlere, Babil’e, Asur’a, Mısır’a, Roma’ya teslim olmadılar; bir diriliş felsefesinin sancaktarlığını yaptılar. Kalabalıklar arasında bir direnci, bir ateşi barındırdılar. Bu damar Kur’an’ın Hz. Peygamber ile tarih sahnesine çıkışıyla iki kadîm zulüm medeniyetini (Roma-Bizans ve Pers-Sasani) yerle bir etti.

Sonraki süreçlerde 8. ve 9. Asırdan itibaren tasavvuf ve tarikat camiaları şehrin günahından korunma ve arınma adına bir izole felsefesi, bir kaçış felsefesi meydana getirdiler. Mağara Arkadaşları kıssası ve Hz. Peygamber’in yeniden Hira’ya dönmemesi, yeniden şehre dönüşün, yeniden tarihe dönüşün sancılı olacağının altını çiziyordu. Müslümanların her daim hayatın atar damarlarında olmaları gerektiği vurgusu yapılıyordu. Zamanın ve mekânın sahibi, zamanı ve mekânı inşa etme sorumluluğunu Müslümanların omuzlarına yüklemişti. Teklif edilen emanet, dağların omuzlamaktan geri durduğu emanet, işte bu sorumluluktu.

Seküler hayat tarzı, modern bilgi ve kültür endüstrisinin ideolojik sınırlarını aşıp, kendimize mağara arkadaşları bulmak zorundayız; tarihi yeniden yazabilmek adına. Hayattan kopmuş, sıradan günlük olaylar ve gündemlerle kuşatılmış bir kültürle tarihin sesi olmamız mümkün görünmüyor. Tarihin ruhu olabilmek, mağara arkadaşları gibi en güzel örneklikleri somutlaştırmakla mümkün. Kendi adına konuşan, kendi adına hareket eden, hareketine toplumsal boyutlar katabilen, otoritelerin meşruiyetini sorgulayabilen mağara arkadaşlarıyla beraber olabilmek duasıyla.

Kehf Ashabı’ndan Plutonius’un Hz. İsa’dan (a.s) aktardığı gibi, “Karanlıkta dile getirmekten çekindiğiniz hakikat, bir gün aydınlıkta işitilecek ve gizli mekânlarda öğrendiğiniz bir inancı, bir gün çatılardan haykıracaksınız ve insanlar buna inanacak.”

Enes Günaslan – akilvefikir.org

enesgunaslan@hotmail.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s