Din / Mevlüt Hönül / Yazarlar

Vakit Paylaşma ve Dayanışma Vaktidir

mevlüt-hönül-köşe-2Ey Müslümanlar! Mustaz’aflara, yoksullara, yetimlere, borçlu olanlara, geçim sıkıntısı çekenlere duyarsız kalmayın. Onları desteklemek için kendi çevrenizde infak hareketi başlatın, sessizliğe bürünerek uyumakta olanları uykularından uyandırın. Vakit paylaşma, dayanışma vaktidir; Müslüman’ın vasıfları arasında bencillik yoktur!

“Şüphesiz iman edip salih ameller işleyen, namazı dosdoğru kılan ve zekâtı verenlerin mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Bakara: 277)

Zekât, “artmak, neşvünema bulmak, temize çıkarmak, temizlemek”tir. Şer’an “Malın belli bir miktarını hak eden kesimlere ayırmak”tır.

Zekât, Kur’an’da infakın müeyyideli uygulanış biçimi olarak geçer. Ekonomik bir fedakârlığın yanında elde edilen malın temizlenmesidir. Zekât ve sadaka aynı zamanda bir infaktır ama her infak, sadaka ve zekât değildir; aralarındaki fark, zekât müeyyideli bir bağışlama iken infakta müeyyide/sınır yoktur, sadaka ise toplumun anladığı cebindeki bozuklukları vermek değil bizatihi imanına şahitlik etmek, imanını doğrulamaktır.

Kur’an bütünlüğünde “Salât” kavramının geçtiği ayetlerde zekât ile birlikte anılması, salâtın manevî arınma olarak madden arınma olan zekâtın birbirlerini tamamlamaları nedeniyledir. Bununla birlikte zekât, servetin belli kesimlerin ellerinde birikmesine engel teşkil eder, sosyal zeminde ise insanların mutsuzluğuna sebep olabilecek adaletsizlikleri ortadan kaldırmayı amaçlar.

Kur’an-ı Kerim’de “Dûle” دُولَةً olarak geçen “yalnız zenginlerin tedavül ettirip aralarında alıp verdikleri ve hiçbir fakirin de elde edemeyeceği bir şey olmasın” anlamındaki kelime, Allah’ın insanlığa uyarısıdır:

“Bu beldelerin halkından (ganimet olarak) ne alındıysa Allah, hepsini Elçisi’ne devretti, (ganimetin tümü,) Allah’a ve Elçisi’ne, (ölen mü’minlerin) yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir; (böyle yapıldı) ki o, içinizden (zaten) zengin olanlar arasında dolaşıp duran (bir servet) haline gelmesin. Bu nedenle Elçi size (ondan) ne kadar verirse (gönülden) kabul edin ve size vermediği şey(i istemek)den kaçının ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun! Çünkü Allah misillemesinde çetindir.” (Haşr: 7)

İnsanlık dini İslam, servetin belli kesimlerin tekelinde birikmesini insanlığın saadeti açısından engel olarak görmektedir. Çünkü servet belli kesimlerin himayesinde olduğu zaman bugünkü çarpık gelir dağılımının oluşmasına sebep olur. Tahakküm ve sömürü, kitleleri ezen bir araç haline dönüşmüştür. Kur’an böyle bir birikime “Dule” diyor ki, hükmetme aracı anlamındadır.

“Namazda dikkatli ve devamlı olun, karşılıksız yardımda bulunun ve namazda rükû edenlerle birlikte rükû edin.’’ (Bakara: 43)

“Ve bir zaman, (ey) İsrail Oğulları, (sizden) (şu konularda) kesin taahhüt almıştık: Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, akraba ve ebeveyninize, yetimlere ve fakirlere iyilik yapacaksınız, bütün insanlarla güzellikle konuşacaksınız, namazlarınızda dikkatli ve devamlı olacaksınız ve karşılıksız yardımda bulunacaksınız; ama birkaçınız dışında bu sözünüzden döndünüz; zaten siz, inatçı, isyankâr bir topluluksunuz!” (Bakara: 83)

“(Ve) Allah yoluna kendilerini tamamen adamış oldukları için yeryüzünde (rızık aramak niyetiyle) gezip dolaşamayan muhtaçlar(a yardım edin). (Onların durumunun) farkında olmayan, onları zengin zanneder, çünkü (istemekten) çekinirler; (ancak) sen onları (bazı) özelliklerinden tanıyabilirsin; insanlardan arsız bir şekilde istemekten kaçınırlar ve onlara her ne iyilik yaparsanız, doğrusu Allah hepsini bilir. Servetlerini (Allah rızası için) gece ve gündüz, gizli ve açık harcayanlar, mükâfatlarını Rablerinin katında göreceklerdir, onlara ne korku vardır, ne de üzülürler.” (Bakara: 273-274)

Zekât, servetin zenginler arasında dönüp dolaşmasına engel teşkil etmekle birlikte onun toplum geneline yayılmasını sağlar, buna mukabil riba ve benzeri birikimler kötülüğü temsil ederler ve onun yaygınlaşmasına sebep olurlar. Allah, riba ehlini Kur’an’da şöyle bildirir:

“İmana ermiş olanlar, doğru ve yararlı işler yapanlar, namazlarında dikkatli ve devamlı olanlar ve karşılıksız yardımda bulunanlar, işte onlar mükâfatlarını Rablerinden alacaklardır ve onlara ne korku vardır ve onlar ne de üzülürler. Siz ey imana ermiş olanlar! Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ve eğer (gerçekten) mü’minseniz faizden doğan kazançların tümünden vazgeçin. Çünkü eğer böyle yapmazsanız, bilin ki Allah’a ve Elçi’sine savaş açmış olursunuz. Ama eğer tevbe ederseniz, ana-paranız(ı geri almay)a hak kazanırsınız, böylece ne haksızlık yapmış ne de haksızlığa uğramış olursunuz.” (Bakara: 277-279)

Allah için sunulan şeyler, yalnızca yoksul ve düşkünler, bu konuyla ilgilenen görevliler, kalpleri kazanılacak olan kimseler içindir ve insanları boyunduruklarından kurtarmak için ve borçlarını ödeyemeyecek durumda olanlar için ve Allah uğruna girişilebilecek her türlü çaba için ve yolda kalmış kimseler için; bu, Allahtan (uyulması zorunlu) bir yönergedir; çünkü Allah, doğru hüküm ve hikmetle yön gösteren mutlak ve sınırsız bilgi sahibidir.” (Tevbe: 60)

İmam Ali ise şöyle söylemektedir: “Ey altınlar ve gümüşler! Benden başkasını baştan çıkarttınız.”

Allah’a ve elçisine savaş açmak” anlamına gelen her türlü haksız kazanç İslam esaslarına göre haram kılınmıştır; Allah’ın haram kıldığını ise hiç kimse helal kılamaz.

Allah için verilmesi gerekenin ölçüsünü Allah, İsra Suresi’nin 25-30. Ayet-i kerimlerinde açıkça izah etmiştir. Kur’an, ezilen, sömürülen kitlelerin haklarını, on dört asır önce iade etmişken, sözüm ona kendi ideolojilerini yeni bir hareket tarzı imiş gibi gösterenlerin tutum ve davranışları, Marks ve benzerlerinin vazettikleri ekonomik sistemin Allah’ın kelâmı karşısında geçersiz olduğunu açıkça gözler önüne sermektedir.

Allah Resulü Muhammed (s.a.v.) emeğin insan hayatındaki önemine şu hitabı ile dikkat çekmiştir: “İçinizdeki zayıflar ve ezilenler hürmetine rızıklanıyorsunuz.” Ve şöyle buyurmuştur: “Mallarınızda zekât dışında da yoksulların hakları vardır.”

“İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi bir faiz, Allah katında artmaz; ancak Allah’ın rızasını isteyerek verdiğiniz zekât böyle değildir; işte zekât veren o kimseler, sevaplarını ve mallarını kat kat arttıranlardır.” (Rum: 39)

Dolayısıyla zekât, ribaya engel teşkil etmekte, servetin zulüm aracı haline dönüşmemesi için alınan tedbir olmaktadır. Bununla birlikte infak ve karz-ı hasen (dinin emirlerine uygun borç, ödünç vermek) gibi diğer tedbirler, servetlerini zulüm aracına dönüştürmek gayesinde olanların insanları sömürmesine engel teşkil eden önemli sosyo-ekonomik dayanışma mekanizmalarıdır.

İnsanlık dini İslam’ın temel kaynağı Kur’an, servetin adaletsiz dağılımını zekât ile bertaraf ederken, riba yasağı ile de sefaletin belli bir zümrenin sırtına yıkılmasını önlemektedir. Bununla birlikte ölçülü bir bilinçlendirme ve kontrol etme mekanizmasının da oluşumunu sağlamaktadır. Kur’an’ın emrettiği toplumsal dayanışma ve kalkınma araçları, kendilerini “hak” olarak gösterme eğilimindeki bâtıl anlayışların ifrat ve tefrite varan yaklaşımlarını vasat bir yol izlemek suretiyle dengelemektedir.

Günümüze kadar elimize ulaşan kaynaklarda zekât uygulaması hususunda belirtilen oranlar asgarî oranlardır ve ne bu oranlar dondurulmuştur. İslam devletinin büyümesi ve sınırlarının genişlemesiyle birlikte Muaviye (Ümeyye Oğulları) iktidarı ele geçirip Şam’a yerleştiği andan itibaren, İslam ümmetinin yaşam şekli hızlı bir değişime ve yıkıma uğramıştır. Medine devletinin uygulama ve prensiplerine zıt bir anlayışla -şûrâ yoluyla belirlenen- hilafeti kraliyete (saltanata) çeviren Ümeyye Oğulları hanedanlık ihdas etmişler ve zorba bir iktidar şeklini benimsemişlerdir.

İslam devlet modelinin hâkim olduğu Medine İslam devletinin yerine kendi zorba yönetimlerini hâkim kılan Emevi yöneticilerinden Abdülmelik, İslam’ın geniş bir çevreye yayılması ve “ortak bir pazarın” işlemesi amacıyla gerekli gördüğü ilk İslam parasını bastırır. Gözlerini mal hırsı bürümüş olan bu iktidar sahiplerine toplumun her kesiminden maddî gelir akmakta idi. Bunu gören Emeviler ve Abbasiler, kendi dönemlerinde bu kazançlarına dinen meşruiyet kazandırmak amacıyla Allah Resulü Muhammed’e (s.a.v.) mal edilen uydurma hadisleri yaymaktan da geri durmadılar. Özellikle Muaviye, zekâtın farziyetinde indirim yapmaya çalıştı.

Oysa Ebu Said el-Hudrî şöyle bir hadis rivayet etmektedir: “Allah’ın Resulü (s.a.v.) bize mülkiyetin çeşitli şekillerini bir bir anlattı. Nihayet biz, hiçbirimizin daha büyük bir servete sahip olmaya hakkımız olmadığını anladık.” (Müslim, c. 3, s. 702; c. 4, s. 290). İşte bu tür rivayetler Ebu Zer’in yönetime neden karşı çıktığını sorgulayanlara açık birer cevap niteliğindedir. Ebu Zer’i anlamayanlar, onun çıkışını iyi analiz etmelidirler.

Ebu Zer, haksızlığa ve gaspa meyletmiş, servet hastalığına yakalanmış bir topluma, Peygamber öğretisini esas alarak karşı çıkma cesaretini gösteriyordu. Ancak onun gösterdiği cesareti gösteremeyenler, saray mollalarının fetvalarıyla o asırda şahsî olarak verilmiş olan sadakaların miktarını da zekâttan sayarak, zekâtla temizlenmemiş servete karşı laneti hafifletmenin yollarını aramışlardır. Lakin bu arayışa dayanak bulmaya çalışanlar, Kur’an-ı Kerim’de açıkça ifade edilen infakın sınırını bilmeyen kimseler de değillerdi.

“… Sana (Allah yolunda) neyi harcayacaklarını sorarlar. De ki: “ihtiyaçtan arta kalanı.” (Bakara: 219). Yani “O’nun için ayırabileceğimiz her şeyi…” Bu Ayet-i Kerime ile yardım adına dahi olsa her türlü kumar ve sarhoşluk veren şey haram kılınmıştır. Bu haram ile birlikte neyi infak edeceklerini soranlara, tüm zamanlar için kesinlik ifade eden bir emir ile infakın sınırının olmadığı vurgulanmıştır.

İmam Ali’nin şu sözü, kırkta bir (1/40) zekâtın kimlere ait olduğunu ortaya koymaktadır: Kırkta bir zekât, cimrilerin zekâtıdır.”

Günümüzde zekâtlarını hak eden kesimlere vermeleri gerekirken, bölgesel turlara çıkan cemaat ve tarikatlara aktaran servet sahipleri, malî temizlenmeden yana hiçbir hakka sahip değillerdir. Mallarını temizlemek isteyenler, hak etmeyenlere vermek suretiyle mallarını kirletmektedirler. Sömürüye dayalı bu ve benzeri yaklaşımlara kesinlikle prim verilmemelidir. Zekât ve sadakalar, yoksullara, yetimlere, borçlulara, dullara, hulâsa doğrudan Kur’an’da açıkça belirtilen sekiz sınıfa verilmelidir.

“Ama hayır, hayır (ey insanlar, bütün yaptıklarınızı ve yapmadıklarınızı bir düşünün) siz yetime karşı cömert değilsiniz, muhtaçları doyurmak için birbirinizi teşvik etmiyorsunuz, (başkalarının) mirası(nı) açgözlülükle yiyip bitiriyorsunuz ve sınırsız bir sevgiyle malı mülkü seviyorsunuz! (Fecr: 17-20)

Allah adını dillerinden düşürmeyen, camilerde beş vakit ibadet etmekten geri durmayan, Kur’an ayetleri okunduğu zaman hüngür hüngür ağlayan, ne manaya geldiğini dahi idrak etmeden tekrarladıkları salâvatlardan sevap bekleyen, her namazdan sonra otuz üç kere tekrarladıkları kelimelerin hayata aktarılması hususunda aciz kalan, “rahatım bozulmasın, kimse bana dokunmasın” mantığı ile suya sabuna dokunmayan zihniyetin birer köle haline getirdiği kimseler ne yazık ki Müslümanlar olmuştur.

Bugün Müslüman ismi taşıyanların servet yığma yarışı, servetin, Allah tarafından ilahî iradenin yerine getirilmesi için insana emanet edilmiş olduğunun unutulmuş olması, Müslümanları felakete sürüklemiştir.

“Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’a aittir ve hepsi (asıl kaynağı olan) Allah’a döner.” (Âl-i İmran: 109)

“İşte gökler ve göklerin gökleri, yer ve onda olan her şey (senin) Allah’ın olan Rabbe aittir.” (Tevrat, Tesniye: 10-14)

Mülk sahibi yalnızca Allah’tır. Yaratılanlar ise bu mülkü evirip çevirmede Allah yolunda mükelleftirler. Mülkü tekellerine alanlar, Allah’tan ziyade kendi adlarına ve menfaatlerine dayalı bir sistemi “hak” olarak sunmaktadırlar. Mülkü elde edenlerin onu keyiflerince kullanmaları, hak sahiplerini görmemeleri, Allah’a ve topluma karşı işlenen en büyük hırsızlıktır.

Nehcu’l-Belağa’da Resulullah’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: “Kendi içindeki zayıfların, fakirlerin, güç sahibi zorbalarda olan haklarını hiçbir tereddüt göstermeden alamayan bir toplum refaha, saadete erişemez.’’

İslam dinine göre Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve Allah’ın resullerine iman etmiş olan insanların yoksulları, yetimleri doyurmaları, onların iaşelerini temin etmeleri mecburidir. Çünkü ilahî nizama göre insanların emekleri ile elde etmiş oldukları her şey Allah’a aittir ve insana yaşamını idame ettirmesi için emanet olarak verilmiştir.

Müslümanların ihtiyaçları dışında sahip oldukları mallar, imtihan vesilesi olarak kendilerine verilen emanet hükmündedir. Müslümanlar, ilahî emir doğrultusunda infak etmek suretiyle bu imtihandan alınlarının akıyla çıkabilirler. Ancak ne yazık ki, günümüz İslam âleminde büyük çoğunluk zekât ve fitre vermekle Allah’ın malları üzerindeki hakkını ödediklerini zannetmektedirler. Oysa ilahî emir, sahip olunan mallardan zekât miktarının verilmesinden sonra özellikle ihtiyaç fazlası olanın akrabaya, fakirlere, miskinlere, yolda kalmışlara, yetimlere verilmesini gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla iş, zekât ve fitre ile bitmemektedir.

İslam, denge/adalet dinidir; cimriliği ve savurganlığı (israfı) reddetmektedir. İmam Ali’nin, kendi yönetimi döneminde, çözüm bekleyen onca sorun varken, sosyal adaleti, fakir ve mazlumların haklarının korunmasına yönelik sorunları öncelikli görmesi, konu hakkında Malik b. Eşter’e yazmış olduğu emirnamede bütün çıplaklığıyla görülmektedir. O, Malik b. Eşter’e göndermiş olduğu emirnamenin bir bölümünde şunları söylemektedir: “Allah için Allah için o ezilen alt tabaka var ya, işte onların hakkında, en çok onların hakkında Allah’tan kork. Onlar ki, ne bir sığınacak yerleri var ne de başka bir şeyleri. Yokluktan, çeşitli eziyet ve zorluklar içinde kıvranıyorlar. Onların içerisinde ihtiyaçlarını gizlemeyen olduğu gibi, onuruna yediremeyip sırını kimseye açmayanlar da vardır.”

Bunu ayet-i kerime ile birleştirelim: “(Ve) Allah yoluna kendilerini tamamen adamış oldukları için yeryüzünde (rızık aramak niyetiyle) gezip dolaşamayan muhtaçlar(a yardım edin). (Onların durumunun) farkında olmayan, onları zengin zanneder, çünkü (istemekten) çekinirler; (ancak) sen onları (bazı) özelliklerinden tanıyabilirsin; insanlardan arsız bir şekilde istemekten kaçınırlar ve onlara her ne iyilik yaparsanız, doğrusu Allah hepsini bilir.” (Bakara: 273)

Müslümanların içinde geçimlerini temin edemedikleri için yanlış yollara düşenleri bu ümmet kollayıp desteklemedikçe “vahdet”, “tevhid” ve benzeri kavramların dilden dile dolaşması, hayat içinde karşılığı olmayan söylemler olmaktan öte anlam ifade etmez. Allah Resulüne (s.a.v.) saldırıların en yoğun hal aldığı dönem, müşriklerin mülküne dokunduğu dönemdir.

“Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz” ayetini her namazda tekrarlayan diller, amel boyutuna gelince gerçekte kime kul olduklarını ortaya koymaktadırlar. Amelde mülkiyet putuna secde edenler, “kopmayacak sağlam kulp” olarak servete yapışanlar, Allah yolunda harcamayıp biriktirdikçe biriktirenler azap ile müjdelenmektedir: Fakat bütün o altın ve gümüşü toplayıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, (işte) onlara (sonraki hayat için) çok çetin azabı müjdele.” (Tevbe: 34)

Şimdi şu sözleri duyar gibiyim: Efendim, bu ayet ehl-i kitaba yöneliktir “ahbarın ve ruhbanların haksız uygulamalarına yöneliktir! Hiç şüphesiz bu, Kuran’ı anlamak istemeyenlerin kendilerini bu ayetten muaf tutma çabasıdır. Oysa Müslüman ismi taşıyanlar da altını ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamadıkları zaman aynı azaba müstahak olurlar. Kimsenin haddine değildir kendini hakikatten muaf tutmak.

Çok zeki görünen insanlar vardır. Onların nezdinde en önemli olan şey ise paradır! Ulu put paraya sahip oldukları müddetçe sayılır ve sevilirler, adam muamelesi görürler. Konumlarını yitirmemek adına tek ilahları olan paradan başka dört elle sarılacak bir şeyleri yoktur. Doyasıya eğlenir, yiyip içerler, “beyinleri” fitne üretmeye çalışır. Kendilerini sağlama almak adına kendilerinden başka hiç kimseye güvenmezler.

Çağımızın temel sorunu, Batılı emperyalistlerin geliştirmiş olduğu “seri üretim”, “serbest pazar” ve “ekonomik büyüme” modelinin esas alınmasıdır. Bu, faydasız bir rekabet ortamının oluşmasına neden olmakta, işçileşmenin ve fakirliğin yaygınlaşmasına sebebiyet vermektedir. Ne yazık ki, kapitalizm, Müslüman ismi taşıyan insanları kendi çarkı içerisinde öğütmüş, insanlığın iflasına, yok olmasına, maddiyatın tanrılaştırılmasına, tek amaç haline getirilmesine yol açmıştır.

Allah’ın değişmeyen sünnetinin anlatılması, adaletin ikame edilmesi, İslam’ın yaşatılması hususunda O, ne hukukçu ne profesör ne de zengin birilerini seçmiştir, bilakis Hz. Musa gibi bir çobanı, Hz. İsa gibi bir marangozu, Hz. Muhammed gibi ümmi birini tercih etmiştir. Peygamberler, zenginlerin, kendi toplumlarında saygın ve güçlü sayılan insanların öfkelerini üzerlerine çekecek şekilde bir tebliğ metodu ortaya koymuşlardır.

Tebliğin temel esası “Lâ ilahe illallah” olduğu için, peygamberler her daim zorbalığa, zulme, sürgüne, hatta ölümlere varan neticelere katlanmış, ancak Allah’ın olan mülk hususunda taviz vermemişlerdir. Zenginlerin, sözde saygınların düşmanlığının temelinde mal-mülk davasının yattığını Kur’an okuyan hemen herkes idrak etmektedir. Allah Resulü Muhammed’in (s.a.v.) Ebu Leheb’in “ellerine” dokunması, sürgün hayatını zorunlu kılmıştır. Bu bir tesadüf müdür, yoksa mesele vahyin mal-mülk putuna dokunması mıdır?

Ey Müslümanlar! Mustaz’aflara, yoksullara, yetimlere, borçlu olanlara, geçim sıkıntısı çekenlere duyarsız kalmayın. Onları desteklemek için kendi çevrenizde infak hareketi başlatın, sessizliğe bürünerek uyumakta olanları uykularından uyandırın. Vakit paylaşma, dayanışma vaktidir; Müslüman’ın vasıfları arasında bencillik yoktur!

Mevlüt Hönül – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s