Ali Bal / Din / Emeği Geçen Yazarlar / Yorum-Analiz

Ümmetin Şahitliği ve Kıble

köşe8-alibalİslam Dünyası’nın kıblesi Kâbe mi, yoksa Batı mı?

Bilindiği gibi Müslümanlar yüzleri Kâbe’ye yönelik olarak namazlarını eda ederler. Bu namazın kabulü için şarttır, ancak tren, otobüs vb. ulaşım araçlarında -yani istisnai hallerde- zarurete binaen bulundukları yöne doğru dönerek namazlarını kılarlar. Ne var ki, çoğu Müslüman namaz kılarken niçin Kâbe’ye yöneldiğimizi ve bunun arkasında yatan hikmet ve nedenleri bilmez. Onun için de namaz kılarken kıbleye yönelmek fizikî ve cismanî bir yönelişten öteye gitmez. Oysa Kâbe Allah katında bir misyonu temsil eder. Bu misyonun bilincinde olup gereğini yerine getiren insanların yönelişidir gerçek anlamda kıbleye yöneliş.

“Böylece biz sizi insanlara şahit olmanız için orta bir ümmet kıldık, Peygamber de üzerinize bir şahit olsun; senin üzerinde bulunduğunu (üzerinde bulunduğun yönü/Kâbe’yi) kıble yapmamız Elçi’ye uyanları topukları üzerine geri dönenlerden ayırt etmemiz içindir; doğrusu (bu) Allah’ın hidayete ilettiklerinin dışında kalanlar için büyük (ancak onlara ağır gelen bir yük)tür; Allah imanınızı boşa çıkaracak değildir; şüphesiz Allah insanlara karşı şefkatlidir, esirgeyendir.” (Bakara: 143)

Bu ayet, Âl-i İmran Suresi’nin 110. Ayetiyle birlikte insanlık âlemi nezdinde ümmetin misyonuna ışık tutan ve bu bağlamda İslam düşüncesinin köşe taşı durumundaki ayetlerden biridir. Âl-i İmran Suresi’nin 110. Ayetinde şöyle buyurulur:

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten sakındırırsınız ve Allah’a inanırsınız; eğer Kitap Ehli de inanmış olsaydı kendileri için iyi olurdu; onlardan inananlar da vardır ama onların çoğu yoldan çıkmış fasıklardır.”

Kur’an yeryüzünü insanlık için bir barış yurdu haline getirmeyi amaç edinir. Kur’an’ın gökleri ve yeri yaratan Allah katından insanlık âlemine indirilişinin gayesi ve misyonu budur. Bu bağlamda o, Allahu Teâlâ’nın insanlık âlemine olan rahmet ve merhametinin, yani Esmâu’l-Husnâ’dan olan Rahman ve Rahim isimlerinin bir tecellisidir. Belki o, cihad kavramının gerek Müslümanlar tarafından gereğince anlaşılamaması, çoğu zaman da karşıtları tarafından kasten çarpıtılması sonucu yanlış bir biçimde hep savaş ve istila ile birlikte anıla gelmiştir. Fakat Kur’an’ın/İslam’ın nihai gayesi yeryüzünde barış ve adaletin hâkim kılınmasıdır. Cihadın gayesi de bu olup bu gayenin dışında yapılan savaşları Kur’an’a göre cihad saymak mümkün değildir. Bu kabil savaşlar aksine kan dökme ve fesad kapsamına girer ki, İslam’da şirkten sonra en büyük günahtır. Kur’an şöyle der:

“Bunun için İsrail oğullarına şunu yazdık: Bir insanı öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir; bir insanı kurtaran da bütün insanları kurtarmış gibidir; elçilerimiz onlara apaçık delillerle geldiler, buna rağmen onların çoğu hemen sonra yeryüzünde azgınlık yapmaya başladılar.” (Maide: 32).

Her ne kadar ayet metninde “İsrail oğullarına yazdık” ifadesi geçiyorsa da, ayetin Kur’an’daki bağlamına bakıldığı zaman onun sadece İsrail oğulları ile sınırlı olmayıp evrensel bir yasa olduğu görülür. Dolayısıyla ayet, Kur’an tarafından da onaylanmaktadır ve bu da onun Müslümanlar için de aynen bağlayıcı olduğunu göstermektedir.

Müslümanlarn kıblesi olan Kâbe’nin Kur’an’ın inanç sistemi içinde önemli bir yeri vardır. Kâbe’yi oğlu Hz. İsmail’le birlikte inşa eden Hz. İbrahim, kendisinden önceki peygamberlerden farklı olarak risalet ve nübüvvet müessesesine âlemşümul bir misyon kazandıran bir peygamberdir. O zamana kadar gelen peygamberlerin risalet ve nübüvvet misyonları kendi kavimleriyle sınırlı iken, Hz. İbrahim’le birlikte evrensel bir misyona dönüşmüştür. Kâbe’nin inşası teorik olarak bu dönüşümü temsil eder. Teorinin fiiliyata geçmesi ise Hz. İbrahim’in sahih tevhidî çizgisini temsil eden Hz. Muhammed’le (s.a.v.) olacaktır. Bu nedenle Allahu Teâlâ’nın İslam ümmeti için Kâbe’yi kıble kılmış olması, Hz. İbrahim’in torunlarına miras bıraktığı tevhid dinine olan sadakati temsil eder. Burada onun “torunlarını” sadece biyolojik nesep anlamında değil, ruhî/imanî nesep/soy çizgisi anlamında anlamalıyız.

Kur’an, Yahudi ve Hıristiyanların -her ne kadar kendilerini Hz. İbrahim’e nispet etseler de- boş bir iddiada bulunduklarını belirtir. Kur’an’a göre onlar mirasa sahip çıkmamışlar, ona sadakat göstermemişler, aksine onu kendi elleri ile tahrip ve tahrif etmişlerdir. Bu nedenle kıblenin Küdüs’ten Mescid-i Haram’a döndürülmesi İsrail oğullarının o zamana kadar süregelen dindeki insanlara olan velayetinin ve şahitliğinin son bulmasını temsil ettiği gibi, onlar tarafından tahrif edilen tevhid dininin İbrahimî aslına/orijinaline yeniden iadesi anlamına da gelmektedir. Bundan sonra artık insanlık nezdinde hak dinin şahitliğini bu dinin İbrahimî aslından kopmamış ve ona sadakatini sürdüren yeni bir topluluk sürdürecektir. İşte bu topluluk İslam ümmetidir. Ancak Kur’an’a göre emanetin (misyonun, şahitliğin) İsrail oğullarından alınarak Muhammed (s.a.v.) ümmetine tevdi edilmiş olması, İsrail oğullarındaki yozlaşma ve sapmamaların İslam ümmetinde yaşanmayacağı anlamına gelmiyor. Bu bağlamda Kur’an’ın İsrail oğullarına yönelik yoğun eleştirilerinin iki anlam vardır:

1- İsrail oğulları ellerindeki kaynaklarda geleceği haber verilen bir peygamber beklemekteydiler. Bunu Kur’an da teyit etmekte ve beklenen peygamberin Hz. Muhammed (s.a.v.) olduğunu belirtmektedir. Bu nedenle Kur’an’ın İsrail oğullarına yönelik eleştirilerinin bir boyutu bu konuyla ilgilidir. Konuyla ilgili ayetler İsrail oğullarının bu konudaki itirazlarını çürütmek amacını taşımaktadır.

2- Gelen elçi, Hz. İbrahim’in cariyesinden olma Hz. İsmail’in soyundan olup, Hz. İsmail’le Hz. Muhammed (s.a.v.) arasında o soy çizgisinden gelen başka bir peygamber bulunmamaktadır. Üstelik kendisi aslen İbrani olan Hz. İsmail, İsrail oğulları geleneğinde soy anadan devam ettiği için İbrani kabul edilmemektedir. Ancak Kur’an’a göre İsrail oğullarının Hz. Peygamber’i peygamber olarak kabul etmemelerinin gerçek nedeni bu olmayıp, gelen peygamberin kendilerinin dinde yaptıkları tahribat ve tahrifata göz yummaması, aksine bu konuda kendilerine yönelik itiraz ve uyarılarını tebliğ ve davetinin merkezine koymuş olmasıdır.

Bu nedenle kıblenin Kudüs’ten Mescid-i Haram’a tahvili, Kur’an açısından dünyevileştirilmiş, saptırılmış, tahrip ve tahrif edilmiş bir din anlayışından arınarak, asla, İbrahimî öz ve safiyete dönüşü temsil etmekteydi. Ayette kıblenin tahvili için “Bu ancak Allah’ın hidayete ulaştırdıklarının dışındakilere büyük (zor ve ağır gelen bir yük)tür” denmesinin nedeni budur. Bu nedenle mü’minlerin namaz kılarken Mescid-i Haram’a yönelmeleri sadece fizikî-mekânsal bir yöneliş değildir. Kâbe, Hz. İbrahim’den tevarüs edilen bir değer, Kur’an ise Hz. İbrahim’in Ehl-i Kitap tarafından tahrif ve tahrip edilen yolunu tashih ederek onu tekrar aslî mihverine/eksenine iade eden bir kitaptır. O eksen ki, aynı zamanda yeryüzünde barışın ve adaletin eksenidir. Dünya siyaseti bu eksende üretildiği zaman yeryüzüne barış ve adalet hâkim olur. Dünya, üzerinde yaşayan tüm canlılar için bir cennete dönüşür. Kıble meselesinin altında yatan asıl dava da budur zaten.

Bu noktada kısa bir Batı analizi yaptıktan sonra konunun kıble ile ilgisine gelelim. Batı’nın iki kimliği vardır: Birincisi muharref Hıristiyanlıktan gelme Haçlı kimliğidir. Bu yönüyle Batı, pek azı dışında inandığını iddia ettiği dine bile sadakat göstermemektedir. İkincisi kendisini “Sevgi” diye adlandırdığı Baba’nın -yani Allah’ın- görüntüsü olarak tanımlayan Kilise’nin, ortaçağda Avrupa’nın başına bir Firavun, bir Nemrut kesilmesine tepki olarak Antik Yunan ve Roma’daki köklerine dönmesi sonucu ortaya çıkan materyalist kimliğidir. Bu yönüyle Batı, katmerli küfür, katmerli şirktir. Dolayısıyla Batı, her ne kadar kendini demokrasi maskesi arkasında “melek” gibi takdim etse de, o, şeytanın ta kendisidir.

Ad, Semud ve Lût kavimleri ne ise, Nemrut, Firavun ve Karun ne ise, bugün Batı da odur. Bu saydığım kavimler Kur’an’da hangi şekilde ve ne olarak anılıyorlarsa, Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarında da bazı tali farklılıklarla birlikte aynı sapkınlığın örnekleri olarak anlatılmaktadır. Yani ne muharref Hıristiyanlık ne de muharref Musevilik bu bilgilerden habersiz olmadıkları halde bilerek, kendi kitaplarında anlatılan bu sapkınlıklara devam etmektedirler. Hıristiyan Batı budur. Ancak Hıristiyan Batı derken bu, Hıristiyan Avrupa’dan ibaret olmayıp ABD ve Kanada gibi özellikle Kuzey Amerika kıtasında yaşayan müstekbir ülkeleri de kapsamına almaktadır.

Meseleye bu bağlamda yaklaştığımızda, eğer bu katmerli küfür dünyası, İslam Dünyası’nın gerek ideolojik gerekse politik olarak “yüzünü döndüğü”, uygarlığını kendisine model edindiği bir dünya ise, Müslümanların namaza başlamadan önce “Yönüm kıble, kıblem Kâbe-i Şerif” diye niyet etmelerinin hiçbir anlamı yoktur. Bakara Suresi’nin 143. Ayeti bağlamında İslam Dünyası’nın kıblesi fiiliyatta Kâbe değil, muharref Hıristiyanlık-Antik/materyalist/kapitalist/putperest Yunan-Roma kırması bugünkü Batı’dır. Yani Batı ve ABD’dir. Asya İslam halklarında ise Rusya “kıble” haline gelmiştir.

Buradan yola çıkarak şahitlik meselesine de kısaca değinmek gerekiyor. Şahitlik, bir yönüyle hak dinin ümmet aracılığı ve inisiyatifiyle insanlığa duyurulmasıdır. Bunun için farklı aşiret, boy ve halklardan oluşan ümmet, inançlarından kaynaklanan müşterek değerler temelinde siyasî, ekonomik, hukukî vs. hayatın tüm alanlarında birbiriyle bağlaşık tek bir millet olmalıdır. Diğer bir boyut ise, “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız” (Âl-i İmran: 110) ayeti gereği yeryüzünde zulmün, fitne ve fesadın önlenerek, barış ve adaletin hâkim kılınması konusunda ümmetin inisiyatif almasıdır. Barış ve adalet, ancak onu kendisine esas alan bir dünya görüşünün rehberliğinde gerçekleşebilir. İslam, Allah katından insanlık âlemine bu amaçla indirilmiştir. Ayette “insanlığa şahit olmak”la kastedilen budur. İslam ümmeti, temeli küfrr, şirke, zulme, tuğyana dayalı dünya sisteminin bir parçası haline gelmişse, ümmet insanlığa değil de, tam tersine dünya küfrü ümmete şahitlik yapıyor demektir. Bu durumda ümmetin namazlarında Kâbe’ye yönelmesi Allah katında hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Bu nedenledir ki, kıble meselesi ancak bu çerçevede ele alındığında doğru anlaşılma şansını yakalamış olacaktır.

Ali Bal – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s