Din / Mevlüt Hönül / Yazarlar

Hidayet ve Dalalette Hür İradenin Rolü

köşe15-mevlüthönülİnsan her zaman yapıp ettiklerinin karşılığını almaktadır; insanın kendi sorumluluğunu Allah’ın üzerine yıkmaya kalkışması kadere iman değildir, aksine kaderci, pasif bir yaklaşımdır ve bu ikisi (kadere iman ile kadercilik) birbirinden farklı şeylerdir.

“Şüphesiz Allah, kimseye zerre kadar haksızlık yapmaz; eğer hayırlı bir iş varsa onu kat kat arttırır ve rahmetinden büyük bir ödül bahşeder.”(Nisa: 40)

“O halde, işlediği kötü, çirkin fiillerin cazibesine kapılıp (sonunda) onları güzel gören biri (Şeytan’ın adamlarından başkası) olur mu? Kuşkusuz Allah, (doğru yoldan sapmak) isteyenin sapmasına izin verir, (aydınlığa ulaşmak) isteyeni de aydınlığa ulaştırır. O halde (ey mü’minler) onlara üzülerek kendinizi perişan etmeyin, Allah, onların yaptıklarını çok iyi bilir!” (Fatır: 8)

“Çünkü Allah dileseydi şüphesiz hepinizi bir tek ümmet yapardı ama (sapmak) isteyeni saptırıp, (doğru yola ulaşmak) isteyeni de doğru yola yöneltiyor ve şüphesiz, yaptığınız her şeyden ötürü sorguya çekileceksiniz!” (Nahl: 93) (Ayrıca Bkz.İbrahim: 4, Müddessir: 31, Şura: 13, Ra’d: 27)

Kur’an’ın bu ayetlerinde dile getirilen hakikatin aksine dalalet (sapma) ve hidayetin (doğru yola yönelme) Allah’ın ezelde takdir etmesi sonucu gerçekleştiği görüşünü benimseyenler kaderci bir yaklaşımdan yana tavır almış oluyorlar. Ayetler parçacı bir yaklaşımla ele alındığında böyle bir sonuca varılması kaçınılmazdır.

Hâlbuki doğru sonuca ulaşabilmek için Kur’an’ı bir bütün olarak ele almak gerekmektedir. Kur’an’ın bizzat kendisi bazı ayetlerin bazı ayetleri açıkladığı hususunu ifade etmektedir. Dolayısıyla herhangi bir konuda doğru sonuca varabilmek için o konuyla ilgili bütün ayetlerin dikkate alınması zorunludur. Ayetlerin bütününe bakıldığında Allah’ın hidayete kavuşturduğu kişinin bizzat kendi özgür iradesiyle hidayeti seçtiği, dolayısıyla Allah’ın o kimseyi bu doğrultusunda hidayete kavuşturduğu, dalalet için de aynı durumun söz konusu olduğu gerçeğiyle karşılaşırız. Özgür iradenin tercihi sonucunda meydana gelen durum haliyle kulun kendi fiilinin neticesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Konuyla ilgili diğer ayet-i kerimelerde -örneğin dalaletle ilgili ayetlerde- mutlak ifadeler kullanılmıştır.

“Vaktiyle Musa, kavmine ‘Size Allah tarafından gönderilmiş bir elçi olduğumu bildiğiniz halde neden beni üzüyorsunuz?’ dedi. Böylece onlar doğru yoldan saptıklarında Allah da kalplerinin hakikatten sapmasına izin verdi, çünkü Allah, günaha gömülüp gitmiş bir toplumu doğru yola çıkarmaz.” (Saff: 5)

“Hayır, onların kalpleri, yaptıkları (kötülükler) ile pas tutmuştur!” (Mutaffifin: 14)

“Bakın, Allah, bir sivrisineği, (hatta) ondan daha küçük bir şeyi örnek getirmekten kaçınmaz. İmana ermiş olanlara gelince, onun Rablerinden gelen bir hakikat olduğunu bilirler. Hakikati inkâra şartlanmış olanlar ise, ‘Bu örnek ile Allah ne demek istiyor acaba?’ derler. Bu yolla Allah birçoğunu saptırırken birçoğunu da doğruya yöneltir fakat fasıklardan başkasını saptırmaz. Onlar ki, (fıtratlarına) yerleştikten sonra Allah’a karşı taahhütlerini bozarlar, Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi koparıp ayırır ve yeryüzünü fesada verirler. İşte bunlardır hüsrana uğrayanlar.” (Bakara: 26-27)

Allah’ın vermiş olduğu misallerle imana ermiş olanlar bunun bir hakikat olduğunu anlarlar, hakikati inkâra şartlanmış olanlar ise söz konusu misallere şüpheyle baktıkları için, dalaleti tercihe yönelirler, bu yöneliş neticesinde fıtrî olarak Allah’a verdikleri sözü unutup fasıklar zümresine ilhak olurlar. Birlikteliğin emrettiği her hususta ayrılık ve fitne yayarak insanlar arasında nifak çıkarırlar, saçtıkları bu nifak, onları hüsrana götürecek yolun zeminini hazırlar.

Bu ve benzeri ayet-i kerimelerde açıkça ifade edilen şey, dalalet ve hidayetin insanın kendi tutum ve davranışlarıyla doğrudan ilişkili olduğudur. Tercih insanın hür iradesine bırakılmıştır. Eğer özgür iradesi olmasaydı, peygamberlerin insanları hakka davet etmelerinin herhangi bir anlamı olmazdı. Özgür iradeye sahip olmasaydık, hak olan davete kendi isteğimizle icabet etmiş olmazdık ki, bu da herhangi bir anlam taşımazdı. Özgür irade olmasaydı, dalalet ya da hidayet, iman ya da küfür bize zorla dayatılmış olsaydı, gelmiş geçmiş tüm hak davetçilerinin onca meşakkate, zulme, zorbalığa katlanmalarına gerek kalmazdı.

“Hidayete erenlere gelince, Allah, onların hidayetlerini artırmış, takvalarını vermiştir.” (Muhammed: 17)

Allah hidayeti tercih edenlerin hidayetlerini artırıp, takvayı onlarda yerleşik kıldığı gibi, başıboş bırakıldıkları zannına kapılıp dalaleti tercih edenler de yapıp ettiklerinin karşılığı olarak azabı hak ederler. Allah el-Adl’dir, kimseye zerre kadar haksızlık etmez. Kur’an, kaderci bir bakış açısıyla mazeret ileri sürenleri şiddetle reddetmektedir:

“Allah’tan başka şeylere ilahlık yakıştırmaya şartlanmış olanlar, ‘Eğer Allah dileseydi O’ndan başkasına ilahlık yakıştırmazdık, atalarımız da (öyle yapmazdı) ve (O’nun izin verdiği) hiçbir şeyi de yasaklamazdık’ derler. Onlardan önce yaşamış olanlar da böyle yaparak hakikati yalanladılar, ta ki azabımızı tadıncaya kadar! De ki: ‘Bize sunabileceğiniz (kesin) herhangi bir bilgiye sahip misiniz? Siz sadece (başka insanların) zanlarına uyuyorsunuz ve kendiniz tahminde bulunmaktan başka bir şey yapmıyorsunuz.’” (En’am: 148)

Ayet, Allah’ı öne sürüp mazeret beyan edenleri kendilerinden önce hakikati yalanlayanların akıbetlerini örnek göstererek azap ile müjdeler. Dinde zanna yer yoktur, hakla bâtılın ortası olmaz. Kişinin kendi özgür iradesiyle yaptıklarında Allah’ın herhangi bir dayatması söz konusu değildir. İmtihan gereği insana seçme hakkı tanınmıştır.

Kur’an, ma’rufu Allah’a, münkeri ise insana nispet eder. Burada amaç insanın ma’rufta kendini ön plana çıkarmasını engellemek, münkerde ise ona sorumluluk bilincini yüklemektir.

Bir örnekle izah edecek olursak: Çocuk annesinden izin isteyip oyun oynamak için dışarı çıkmıştır, bir müddet sonra kaza haberi gelir. Bu durumda annenin acısını dindirecek olan şey kadere imandır. Hiçbir anne-baba çocuğunun kaza geçireceğini bile bile onu dışarı salmaz. Anneyi teselli etmek isteyenler şunu söylerler: “Allah’ın takdiridir, eceli gelmiş, vadesi dolmuştur.” Ancak hiç kimse kazaya sebep olan araç sahibine karşı aynı yaklaşımı göstererek “Sen ona çarpmasan da o ölecekti” demez, aksine araç sahibinin hatalı olup olmadığını araştırır, eğer araç sahibi hatalı ise onun cezalandırılmasını talep eder. İnsanlar bir yandan tesellide kaderi öne çıkarırken diğer yandan olayı sorgularlar ve işin takipçisi olurlar.

Neticede insan her zaman yapıp ettiklerinin karşılığını almaktadır; insanın kendi sorumluluğunu Allah’ın üzerine yıkmaya kalkışması kadere iman değildir, aksine kaderci, pasif bir yaklaşımdır ve bu ikisi (kadere iman ile kadercilik) birbirinden farklı şeylerdir.

Kur’an, herhangi bir konuda öncelikle olumsuzlukları ortadan kaldırmak amacı güder. Kur’an ayetleri, hidayet ve dalalet kavramlarına kelamcılar tarafından yüklenen anlamları kastetmemektedir. Mutezile ekolü, kelamî açıdan ayetlerin literal baskısından kurtulmak için felsefî anlamda aklın tanımı ve Allah tasavvuru ekseninde teorik tercihlerde bulunmuş, dile dayalı açıklamalarla te’vile yönelmiştir. Sünnî kelamının te’vil çabası ise Mutezile’ye göre sınırlıdır.

Allah hidayet ve dalalet konusunda tercih hakkının bulunmadığı cebre dayalı bir hükmü dayatmamıştır; dileyenin göğsünü İslam’a açar ve onu hidayete erdirir, dileyenin göğsünü de daraltır ve onu saptırır (En’am: 125). Allah insanoğluna gücünün üstünde yük yüklemez (Bakara: 286). İhtiyarî şuuru olan insanoğluna göz, kulak, kalp verilmiştir. Allah, insanın kendi tercihiyle iyi, güzel, doğru olana yönelişinde onun işini kolaylaştırır ve dalalete düşmemesi adına isyanı onun için zorlaştırır.

Akıl nimettir, insanoğlu kendisine bahşedilen bu nimetle iyi ve kötüyü birbirinden ayırt edebilir. Her hal ve şartta insan hür iradesi ile yapıp ettiklerinin karşılığını alacaktır. Hidayet ve dalalet hususunda istek/tercih her ne kadar en önemli etken ise de neticede Allah’ın takdiri her şeyin üzerindedir. İnsanın hür iradesini yok saymak onu kişiliksiz bir kukla durumuna indirgemek anlamına geldiği gibi, Allah’ın takdirine yer vermeyen her yaklaşım da insanı ilahlaştırmak anlamına gelmektedir.

Mevlüt Hönül – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s