Açık Görüş / Enes Günaslan / Siyaset / Yorum-Analiz

AK Parti, İslamcılık ve Siyasal Alanın Yeniden Şekillenmesi

siyasal-islam-2Ak Parti, İslamcı kimliğini taşıyan birçok sosyal camiayı muhafazakâr-liberal bir yörüngeye çekebilmeyi de başarabilmiş bir parti. İktidar partisinin yörüngesi, kendisi için herhangi bir alternatif oluşturma kabiliyeti bulunmayan çevreleri etkisi altında bırakmaya devam ediyor. Bu yörüngenin etkisi altında muhalif ideolojiler-düşünceler herhangi bir derinlik kazanamıyor.

İslamcılık ve Ak Parti arasındaki tartışmalı ilişkiyi anlayabilmek için öncelikle 28 Şubat’ın Türkiye siyasal hayatında yarattığı etkiyi iyi analiz etmek gerekir. Çünkü post-modern bir müdahale biçimi olan 28 Şubat bugüne kadar İslamcılık üzerindeki etkileri ve yarattığı travmalar üzerinden değerlendirildi. Yakın tarihe dikkatle bakıldığında 28 Şubat rüzgârı Türkiye’nin klasik merkez sağına da büyük yıkımlar getirmiş görünüyor.

28 Şubat gibi yaşanan sancılı süreçlerin ardından İslamcılık kendi içinde bir dönüşüm yaşayarak muhafazakârlaştı ve 3 Kasım 2002 itibari ile bu muhafazakâr algı iktidara geldi, 2002’den sonra İslamcılık ve muhafazakârlık üzerine karşılaştırmalı tartışma alanları açıldı. İktidar partisinin İslamcılıkla ilgili belirgin bir kimlik taşıyamaması da kafaları iyice karıştırdı.

2007 seçimleri sonrasında askeri vesayete karşı sivil siyaset vurgusu çerçevesinde darbelerle hesaplaşma adımları ve Kemalizm’in sistem dışına kaydırılması (ki dünya ölçeğinde kurucu iradelerin hemen hepsi belirgin bir tasfiye ve revizyon süreci yaşadı), liberalleşmeye hızlı bir ivme kazandırdı. Ak Parti İslamcılıkla ilişkilendirilmekten çok Türkiye’yi sivilleştiren özgürlükçü bir parti olarak algılanmaya başlandı. Ancak son üç yıldır partideki ‘otoriterleşme’ ve muhalefetin kriminalize edilmesi, parti politikalarının milli irade ile eşitlenmesi siyaseti, Ak Parti ve İslamcılık tartışmalarını yeniden gündeme getirdi. Yolsuzluk ve israf söylemleri, yargı ve medya müdahaleleri tartışmayı iyice hızlandırdı. Partinin siyasal üslup sorunları bu durumu iyice körükledi.

90’lı yıllarda Batı dünyasında İran devriminin yaşadığı sıkıntılar üzerinden yapılan ‘Siyasal İslam’ın İflası’ tartışmaları bugünlerde Ak Parti ve Türkiye bağlamında yapılıyor. 2002’ye kadar ANAP ve DYP’nin küçülerek marjinalleşmesi ve siyasal hayata veda etmesiyle oluşan boşluğu Ak Parti doldurmuştu. 2000’li yıllara kadar merkez sağ, milliyetçi ve devletçi bir gelenekten gelen kadrolar tarafından yönetiliyordu. 28 Şubat sonrası merkez sağda oluşan kriz bu kadroların ülkeyi siyasi ve ideolojik olarak taşıyamayacağı gerçeğini göstermişti. Burası önemliydi. Çünkü Türkiye’de siyasetin ana yörüngesini belirleyen, 1945’lerden bu yana sağ siyaset mekanizmasıydı. Yani rejim kendisini merkez sağ üzerinden devam ettiriyordu.

MHP merkez sağı doldurabilecek bir esneklik sağlayamamıştı. Seküler liberalizmle uyumlu, demokrat bir eğilim gerekliydi. Çıkarıldığı ifade edilen Milli Görüş gömlekleri, bu eğilimin bariz göstergelerindendi. Artık merkez sağ, muhafazakârlaşmış İslamcılar eliyle yeniden oluşturuldu. İslamcı gelenekten gelen kadrolar sahneye çıkmış oldular. Dolayısıyla Ak Parti’yi İslamcı bir parti olarak değil, İslamcı bir gelenekten gelen bir kadro tarafından oluşturulan merkez sağ bir parti olarak görmek daha doğru olur.

Dikkat çekmek istediğimiz bir husus daha var. ‘Merkez sağ’ kavramındaki bu ‘merkez’ ifadesi; aşırılıklara karşı ılımlı ve normal siyaset algısına işaret ediyor. Ulus-devlet mantalitesinde normal olmanın ölçütü ise kapitalizmdir. Kendisini ister sağda ister solda konumlandırsın fark etmez, kapitalizmi tahkim eden siyasetler, normal ve merkez kabul edilmiştir. İslamcılık ve sosyalizm de kapitalizm karşıtı olduğu için hep aşırı ve marjinal kabul edilmektedir. Ak Parti de bu çizgiden sapmamış, iktidara geldiği günden bu yana hep serbest piyasa kapitalizminin ihtiyaçlarına göre politikalar icra etmiştir ve bunu sürdürmektedir.

Mevcut iktidarın ilk on yıllık süreçte estirdiği değişim-özgürlük-sivilleşme rüzgârının ana kaynağı ise, İslamcı gelenekten gelen bu kadroların, İslamcılığın 80’li ve 90’lı yıllarda ürettiği entelektüel birikimi ve insan unsurunu, kapitalist piyasa ekonomisinin ve kültür endüstrisinin tahkimi amacıyla kullanmasıydı. Bu süreçte Kemalistler hariç tüm toplumsal zeminlerin desteği alınabilmişti. Ama İslamcılığın zaten son derece cılız olan entelektüel birikimi, çok abartılı retoriklerle ve çok romantik politikalarla hızlı bir şekilde tüketildi. Ve tüm bu tüketim karşısında yeni düşünsel kaynaklar üretilemedi. Ak Parti hükümetleri böyle bir kaygı taşımadı, bugün de taşımıyorlar. Mevcut durum itibari ile ciddi bir siyasal ve düşünsel tıkanıklığın içerisine girildi. Bu cılızlık ve tıkanıklıkla Türkiye, merkez sağın geleneksel kodlarına geri dönmek zorunda kaldı. Bir dönem altı çok çizilen özgürlük ve demokrasi söylemlerinin terk edilmesi ve ‘otoriterleşme’ söylemleri -kalfalık-ustalık-başkanlık vs. derken- merkez sağın geleneksel kodlarına geri dönüşe geçildiğinin göstergelerinden sayılabilir.

Ak Parti yaptığı açılımlarla CHP üzerinde ciddi bir basınç oluşturdu. CHP, Ak Parti ile olan mücadelesini bir rejim kavgasına dönüştürmüştü. CHP’nin kaybettiği her seçim, aslında rejimin de kaybettiği şeklinde bir algının oluşmasına neden oldu. Rejim kendi iç dinamiklerini revize ederken topluma yansıyan algı buydu. Ak Parti’nin seçim zaferleriyle oluşturduğu basınç CHP’yi de merkez sağ refleksleri göstermeye zorladı. Gelinen noktada bu yorumu yapmak zor olmasa gerektir.

Neo-liberal ekonomi politikalarının egemen olduğu tüm ülkelerde geçerli olan sağ (Sünnî) ideolojinin başarılı bir icracısı olan Ak Parti, İslamcı kimliğini taşıyan birçok sosyal camiayı muhafazakâr-liberal bir yörüngeye çekebilmeyi de başarabilmiş bir parti. İktidar partisinin yörüngesi, kendisi için herhangi bir alternatif oluşturma kabiliyeti bulunmayan çevreleri etkisi altında bırakmaya devam ediyor. Bu yörüngenin etkisi altında muhalif ideolojiler-düşünceler herhangi bir derinlik kazanamıyor.

Böyle bir atmosferde, bölgede kendisinden İslami bir öncülükle küresel bir güç olması beklenen Türkiye İslamcılığı için şu soruyu sormamız gerekiyor: “İslamcılığın post-modern dünyanın koşullarında, insanlığı, modernitenin içine düşürdüğü bu büyük krizden çıkarabilecek bir paradigma geliştirmesi mümkün mü?”

Sünnî algı İslam düşüncesini tarihin belli bir noktasında dondurmuştu, sonrasında yenilenmeye yönelik her türlü çabayı bid’at addederek etkisizleştirmesi bugün İslamcılığın önünde takoz olmaya devam ediyor. Türkiye’de muhafazakâr-liberal bir partinin ezici bir çoğunlukla yıllardır iktidar olması bile İslamcılığın hedefine ulaştığı şeklinde algılanabiliyor. Sünnî-muhafazakâr yaklaşım, siyasal İslami söylemi baskısı altında tutuyor ve popülist muhafazakâr söylem, Sünnîliğin kodlarıyla kendisini pekiştirmeye devam ediyor.

Meseleyi biraz da cemaatler bazında değerlendirelim. Türkiye’de tüm problemli örgütlenme biçimlerine rağmen, niceliksel ve niteliksel anlamda büyüyen cemaatler de oldu. Fakat İslamcılığın artık cemaatsel yapılanma formunu gözden geçirmesi gerekiyor. Türkiye’nin 2010 sonrası akıllı teknolojilerle bezenmiş liberal dönüşümü, (sosyal medya gibi) yeni iletişim kanallarının devreye girmesi, son derece bireysel ve bireyci bir toplum meydana getirdi. Artık Türkiye’de kendi bireyselleşmesini bir cemaatin iradesine teslim edecek insan tipi yok denecek kadar azaldı. Cemaatleşmenin toplumsal alt yapısı bir anlamda ortadan kalkıyor.

Cemaatsel yapıların birçoğunda yer eden hiyerarşik yapılanma da insan potansiyelini cemaat şuurundan uzaklaştırdı. Geleneksel cemaat yapılanmalarında kimi kişilerin dini ve ilmi makamlarının yüksekliği nedeniyle sahip olduğu ayrıcalık ve liderlik imtiyazı, bir şekilde İslamcı yapılara da sirayet etmiş görünüyor. ‘Yöneten ve Yönetilen’ mantığı ister istemez, yöneten açısından bir güç temerküzü yaratıyor.

Müslümanların değişen koşullara uygun yeni örgütlenme ve mücadele metotları geliştirmeleri gerekiyor. Yeni koşulları okuyamama, İslamcı siyaseti içinden çıkılamaz tarihi sorunlara hapsetmeye devam edecektir. Moderleşme süreçlerine yepyeni İslami ve siyasi cevaplar üretmek zorundayız. Sağcı reflekslerle sisteme eklemlenmek bizi ideal bir zemine taşımayacaktır.

Muhalefet damarlarını muhafaza eden İslamcı yapıların, alternatif bir çatı oluşturmaları mümkün olabilir. Siyasete etki edebilecek bir altyapı üzerinde çalışılabilir. Kimsenin kimseye liderlik taslamadığı bir mutabakat oluşturulabilir. Böyle bir mutabakat Müslümanların sesinin daha gür çıkmasına imkân tanıyabilir. Oluşan ümitsizlik böyle bir gayret etrafında dağıtılabilir ve beslenen umutlar bu şekilde hak edilmiş umutlar olabilir.

Enes Günaslan – akilvefikir.org

enesgunaslan@hotmail.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s