Atilla Fikri Ergun / Din / Yazarlar / Yorum-Analiz

İlim-İrfan-Tefekkür Üçgeninde İslam Medeniyetinin Yedi Kurucu Kavramı

köşe0-atillafikriergunYabancı kavramlar çerçevesinde ferdî ve içtimaî hayatı İslam’a uygun biçimde tanzim, medeniyetimizi de ihya edemeyeceğimiz gibi, kendi orijinal kavramlarımızı kullanmakla da iş bitmemektedir.

Batı’ya eklemlenerek moderniteyi içselleştiren hidayetsiz “akıl”, düşüncesini, bakış açısını ve dilini yabancı kavramlar üzerine kurduğu için vahyin yerine bilimsel bilgiyi, dolayısıyla ilmin yerine modern bilimi ikame etti. Maddeye odaklanan modern zihin, maddeyi aşarak beş duyunun ötesine geçmeyi gerektiren irfanı dışladı ve tefekkür mecrasını terk etti.

Modern insanın had bilmezliği, politikanın saptırıcılığı, demokrasinin sahte ama cazip “özgürlükleri”, medyanın göz boyayıcılığı, teknolojinin zihinleri televizyon, telefon ve bilgisayar ekranlarına bağımlı kılan etkisi, günümüz Müslüman’ının ilimsiz, irfansız, tefekkür yoksunu oluşu, başıboşluğu ve kayıtsızlığı karşısında İslam medeniyet hamlesi için kolları sıvamak bir nevi “akıllı delilik” olarak nitelendirilebilir. İlim, irfan, tefekkür, hikmet nazarıyla bakış ve dua ile kendi iç yolculuğumuzu sürdürmemiz, en azından çemberin dışına çıkma gayretinin ifadesi olarak son derece önemli.

Artık kendi kavramlarımızla düşünemiyoruz, yabancı kavramlar zihinleri işgal etmiş durumda. Bunun içtimaî, ahlakî, siyasî, iktisadî yansımaları ise son derece yıkıcı. An itibariyle kendimize seküler karaktere sahip yabancı kavramlar çerçevesinde, Batı Uygarlığı’nın kötü bir kopyası mahiyetinde “yeni” bir dünya kurmuş bulunuyoruz, ahlaktan sanata, siyasetten hukuka bu böyle. Eş zamanlı olarak İslamî kavramların moderniteyle uyum arz edecek şekilde içi boşaltılıyor ve İslam, modern dünyanın dayatmalarına teslim olmamızı kolaylaştıran bir muhtevaya büründürülüyor ki, buradan İslam’a has bir medeniyet perspektifi çıkmayacağı aşikâr.

Örneğin Batı’nın adına ratio, science (bilim), meta-fizik, city/site, politika, civilization (uygarlık) ve etik dediği şeylerle İslam’ın aklı, ilmi, gaybı, şehri, siyaseti, medeniyeti/umranı ve ahlakı birbirinden farklı şeyler. Aynı şey oldukları zannıyla birini diğerinin yerine kullanmak kavram kargaşasına yol açar ve bakış açısını saptırır, sonrasında -örneğin- atom bombasını icat edenlerin “akıllı”, Batı Uygarlığı’nın “medeniyet”, New York’un veya Münih’in de “şehir” olarak bilinmesine yol açar.

Yabancı kavramlar çerçevesinde ferdî ve içtimaî hayatı İslam’a uygun biçimde tanzim, medeniyetimizi de ihya edemeyeceğimiz gibi, kendi orijinal kavramlarımızı kullanmakla da iş bitmemektedir. Zira bugün kavramları orijinal şekliyle telaffuz edenler Batı’dan aldıkları etki nedeniyle kullandıkları kavramların içini yanlış doldurmaktadırlar. Dolayısıyla fikrî planda Batı’nın hegemonyası oldukça derinlere nüfuz etmiş, deyim yerindeyse bizi esir almıştır. Her şeyden önce İslamî bakış açımızı dumura uğratmış, fikrî ve amelî planda sekülerize olmamıza yol açmıştır.

İlimsizlik, irfansızlık ve tefekkür krizi bertaraf edilmeden İslam Medeniyeti’nin ihyası gerçekleştirilemez, çünkü medeniyet belli başlı kurucu kavramlara ve bu kavramlar etrafında şekillenen kurucu bir fikre dayanır. Bu kurucu fikir, kavramların içini doğru doldurmak, bilgiyi kendi ilim-irfan ve kültür-medeniyet havzasından almak zorundadır. Peki, bugün hangi sağlıklı kavramsal çerçeve, hangi bilgi ve fikir çerçevesinde bir medeniyet hamlesi gerçekleştirilecek ve İslam Medeniyeti’nin ihyası söz konusu olacaktır? Ne kavramsal çerçeve, ne bilgi, ne de bilgiden kaynaklanan fikir bize aittir, bilakis mevcut kavramsal çerçeve nevzuhurdur, bilgi de, fikir de dışarıdan, Batı’dan ithal edilmektedir, kendimize ait bir içtimaî nazariyemiz dahi yoktur.

Modernleşme sürecinde sahih ulemâ geleneği büyük ölçüde kırılmış, toplumun düşünce dünyasına yön veren yeni güç olarak “aydın” sınıfı öne çıkmıştır. Her şeyden önce “aydın” tanımının bizim tarih, kültür ve geleneğimizde yeri yoktur. Bu tanım, tarihî, kültürel ve toplumsal olarak Batı’ya (Aydınlanma’ya) aittir. Bunun yanında “aydın” sınıfı genel olarak Batı kültürünü ve düşünüş tarzını benimsemekte, modernleşmeyi yegâne “kurtuluş kapısı” olarak görmektedir. Dolayısıyla hadis-i şerifte ifade edildiği üzere âlimlerin (ilim ehlinin) gitmesiyle birlikte ilim de ortadan kalkmaya yüz tutmuştur.(1)

Öte yandan salt politik-ideolojik bir çizgi takip eden radikal İslamcı bedevilik, “kendini bilme/kendini tanıma” esası üzerine kurulu irfanî bakış açısını önemli ölçüde yok etti.  Tamamen politika ve ideolojiye endeksli olan bu yaklaşım haliyle fikrî mecrayı tamamen terk ederek tefekkür krizine yol açtı. Radikal İslam’ın fikrî arka planı zaten zayıftı, kültür ve medeniyet planında ele avuca gelecek kayda değer bir çalışması da yoktu. İlim, irfan ve tefekkür mecrasını terk eden, tamamen politize olan Müslümanlar süreç içerisinde Âlem-i İslam’ı içeride iki ateş arasında bıraktılar ki, Âlem-i İslam’ın bugünkü perişanlığı bir yanda modernleşme diğer yanda bedevileşme illetinden kaynaklanmaktadır. Bunların her ikisi de müteşebbihtir, biri Batılıya diğeri bedeviye benzemektedir, dolayısıyla ikisi de asimile olmuştur. Her ikisinin ilacı da on dört asırlık ilim, irfan ve fikir mirasının vücuda geldiği mecrada saklı ve biz ona “sahih gelenek” diyoruz.

İlk iş olarak İslam Medeniyeti’ni inşa eden ve bugün medeniyetin ihyası için gerekli olan kurucu kavramlar etrafında bir ıslahat hareketi gerçekleştirmek gerekmektedir. Tarih, Ütopya ve Yedi Kurucu Kavram başlıklı bir önceki yazıda ifade ettiğimiz üzere kurucu kavramlar sırasıyla ilim, irfan, tevhid, iman, ahlak, ıslah ve adalettir.

***

Kurucu kavramların ihtiva ettiği anlamlara ve bunların İslam Medeniyeti ile ilişkisine gelince, bu konuda bir mukaddime babında şunları söyleyebiliriz:

İlim, “bir şeyi hakikatiyle idrak etmek”tir, zannın ve cehaletin zıddıdır. Nazarî ve amelî olarak iki kısma ayrılır. Nazarî ilim, bilindiği zaman kişinin kendisiyle kemâle erdiği ilimdir. Örneğin âlemdeki varlıkları bilmek gibi. Amelî ilim ise, yerine getirilmediği zaman tamamlanmayan ilimdir. Örneğin ibadetlerle ilgili ilim gibi. Dolayısıyla ilim, nazar ve amelden oluşan bir bütündür. Amele yansımayan ilim, tek boyutludur, yarımdır. Eğer insanlar öğrendikleri, bildikleri şey doğrultusunda hareket etmiyor, öğrendiklerini, bildiklerini amele dönüştürmüyorlarsa bu, onların meseleyi hakikatiyle idrak edemediklerini gösterir. Bu bakımdan âlim, ilmi ile amil olan insandır.

İslam Medeniyeti bir ilim medeniyetidir, ilmin kaynağı ise vahiydir, ferdî ve içtimaî hayat, siyaset, iktisat ve hukuk bu kaynaktan elde edilen bilgiye dayanır, dolayısıyla ihdas edilen/edilecek olan kurumlar da bu kaynaktan elde edilen bilgi doğrultusunda teşekkül eder. Böylece ilim, şüpheye yer bırakmayan, diğer altı kurucu kavramın kendisinden neş’et ettiği, yol gösterici, şaşmayan, dosdoğru bilgiyi ifade eder ki, işin içine zan, heva ve cehalet karışmaz. İslam Medeniyeti, ferdî ve içtimaî hayatın ilme dayalı tanzimi, aynı şekilde içtimaî, siyasî, iktisadî ve hukukî nizamın ilme dayalı teşekkülü neticesinde vücut bulur ve ilim esası üzere varlığını idame ettirir.

İrfan, “tanımak” anlamında bilmeyi, dolayısıyla derûnî bilgiyi ifade eder ki, ilim ihtiva eden ayetlerin enfüste ve afakta müşahede edilmesi neticesinde elde edilen üç ma’rifetten müteşekkildir: Ma’rifetu’n-nefs (nefsin bilinip tanınması), Ma’rifetullah (Allah’ın bilinip tanınması), Ma’rifetu’l-halk (yaratılışın ve âlemin bilinip tanınması). Arif, irfan/ma’rifet sahibi kimsedir, nefsini, Rabbini, varlığı, yaratılışı tanır, bilir ve buna göre hareket eder, eşyanın hakikatini, varlığın ve insanın özünü kavramıştır, hikmetten nasibi vardır. Üç temel bilgiyi içselleştirmiş olan arif, ma’rûf (doğruluk, hakkaniyet, iyilik, güzellik) üzeredir.

Nefsini, Allah’ı ve -yaratılış veya varoluş bağlamında- âlemi tanımayan, derunî bilgiden yoksun olan “akıl”, beş duyu ile algılayabildiği kadarını esas kabul eder ve gerek ferdî gerek içtimaî hayatı madde üzerine kurar. Maddî âlemin ötesine geçemediği, Aşkın/Müteal olanla bağ kuramadığı için düşünceleri ve bakış açısı tek yönlü, tek boyutludur. Maddeyi hayatın tek temel gerçeği, dolayısıyla tek amacı olarak kabul ettiği için onu ele geçirmek dürtüsüyle âlemi ifsat eder. Müteal olan, insan zihninden ve hayatından silindiği anda hemen her şey açıklanamaz hale gelmektedir. “Bilim” adı altında kurtuluşu “sonsuz tesadüfler zincirinde” bulan “aklın” dünyası mana fakiri, his yoksuludur. Kendini fizik kanunları ve sosyal yasalarla sınırladığı için ruhsuzdur, makineleşmiş, manevî-ruhî hiçbir dayanağı kalmamıştır, Müteal olanı tanımadığı için yapayalnızdır ve cinnet geçirmektedir, bu nedenle de gerek yerel gerek küresel ölçekte sömürü ve cinayet onun en iyi becerebildiği işlerdir.

Buna karşın İslam Medeniyeti’nde ferdî ve içtimaî hayat üç ma’rifet üzerine kuruludur, dolayısıyla madde esasına değil, mana esasına dayalıdır. Böylece insan misafiri olduğu âlemi imar ve ıslah eder, âlemde emniyeti ve adaleti sağlar.

Tevhid, ilim ve irfanın zorunlu sonucudur. Birlik esasının dört ana veçhesi bulunmaktadır: Allah’ın birliği, varlığın birliği, insanlığın birliği, bilgi sisteminin birliği. İlki diğer üçünü zorunlu kılar. Tevhid, bu dört hususta bölünme/parçalanma kabul etmez. İslam Medeniyeti, Tevhid esası üzerine bina edilmiş, ferdî ve içtimaî hayat bu esas çerçevesinde şekillenmiş, içtimaî, siyasî-idarî, iktisadî ve hukukî nizam bu esas doğrultusunda teşekkül etmiştir. O’ndan başka (O’nun yanında veya altında) hiçbir ilah yoktur, buna bağlı olarak varlıkta -dolayısıyla insan hayatında- Allah’tan bağımsız herhangi özerk bir alanın mevcudiyeti söz konusu olamaz, sınıf ayrımına dayalı bir nizam tesis edilemez, vahye dayalı bilgi sistemi insan zihnini ve hayatını bölüp parçalayacak şekilde, birbirinden bağımsız (müstakil) başlıklar altında kategorizasyona tâbi tutulamaz. İnsan, Allah’ın yarattığı bir varlık olarak bütünün bir parçasıdır, kul olarak O’ndan başkasına ilahlık yakıştıramaz, âlemde O’ndan bağımsız bir alan tasavvur edemez, O’nun kullarını sınıflara ayırmak (bölmek) suretiyle modern kast sistemi inşa edemez, vahiy bilgi sistemini Tevhid hilafına bölüp parçalayamaz, aksi yöndeki tutum ve davranışlar şirki gerektirir.

İslam Medeniyeti, tartışmasız bir biçimde Birlik esasına dayanan bir Tevhid Medeniyeti’dir. Bu esasa dayanan yapısıyla İndüs’ten Atlantik kıyılarına kadar yekpare bir güç teşkil etmiş ve Batı karşısında her alanda büyük bir set oluşturmuştur.

İman, ilim ve irfanın zorunlu sonucu olarak Tevhid ekseninde gerçekleşir ve -6 şartının- muhtevası itibariyle ed-Dîn’e tekabül eder. İman, Allah’la yapılan fıtrî sözleşmenin gereği olarak (A’raf: 172-173) ahlakî sorumlulukların, dolayısıyla emanete ve ahde riayetin biricik kaynağıdır. Özü itibariyle ibadeti zorunlu kılar ki, hayatın istisnasız her alanında manevî-ahlakî ilkeler manzumesine tâbi olmayı, ferdî ve içtimaî farzları yerine getirmeyi, helal ve haramlara riayet etmeyi gerektirir. Salih amel, imanın suretidir, Hakikat, tasdik ve ikrar etmenin yanında onu bildirene tâbi olmayı da gerekli kılar ki, bu da ancak amel ile olur. Bu bakımdan iman, Mü’min’i harekete geçiren muharrik kuvvettir, yakîne/kesin bilgiye dayandığı için şek ve şüpheye yer bırakmaz, böylece yer ettiği kişi ya da topluluğu harekete sevk eder. Yakîn sahibi kişi ya da topluluk mutmain olur, kalbi huzura kavuşur ve Allah’a kat’i surette güven besler. Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker (iyiliği emredip kötülükten sakındırmak), Allah yolunda mal ve can ile cihad etmek ve buna bağlı olarak Hak uğrunda karşılaşılan güçlüklere göğüs germek (sabr) ancak bu sayede mümkün olur.

İslam Medeniyeti, iman edenlerin omuzlarında yükselmiş, kısa süre içinde tarihte eşi benzeri görülmemiş bir fetih hareketi ve medeniyet hamlesi gerçekleşmiş, her din ve milletten milyonlarca insan İslam çatısı altında bir araya toplanmıştır.

Ahlak (Huluq’un çoğulu), en geniş anlamıyla insanın kişiliğini, yaratılış itibariyle tabiatını ifade etmesinin yanı sıra aynı zamanda onun ikinci tabiatı haline gelen huylarını (tutum ve davranış alışkanlıklarını) ifade eder. Ahlak da ed-Dîn’e tekabül eder, zira dinin ihtiva ettiği anlamlardan biri de huy veya tutum ve davranış biçimi bağlamında “hayat tarzı”dır. Nitekim Hz. Aişe, Hz. Peygamber’in hayat tarzını (huluq) “Onun ahlakı Kur’an’dı” şeklinde tarif etmiştir.(2) Kalem Sûresi’nin 3-4. Ayetleri İslamî kimliğin esasını teşkil eden kavramlardan biri olarak ahlaka vurgu yapar, zira davranış şekilleri, hayatın hemen her alanında sergilenen tutum ve davranışlar, dolayısıyla hayat tarzı bağlamında ahlak başlı başına kimlik teşkil eder. Hz. Peygamber’in vahyin nüzûlünden önce de kavmi içerisinde “el-Emîn” olarak tanınması ve sahip olduğu bu üstün hayat tarzının ilk nazil olan ayetlerde tasdik edilmesi, ahlakın (davranış biçimlerinin, hayat tarzının) başlı başına bir kimlik teşkil ettiğini gösterir. Yalnızca ahlakî davranmak kişiyi ya da toplumu nihaî hedefe götürür, “Şüphesiz senin için kesintisiz bir ecir var ve şüphesiz ki sen büyük bir ahlak üzerindesin” (Kalem: 3-4) ayetleri bunu ifade eder. İslam güzel ahlaktır ve Hz. Peygamber güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilmiştir(3). Burada ferdî ve içtimaî hayatı bir bütün olarak kuşatan, siyasî, iktisadî, hukukî, askerî tüm organizasyonları içine alan, geniş kapsamlı bir ahlaktan söz edilmektedir.

İslam, hayatın istisnasız her alanında ahlakın hâkim kılındığı bir yapılanmayı öngörür. Bu yapılanma neticesinde ortaya çıkan medeniyette ferdî ve içtimaî hayat, içtimaî, siyasî ve iktisadî nizam, dolayısıyla insan hareketleri (insan-Allah, insan-insan, insan-tabiat ilişkileri), ve buna bağlı olarak mevcut kurumların işleyişi ahlak esasına dayalıdır.

Islah, “bozulanı düzeltmek, onarmak, sulhu sağlamak, bir şeyi aslına uygun olarak düzenlemek, doğrultmak”, dolayısıyla “bir şeyi aslına irca etmek”tir, ifsadın zıddıdır. İnsan tutum ve davranışları iki ana eksende cereyan eder: Islah ve ifsad. İslam, önce nefslerden başlayan bir ıslah hareketi gerçekleştirdi. Islah olanlar, önce hicret ederek Medine’de bir Dâru’l-İslam (Dâru’s-Selam) meydana getirdiler ve günden güne güçlendiler, ardından da ıslah amaçlı bir fetih hareketi ve medeniyet hamlesi gerçekleştirdiler. İslam’ın barışı (Pax İslamica) bu sayede mümkün oldu ve asırlar boyunca üç kıtada fitne ve fesadın önünü kesti. Dikkat edilmesi gereken husus, bu yaklaşımda radikalizme ve devrimciliğe yer olmamasıdır. Hz. Peygamber, Mekke’nin fethinden sonra dahi mevcut yapıda birçok şeyi yerli yerinde bıraktı, bozulanı da aslına irca etti. Nitekim bütün peygamberlerin takip ettiği çizgi ıslah çizgisidir. Bu hakikat Hz. Hûd kıssasında şu şekilde dile getirilmiştir: “Ben ancak gücümün yettiği ölçüde ıslah etmek istiyorum” (Hûd: 88). Bu bakımdan İslam, radikal ya da devrimci değil ıslahatçıdır, bir diğer ifadeyle İslam, bir ıslah hareketidir.

Buna karşın süreç içinde yaşanan ıslaha dayalı değişim-dönüşümü “devrim” olarak adlandıran Müslümanlar bulunmaktadır. Bu yaklaşım, birçok açıdan sorunlu olan “devrim” fikrini reddetmekteyse de, kavramsal açıdan onunla yakınlaşmaktadır. Bunun yerine içini doğru doldurmak, ıslah temelinde hareket etmek, dolayısıyla mevcut devrim fikrine tahvil etmemek kaydıyla “inkılab” kavramı kullanılabilir. Ancak yine de ayırıcı olduğu ve zaman içinde devrim fikrine tahvil edilmesi mümkün olmadığı için “ıslah” kavramının kullanılması daha doğru olacaktır.

Tabiat boşluk kabul etmediği gibi insan hayatı (fikrî, içtimaî, siyasî ve iktisadî hayat) da boşluk kabul etmez, dolayısıyla ıslahın olmadığı yerde ifsat (maddî-manevî; zihnî, kalbî, itikadî, ahlakî, içtimaî, siyasî, iktisadî, hukukî her türlü bozulma ve çürüme) hüküm sürer ki, tuğyanla birlikte helak ve azap sebebidir (Fecr: 6-14); şehirleri, ülkeleri, medeniyetleri yok oluşa sürükler.

Adalet, “eşit şekilde davranmak, denk olmak, dengelemek, doğru olmak, doğrultmak”tır, zulmün zıddıdır, her şeyi hak ettiği, ait olduğu yere koyar, bu bakımdan Hz. Ömer’in ifadesiyle mülkün (devletin, yönetimin) esasını teşkil eder (el-adlu esâsu’l-mülk). İlim, irfan, tevhid, iman, ahlak ve ıslah, adaleti gerekli kılar ve onu gerçekleştirir. Adaletin olmadığı yerde zulüm hüküm sürer, “Küfür devam eder fakat zulüm devam etmez”(4), “Bir gün adaletle yönetmek, altmış yıl (nafile) ibadetten hayırlıdır.”(5) İslam, medeniyetini nihai olarak adalet üzerine kurmuş, devamlılığını bu şekilde muhafaza etmiştir. Bir örnekle izah etmek gerekirse, Roma ordularının İber Yarımadası’nı ele geçirmesi iki yüz yıl sürdü, Müslümanlar ise aynı coğrafyayı sekiz bin kişiyle üç yılda ele geçirdiler, çünkü halk, kralların ve derebeylerinin zulmünden, koydukları ağır vergilerden bıkmış, Müslümanları adil insanlar olarak görmüştü.

İslam’ın adaleti hayatın istisnasız her alanını kapsar. Örneğin insanların hukuk -veya kanun- önünde eşit olmadıkları, güçlünün kayırıldığı, zayıfın cezalandırıldığı, küçük bir azınlığın imtiyaz sahibi olduğu, terazinin güçlünün lehine, zayıfın aleyhine tarttığı yerde adaletten söz edilemeyeceği gibi, gelir dağılımının dengesizlik üzerine kurulu olduğu, herkesin rızık kaynaklarından eşit derecede istifade edemediği sınıflı bir içtimaî yapıda da adaletten söz edilemez. Hukûkullah’ı (Allah’ın haklarını) ve Hukûku’l-İbâd’ı (Kulların haklarını) gözeten Şeriat, adaletin teminatıdır. Bu bakımdan İslam Medeniyeti, altı kurucu kavramın gereği olarak adaletin tecelli ve tezahür ettiği içtimaî, siyasî-idarî, iktisadî-ticarî, hukukî organizasyonlar neticesinde teşekkül eder.

***

Medeniyetin biri diğerine bağlı, birbirine vücut veren bu yedi kurucu kavramından herhangi biri devre dışı kaldığında insicam bozulur, değerler silsilesi dumura uğrar, bu takdirde onun ihyası mümkün olmaz, bilakis medeniyet perspektifi ortadan kalkar. Hâl-i hazırdaki mevcut yapı maalesef bu şekildedir, Batı’dan ithal ettiğimiz, modern uygarlığa vücut veren kavramlar bizi biz olmaktan çıkarmış, müteşebbih (Batılıya benzeyen) kimseler haline getirmiştir. Fikrî plandan başlayarak mevcut çemberi kıramadığımız sürece modern uygarlık bizi çiğnemeye devam edecek.

Atilla Fikri Ergun – akilvefikir.org

(Bu yazı Terkip ve İnşâ dergisinin Haziran 2015 tarihli 3. Sayısında yayınlanmıştır)

—————

Dipnotlar:

1- İbn-i Ömer’den rivayetle Buharî, Müslim, Neseî, İbn-i Mâce, Ahmed b. Hanbel; Ebu Umame’den rivayetle Darimî ve Taberanî

2- Said b. Hişam’dan naklen Müslim, Taberî ve Hâkim; Hasan-ı Basri’den naklen Ebu Davud, Neseî, Ahmed b. Hanbel; Katade ve Nufeyl b. Cübeyr’den naklen Taberî; Bidaye, VI/35; İbn-i Sa’d’ın rivayetinde “Kur’an insanlara en üstün ahlak kurallarını getirmiştir” ibaresi de vardır

3- Suyutî, Kenzu’l-Ummâl, III/17; İmam Malik, Muvatta, Husnu’l-Hulk, H. No: 8

4- El-Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, II/107

5- Suyutî, Kenzu’l-Ummâl, VI/12

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s