Atilla Fikri Ergun / Söyleşi

Atilla Fikri Ergun: “Siyasetten Umudu Kesmeliyiz”

röportaj-atilla-fikri-ergun“İktidar kadrolarının İslam medeniyet hamlesini başlatacak “öncü kadrolar” olmadığını, genel olarak da böyle bir kadronun yetiştirilmesi veya önünün açılması için hakiki bir çaba göstermediklerini, hatta -bugüne dek yapılanlara ve yapılmayanlara bakarak- aslında böyle bir niyet dahi taşımadıklarını söyleyebiliriz.”

Terkip ve İnşâ Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Metin Acıpayam’ın Fikir Dolu Mülakatlar serisi için Atilla Fikri Ergun’la gerçekleştirdiği röportaj.

Metin Acıpayam’ın Röportajı

– Ak Parti seçilmiş Cumhurbaşkanı’nı Çankaya’ya çıkardı, akabinde fevkalade isabetli bir Genel Başkan ve Başbakan tercihi ile muhkem bir hükümet teşkil etti. Başbakan’ın şahsiyetini ve donanımını tanıyanlarca tahmin edildiği üzere ilk konuşmalarında ortaya koyduğu “fetret devrinin kapandığı”, “yeniden ihya ve inşa sürecinin başladığı”, “Ak Parti’nin bir medeniyet hareketi” olduğu mealindeki temel düşünce ve iddialarına nasıl bakıyorsunuz?

Sözünü ettiğiniz siyasî gelişmeler, mevcut sistem içerisinde reel politik açıdan elbette olumludur, buna karşın ideal bakış açımızı da yitirmememiz gerekmektedir. Bu şekilde şerh düştükten sonra asıl meseleye gelebiliriz. Başbakan gerçek anlamda bir entelektüel, bunda şüphe yok. Ne var ki, fetret devrinin sona erdiği, ihya ve inşa sürecinin başladığı ve Ak Parti’nin bir medeniyet hareketi olduğu yönündeki söylemlerini doğrulamamız veya söz konusu iddiaların gerçeği yansıttığını söylememiz mümkün görünmemektedir. Zira Ak Parti muhafazakâr modernleşme ideolojisini benimsemiş bir partidir, dolayısıyla kadroları da bu ideolojiyi benimsemiş kişilerden müteşekkildir. Hem geride kalan 13 yıla hem de bugüne baktığımızda bunu açık bir biçimde müşahede ediyoruz. Takip edilen neo-liberal politikalar, Batı tipi kalkınma hamleleri, Müslüman şehir perspektifini yok eden Batı tipi kentleşme politikaları, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından modern bir yaklaşımla kadını erkeğe karşı neredeyse kışkırtır mahiyette yürürlüğe konulan uygulamalar, ilahiyat fakültelerinin geçmişe oranla daha fazla sayıda aklı modernizasyonla malul kadrolar yetiştiriyor olması, zengin-fakir uçurumunun günden güne daha da derinleşmesi, hepsinden de önemlisi fikir dünyasına yatırım yapılmaması bunun en açık kanıtıdır.

Türkiye adına ister “havuz medyası” ister onun muhalifi olarak “kartel medyası” densin neticede ana akım medyada yer almayan fikir adamlarının hayatlarını zorlukla idame ettirebildikleri bir ülkedir. Böyle bir ülkede hangi fetret devri kapanmıştır ve nasıl bir ihya ve inşa süreci başlamıştır? Ülkemizde kitap okuma oranı kaçtır, kitaplar çoğunlukla kaç adet basılmakta ve kaç baskı yapabilmektedir, üniversiteler medeniyetin ihya ve inşasına katkıda bulunacak hangi çalışmaları yapmışlar, fikrî altyapıyı teşkil edecek hangi eserleri ortaya koymuşlardır? Dolayısıyla ortada bir “medeniyet” lafı dolaşmakta, buna karşın medeniyet hamlesi için gerekli olan kayda değer hiçbir çalışma yapılmamaktadır. Aslında iktidar kadroları İslam medeniyetini Batı uygarlığıyla karıştırmaktadırlar, bu nedenle de köprüler, duble yollar, metro hatları, hızlı trenler vs. “medeniyet” olarak adlandırılmaktadır. Hâlbuki bunların medeniyetle uzaktan yakından herhangi bir alakası yoktur. Eğer alakası var ise, dünyanın en geniş yollarına sahip, en karmaşık metro ağlarının bulunduğu, ziyadesiyle sanayileşmiş ve teknoloji üstünlüğünü ellerinde bulunduran Avrupa ülkeleri ve Amerika medeniyet kurmuş demektir. Dolayısıyla önce “Medeniyet nedir?” sorusuna sağlıklı bir biçimde cevap vermek, ardından da kendi ilmî-felsefî birikimimizden, tarihî toplumsal tecrübelerimizden azamî ölçüde istifade ederek bunun gereğini yerine getirmek zorundayız. Ancak ne yazık ki, şu an itibariyle böyle bir gelişmeden veya gidişattan söz etmemiz mümkün görünmemektedir.

– Bunlar çok büyük iddialar, gerçekten bu iddiaları taşıyacak siyasî kadronun olduğunu düşünüyor musunuz? Yoksa mevcut Ak Parti kadrolarının bu iddialar için “öncü kadro” olduğunu ve esas medeniyet kadrosunun önünün açılmasına, yetişmesine, yetiştirilmesine ve istihdam edilmesine vesile olacağını mı düşünüyorsunuz?

Dediğim gibi, iktidar kadroları muhafazakâr modernleşmeci kadrolar, eklektik düşünüyorlar ve pragmatist hareket ediyorlar. Ak Parti iktidarının düşüncesi ana hatlarıyla Müslüman kimliği muhafaza ederek küresel modernliğe entegre olmak yönünde. İktidar Türkiye’yi bu şekilde küresel modernliğin hatırı sayılır bir parçası haline getirmek istiyor. Bu bakımdan iktidar kadrolarının İslam medeniyet hamlesini başlatacak “öncü kadrolar” olmadığını, genel olarak da böyle bir kadronun yetiştirilmesi veya önünün açılması için hakiki bir çaba göstermediklerini, hatta -bugüne dek yapılanlara ve yapılmayanlara bakarak- aslında böyle bir niyet dahi taşımadıklarını söyleyebiliriz.

– Siyasî kadrolar meselenin tatbikat kısmıyla ilgilidir. İslam medeniyetinin yeniden inşasından bahseden Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın çalışma yoğunluğu hatırlanırsa, İslam medeniyet tasavvurunu geliştirmeleri düşünülemez, İslam medeniyetinin inşasından önce tasavvurunun (fikriyatının) geliştirilmesi gerektiği açıktır. Sizce Türkiye’de İslam medeniyet tasavvurunu geliştirecek, medeniyet müesseseleri numunelerinin fikrini örecek, siyasetçiler ve sair aksiyonerler tarafından inşa ve tatbikatını takip ve teftiş edecek fikir ve ilim adamı kadroları mevcut mudur?

Öncelikle yukarıda saydığım nedenlerden ötürü siyasetten umudu kesmeliyiz. Genel olarak mevcut siyasetin, dolayısıyla mevcut siyasî aklın ve daha genel çerçevede mevcut siyasî yapının kendisi problem zaten. Pek tabii siyasî destek olmadan da bu işler gerçekleşmez. Ancak sözünü ettiğiniz tasavvuru geliştirebilecek, bu işin fikrî altyapısını oluşturabilecek ve kendi çapında içtimaî ve siyasî müesseseler tesis edebilecek ilim ve fikir adamları mevcuttur. Bunların büyük bir kısmı muhalif oldukları gerekçesiyle tehlikeli veya zararlı görülmüş, dışlanmışlardır. Muhalif olmayanlar da mevcut düşünce ve görüşleri, bir başka ifadeyle ortaya koydukları yaklaşımlar itibariyle yürürlükteki modernizasyon politikalarının selameti açısından dışarıda tutulmuşlardır. Dolayısıyla burada bize bir sorumluluk düşmektedir, o da kendi imkânlarımız dâhilinde İslam medeniyet hamlesi için gerekli olan fikrî altyapıyı oluşturmak ve detaylı, makul bir proje hazırlayarak bunu başta siyasîler olmak üzere topluma sunmaktır. Bunun kabul görüp görmemesi bizim sorumluluğumuzun dışındadır, en azından bu şekilde bir çalışma yaparak bizden sonraki nesillere ele avuca gelecek türden bir fikir mirası bırakmış ve onlara zaman kazandırmış oluruz.

– Fikir ve ilim adamlarının siyasî kadrolardan önde gitmesi gerektiği doğru, çünkü İslam irfan müktesebatının bize öğrettiği, fikrin önce tatbikatın sonra olduğudur. Türkiye’de siyasî kadroların fikir adamlarından önde gittiği teşhisi sizce de doğru mudur?

Elbette, fikir eylemin atasıdır, medeniyetin ihya ve inşası için öncelikle belli bir fikrî altyapıya ihtiyacımız var. Siyasî kadroların fikir adamlarından önde gittiği yönündeki tespit son derece doğru ve bu, aslında anlaşılabilir bir durum, zira bizde temel belirleyici siyasettir, diğerleri -örneğin fikir adamları- siyasetin etrafında konumlanırlar. Siyasî akıl ülke ve toplum için bir rota belirler ve diğerlerinin de bu doğrultuda hareket etmelerini, buna uygun fikirler geliştirmelerini ve projeler üretmelerini ister, yani intelijansiya siyasetin hizmetinde olacaktır. Hal böyle olunca mevcut yapıdan siyasete de yön verebilecek bağımsız ve özgün fikir, proje vs. çıkmaz. Bağımsız fikir ve proje üretenler daha çok dışarıda kalanlardır ve bunlar da sahipsiz, bir başına kalmaya mahkûmdurlar. Bu bakımdan Cumhurbaşkanı’nın Din Şurası’nda “İlim siyasetin emrinde olmaz; siyaset ilmin hizmetkârı olur” şeklinde sarf ettiği sözler boşlukta kalmaktadır, zira realitede herhangi bir karşılığı yoktur; aksine bugün ilim ve fikir fiilen siyasetin hizmetindedir ve bu açıdan aslında ortada hakiki anlamda bir ilim ve fikir de yoktur. Hâlbuki siyaset gerekli desteği sağlasaydı, gereken ortamları hazırlayıp ilmin, fikrin hizmetine sunarak gerisine karışmasaydı, örneğin Beytu’l-Hikme gibi bir müessese kurarak ülke çapında düşünen, yazan, fikir üreten insanları aynı çatı altında bir araya getirseydi, onlara gerekli imkânları temin etseydi, bugün bambaşka bir noktada olurduk.

– Fikir ve ilim adamlarının tatbikatçıların gerisinde kalması çok ciddi bir problem. Bunun aşılması için, hükümet dışı kuruluşların, özellikle de fikir ve ilim adamlarının teşkilatlanması ve iktidardan bağımsız bir medeniyet tasavvuru ve müesseseleri üzerinde çalışması gerekmez mi?

Dediğim gibi, ilim ve fikir adamlarının siyasî kadroların gerisinde kalması mecburiyetten kaynaklanıyor, dolayısıyla başka türlü olması mümkün değil. Elbette sorduğunuz üçüncü sorunun cevabında da belirttiğim şekilde ilim ve fikir adamlarının üzerine düşen bir sorumluluk var. Bu bağlamda organize olmaları ve İslam medeniyet hamlesine ilişkin bağımsız bir fikriyat ortaya koymaları gerekiyor. Bunun için içtimaî ve siyasî planda faaliyet yürüten birtakım Müslüman kurum ve kuruluşların desteğine ihtiyaç var, zira söz konusu çalışma boyutları itibariyle ciddi anlamda malî kaynak gerektiriyor ve bu da zaten genellikle orta halli olan ilim ve fikir adamlarının kendi ceplerinden karşılayabilecekleri bir şey değil. Ancak sorun, böyle bir çalışmaya destek verecek kurum ve kuruluşların mevcut olup olmadığıdır, zira 13 yıllık süreçte Müslümanlar fikrî ve amelî açıdan ziyadesiyle modernleştiler, dolayısıyla artık bu tür fikirlere genel olarak ihtiyaç duyulmuyor, itibar edilmiyor.

– Fikir, ilim, sanat adamları medeniyet tasavvuru ve müesseseleri üzerinde çalışmazsa, siyasî kadroların sadece devlet kuruluşları üzerinde çalışmaktan başka yapacağı bir şey kalmaz, onların yoğun çalışma tempoları içinde fikir, ilim, sanat lojistiklerinin sağlanması kaçınılmazdır. Hal böyleyken, siyasî kadroların hızında ve hacminde fikir üretimi yapılamadığını görüyor musunuz? Bu konuda neler yapılmalıdır, neler yapılabilir?

Devletin imkânlarını istedikleri şekilde kullanabilen siyasî kadroların kendi bakış açıları doğrultusunda hızlı ve hacimli fikir üretimi gerçekleştirmeleri gayet tabiidir. Elbette söz konusu fikirlerin ne kadar doğru ve faydalı olup olmadıkları ayrı bir tartışmanın konusudur ki, iktidar kadrolarının nasıl bir bakış açısına sahip olduklarını, nasıl düşündüklerini daha önce ifade etmiştim. Devletin imkânlarını istedikleri gibi kullanabilen siyasî kadrolarla derd-i maişetle müptela ilim ve fikir adamlarını kıyaslarsak yanlış yapmış oluruz. Arkalarında maddî-manevî destek olmayan âlim ve mütefekkirler ne yapsın, ancak imkânları dâhilinde oturup meccanen yazıp çiziyorlar, davet edildikleri takdirde gidip konuşuyorlar, durumları biraz daha iyi olanlar da yine kendi imkânları dâhilinde bir yayınevi veya vakıf-dernek çatısı altında mütevazı faaliyetler yürütüyorlar. Örneğin Sezai Karakoç ve İsmet Özel’den bugün yürütmekte oldukları faaliyetlerin dışında ne bekleyebiliriz? İkisi de yapayalnız adamlar. Karakoç kısıtlı imkânlarla kurduğu ve bence sembolik mahiyette olan bir parti, Özel de bir dernek çatısı altında yapıyor yapacağını, daha ne yapsınlar?!

– Bahsini ettiğimiz tüm bu mevzularda çalışma yapmak ve fikir, ilim ve sanat insanlarını bünyesinde toplayacak bir “medeniyet akademisi” kurulması, o bünyede fikir, ilim, sanat çalışmalarının, birbiriyle tezat teşkil etme ihtimali olan “parça fikir” şeklinde değil de, bir medeniyet tasavvuru geliştirecek şekilde sürdürülmesi gerekmez mi?

Böyle bir çalışmaya şiddetle ihtiyaç var ve benim bununla ilgili önerilerim mevcut. Yapılacak çalışma bütüncül, kuşatıcı, detaylı ve en azından kendi içinde tutarlı olmalı. Bu sorunun geniş çaplı cevabını Terkip ve İnşâ dergisinin ilk sayısı için kaleme aldığım yazıda verdiğimi düşünüyorum. Onun için bu kadarını söylemekle yetineyim, okurlar bu sorunun cevabı için derginin ilk sayısında yayınlanan İslam Medeniyet Hamlesi İçin Öneriler başlıklı yazıya müracaat etsinler.

– Siyasî kadrolarda medeniyet inşası fikri ortaya çıkmış olmasına rağmen, fikir, ilim, sanat insanlarında “Medeniyet Akademisi” fikrinin ortaya çıkmaması, böyle bir müessesenin kurulması için teşebbüsün bulunmaması ne anlama geliyor? Siyasî hamlenin tefekkür hamlesinden bu kadar önde olması veya fikir dünyamızın bu kadar geri olması sıhhatsiz bir durum değil mi?

Daha önce de ifade ettiğim gibi ben siyasî kadroların zihninde böyle bir fikrin henüz oluşmadığını düşünüyorum, “Medeniyet Akademisi” fikrinin ortaya çıkmaması da bununla ilgili, fikrin kendisi yok ki, akademi fikri olsun. Ve bana göre -elbette bu benim şahsî görüşüm- böyle bir fikir ortaya çıksa dahi bağımsız ilim ve fikir adamları böyle bir çalışmada yer bulamazlar; imkânlar muhafazakâr modernleşme ideolojisinin öngördüğü şekilde bir “medeniyet” düşüncesini benimsemiş olan kadrolar için seferber edilir, işin havale edileceği insanlar onlardır. Fikir dünyamızın geri olmasının ise çeşitli nedenleri bulunmaktadır ve bunun en başta gelen nedeni de imkânsızlıklardır. Örneğin kaynaklara ulaşma, zaman ayırıp detaylı tarama yapma imkânımız ne kadardır, dil bilen kişi sayısı kaçtır, ilim ve düşünce mirasımıza ne derece vakıfız, klasik kaynakların ne kadarı elimizin altındadır, ne kadarı dilimize tercüme edilmiştir, bağımsız tartışma ortamları, müzakere ve münazara alanları mevcut mudur, sorular böylece uzayıp gider. Şu bir gerçek ki, ülkemizde fikir siyasete kurban edilmiştir, siyasî mücadele öyle bir hal almıştır ki, her şeyden önce fikre ayıracak zaman kalmamıştır, bunun en açık kanıtı da hâl-i hazırda intelijansiyanın yazıp konuştuklarıdır. İslamî çevrelerde ilmî, felsefî meseleler üzerine kafa yoran, yazı yazan kaç kişi kalmıştır? Bilakis tüm imkânlar siyasî propaganda için seferber edilmekte ve bu yönde çaba sarf edilmektedir. Biz de burada oturup bu şekilde fikirden falan söz ediyoruz işte, netice itibariyle durum vahim.

– Fikir adamlarının siyasî iktidarı sadece tenkit etmesi, buna mukabil fikriyat çapında tekliflerde bulunamaması, mesela doğrudan bir medeniyet müessesesi numunesi üretememesi, siyaseti ve siyasetçileri tenkit ehliyet ve hakkına sahip olmadıklarını da göstermez mi?

Herkes elindeki imkânlar dâhilinde sorumludur, dolayısıyla elimizde ne varsa onu kullanmakla yükümlüyüz. Söyledikleriniz müzmin muhalifler açısından son derece doğru, sabahtan akşama kadar köşeli cümleler kurarak iktidarı eleştirmenin herhangi bir anlamı yok. Eleştiri yapılacaksa belli bir fikir ortaya koymak ve bu fikri işlerken mevcut yanlışları da dile getirmek gerekir. Herhangi bir konuda herhangi bir model önerisi olmaksızın eleştiriye soyunmak anlamsız olduğu kadar gereksiz de. Bu tür yaklaşımların hiç kimseye bir faydası yok, dolayısıyla bu tarz hareket eden kimseler eleştiri ehliyetine ve hakkına sahip değiller. Bununla birlikte madalyonun öteki yüzüne de bakmamız gerekiyor, iktidar kadroları bugüne kadar kendilerine sunulan fikirlere, tekliflere ne kadar itibar göstermişler, haklı eleştirilere ne kadar kulak vermişler, söz konusu eleştirileri ne kadar dikkate almışlar? Dolayısıyla sorun çift taraflıdır.

– Siyasî kadrolar (tatbikatçı kadrolar) neticede ülkede üretilen toplam fikirden mesuldür. Bir konuda, bir sahada hiçbir fikir üretilmemiş olması halinde, siyasetçilerin fikir üretme imkânına ve zamanına sahip olmadıkları da dikkate alındığında, onların tenkit edilmesi fikrî mesuliyete uygun mudur? Yani sadece “yanlış yapıyorsunuz” demek, tenkit için kâfi midir?

Siyasetçiler fikir üretecek imkâna ve zamana sahip değillerse -ki bence bu soru daha önce sormuş olduğunuz altıncı soruyla çelişmektedir- imkânları dâhilinde bağımsız ve özgün çalışmalar gerçekleştiren, fikir üreten ilim ve fikir adamlarına kulak vermek zorundalar. Bu noktada siyaset, muhalif olsun ya da olmasın kişiler arasında hiçbir ayrım yapmaksızın, fikir üreten kişilerde meşhur olma, akademik unvan taşıma vs. şartı da aramaksızın ortaya konulan yaklaşımların tümünü dikkate almak ve değerlendirmekle mükelleftir. Herhangi bir konuda fikir üretilmemişse ve siyaset de üretilen -dolayısıyla üretilmeyen- toplam fikirden mesulse, öncelikle fikir dünyasına gerekli yatırımların yapılması gerekir. Elbette belli bir fikir üretmeksizin, muhalif bir tavır takınarak, günübirlik meseleler üzerinden siyasî eleştiri yapmak fikrî mesuliyetle örtüşmez. “Şu konuda yanlış yapıyorsunuz”, peki, doğrusu ne, nasıl olmalı, nasıl yapılmalı, bunları lisan-ı münasiple, bütüncül, kuşatıcı, detaylı ve tutarlı bir biçimde ortaya koymadan siyasete eleştiri yöneltmenin herhangi bir anlamı yok. Ve ne yazık ki biz bu kısır döngüyü bir türlü aşamıyoruz.

– Teşekkür ederiz.

Rica ederim.

metinacipayam.com

—————————

http://www.metinacipayam.com/?pnum=243&pt=ATİLLA+FİKRİ+ERGUN+İLE+SÖYLEŞİ

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s