Atilla Fikri Ergun / Din / Yazarlar / Yorum-Analiz

Yalanlar ve Şeytanî Faaliyetler Üzerine

k-6Batı’ya eklemlenmiş, dolayısıyla onun adına iş gören “aklın” yalanları da, şeytanî faaliyetleri de bitmiyor. Allah’ın va’di haktır, birileri ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyor, hâlbuki onlar istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.

Türkiye’de yalanlar üzerine kurulu bir ifsat mekanizması işliyor ve buna bağlı olarak bir dizi şeytanî faaliyet yürütülüyor.

Türkiye’de Görünmez Kilise Yönetmeliği devrede. Bunun ne olduğunu bilmeyen veya bunu “komplo teorisi” zanneden varsa konuyu araştırsın, zira tarihî bir hakikatten söz ediyoruz. Buna göre, insan toplulukları -veya halklar, ülkeler- doğrudan Hıristiyanlaştırılmaya çalışılmamalı, bunun yerine bağlı oldukları dinlerin kavramları sekülerize edilerek onların Hıristiyanlar gibi düşünmeleri sağlanmalı, böylece onlar kendi hallerine bırakılmalıdır. Zira zaman içinde düşüncelerini sekülerize edilmiş kavramlar üzerine kurmak ve kendilerini içi boşaltılmış kavramlar üzerine kurulan bu yeni dille ifade etmek suretiyle değişim-dönüşüme uğrayacaklardır.

Modern ilahiyatın tezleri, çizdiği “yeni” kavramsal çerçeve ve yürürlükteki siyasî dilin hizmet ettiği yer tam olarak burası. Demokrasi, kuvvetler ayrılığı, laiklik, sekülerleşme, Protestanlaşma, özellikle dinde reform ve dinler arası diyalog doğrudan bu amaca hizmet etmektedir. Bu şekilde düşünenlere de Anonim Hıristiyanlar adı verilmektedir, yani isimsiz Hıristiyanlar.

“Ilımlı İslam” ve “dinler arası diyalog” üçüncü bin yılda Küçük Asya’nın -yani Anadolu’nun- başlangıç noktasını teşkil ettiği Hıristiyanlaştırma projesinin iki başat kavramı. Hıristiyanların da cennete gideceklerine inanan “Müslüman”ın Müslüman kalmasının hiçbir anlamı yok. Dolayısıyla Türkiye’de modernist ilahiyatçılar; vahyi psikoloji ile açıklamaya çalışan zevat, “Kur’an kutsal değildir”, “Hadis kitaplarını yakın gitsin”, “Deizm insanlığın kurtuluş kapısıdır” ve benzeri söylemleri dile getirenler ve onlara tâbi olanlar isimsiz Hıristiyanlar kategorisine dâhil, doğrudan Hıristiyanlığa iman etmeseler dahi bu böyle. Bu şekilde düşünen Anonim Hıristiyanların sürekli Kur’an’dan söz ediyor olmaları da bu gerçeği değiştirmiyor. Zira onlar kendi modern kişisel yorumlarını “Kur’an” olarak takdim ediyorlar.

Mevcut tablo itibariyle bugün Hıristiyanlık adına misyonerlik faaliyetleri bizzat sözünü ettiğimiz şekilde düşünen “Müslümanlar” eliyle gerçekleştiriliyor. Toplum önce tarihsizleştirildi, ardından dilsizleştirildi, şimdi de nihai olarak İslamsızlaştırılmak isteniyor. Karşı mücadele içinde yer almayan, direnç noktaları oluşturmayan -veya mevcut direnç noktalarını tahkim ve takviye etmeyen-, modern tezlerin peşinden giden “Müslümanlar” tam olarak bir aymazlık örneği sergiliyorlar.

Modern tefsirler kelime-kavram tahrifatı, Sünnet-Hadis inkârı ve “akılcılık” adı altında bir dizi mugalatadan müteşekkil. Modern safsataları “tefsir” diye piyasaya süren “akılla” da ondan medet umanla da mücadele halinde olmak gerekiyor. Her şeyden önce metne kafasına göre anlam yükleyip “İşte Kur’an!” diyen “aklın” sağlıklı olduğu yönündeki kanaate itiraz etmek icap eder.  Ebabilleri “boran bulutu”, Hz. Musa’yı “sihirbaz”, Hz. Meryem’i ise “çift cinsiyetli” yapan, Hz. İsa’yı çarmıha gerdiren modern “tefsir”in zevzekliklerini sıralamaya kalksak ne yer ne de zaman kâfi gelir.

Aynı şekilde Türkiye’de belli kişi ve gruplar eliyle eş zamanlı olarak kendinden nefret ettirme ve inançları rölativite etme (göreceli hale getirme) faaliyeti yürütülüyor. Önce tarihten bugüne dek uzanan İslam anlayışının ne kadar kötü bir şey olduğu, Müslümanların tarih içinde ne büyük kötülükler yaptığı, bütün kötülüklerin asıl müsebbibinin aslında geleneksel İslam anlayışı ve Müslümanlar olduğu propaganda ediliyor.

Modern ilahiyat “eleştirel bakış” veya “eleştirel düşünce” adı altında geleneksel İslam anlayışına, İslam tarihine, kültürüne ve medeniyetine kara çalıyor, zihinleri blokaj altına alınmış zavallılar da her biri bir “Self hating Muslım (kendi kendine nefret eden Müslüman)” olarak aynı şekilde bunun propagandasını yapıyorlar. Ardından rölativizm devreye giriyor ve “Ne olur canım!” şeklinde kendini gösteriyor. “Kur’an vahiy olmasın da Hz. Peygamber’in sözü olsun, ne olur yani”, “Adam iyi insan olsun da Müslüman olmasın, Hıristiyan olsun, ne olur canım”, “Namaz 5 vakit olmasın da 2 vakit olsun, ne olurmuş ki” vs.

Tarih, dil, din; ilk ikisinin işi bitti, sıra üçüncüsünde, yutulmaya hazır lokma olmak tam da böyle bir şey. Ne olur canım!

İslam’la Batılı ideolojiler arasında irtibat kurma çabası da aynı yaklaşımın ürünü. Birincisi, İslam’ın buna ihtiyacı yok. İslam vahye dayalı bir din; kitabı, peygamberi, -Son Peygamber’den bugüne- 14 asrı aşkın tarihi, ilim ve fikir mirası -dolayısıyla kendine has ilim dalları ve mektepleri-, ahlaktan siyasete, hukuktan iktisada istisnasız her alanda kendine özgü bir yaklaşımı, modeli ve toplamda yüzyılları aşan bir medeniyet tecrübesi var. Niçin oturup Batılı ideolojilerle irtibat kursun?

İkincisi, Sosyalizm, Komünizm, Anti-Kapitalizm vs. miadı dolmuş uyduruk kavramlar. Bunlar Sanayi Devrimi’yle birlikte oluşturulan İngiltere merkezli sistemde “tavşana kaç, tazıya tut” kabili ortaya atılmışlardı. Bu kavramların çatısı altında mevcut dünya sistemine direnebilmek söz konusu değil. İki büyük karşı tecrübe Sovyet ve Çin tecrübesiydi, Sovyetlerin işi 70 yılda bitti, Çin’in ise sadece adı “Komünist”, Çin’in direndiği falan da yok zaten, bilakis sistemi ayakta tutan ülke Çin. En son dümeni kıran ise Küba oldu, o da liberal ekonomiye adım atmak zorunda kaldı.

Marks’ın teorisi doğduğu coğrafyada (Batı’da) çöktü. Örneğin Marks’a göre artı değeri artı emek ürettiği için, kapitalist sürekli zenginleşmeye çalışırken işçi de gittikçe güçsüzleşecek, sonunda proletarya üretim araçlarına el koyup herkese eşit biçimde dağıtacaktı, uzlaşmak ihtimal dâhilinde değildi. Devrim olacaktı kısacası. Ne var ki Batı’da öyle olmadı, Batılı proleter, bizde patronların gidip gezme imkânı bulamadıkları ülkeleri dahi yıllık izne çıktığında gezebilecek kadar imkân sahibi. Üstelik kendi işini elinden alacağı gerekçesiyle göçmenleri kendi coğrafyasında istemiyor, işinden, hayatından, mevcut konumundan son derece memnun.

Kapitalizm ve Komünizm tam olarak düşman kardeşler, her ikisi de Batı’nın tarihî, sosyal, kültürel, felsefî, politik ve ekonomik bunalımlarının ürünü, ikisi de bize uymaz. Buna mukabil İslam’ı Kapitalizmle özdeşleştirenlerle onu Komünizmle aynı şey sayanlar arasında fark yok, her iki güruh da zihnen sakat.

İlk ortaya çıktıkları siyasî coğrafyada dahi artık büyük ölçüde terk edilmiş olan, elan sahip çıkan küçük bir azınlığın da -özellikle Sosyalizm bağlamında- asıllarından çok farklı anlamlar yükledikleri bu masallar, iflas etmiş “akıllar” tarafından Müslümanların önüne “kurtuluş reçetesi” olarak konuldu.

“Sol İlahiyat” beyhude bir çaba, laik-seküler “aklın” dağdan gelip bir dizi hile ile bayırdakini kovma girişimi, ne bir gerçekliği, ne bir tutarlılığı, ne de Müslüman halk nezdinde bir karşılığı var. Türkiye’de Sol’un eline değil ilahiyat Hz. Musa’nın asası geçse yine başarılı olamaz, kullanmasını bilmezler çünkü. İlahiyat’a “Sol” diye sahte bir kavramla, kötü bir kopya ile girmeleri de bunun açık kanıtı. Nitekim sırf bu yüzden Müslüman halk nazarında anında şüpheli görüldü ve reddedildi.

Şüphesiz dün olduğu gibi bugün de dünyanın geleceğini din belirleyecek. Hıristiyanlık, Yahudilik, Hinduizm ve Budizm’in dünya sistemi karşısında direnç merkezi oluşturmaları söz konusu değil, bilakis bunlar muhtevaları itibariyle sistemi beslerler. Tehlike arz eden tek din İslam’dır -ki İslam ed-Din’dir, hakiki manada ondan başka din yoktur- ve bu nedenle de yegâne düşman olarak tasallut altındadır.

Şeytan “demokrasi, insan hakları, eşitlik, özgürlük, feminizm, empati” vs. diyenlerin kafalarının içinde karargâh kurmuş durumda. Bunların hiçbiri ithal edildikleri coğrafyada mevcut değil. Empati içlerinde en tehlikeli olanı, zira çok “duygusal” ve “insancıl” bir yaklaşımı bünyesinde barındırıyor, “Kendini Ermenilerin yerine koy, Yahudilerin yerine koy” vs. Biraz da siz kendinizi Müslümanların yerine koyun; olmaz!

Bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu durumu veya tutum ve davranışlarındaki motivasyonu anlayacaksın, anlamak yetmez bir de içselleştireceksin. Biz ne olacağız; biz yokuz, sonuçta kendimizi yerine koyduklarımızın kendisi de olamayacağımıza göre, uğurlar olsun.

Böyle bir dünya yok, başımızın çaresine bakmak, varlığımıza yönelik tehditler karşısında gereken önlemleri almak ve istikbalimize dair doğru ve kat’i kararlar almak zorundayız. Kim ithal “değerlerin” peşine takılıp bunları bize empoze etmeye çalışıyorsa ya aklı çelinmiştir ya da ihanet içerisindedir.

Kuşkusuz akidelerin içtimaî, siyasî-idarî, iktisadî, hukukî alanda yansımaları var. Teslis’le Tevhid’in siyasî-idarî modelleri birbirinden tamamen farklı. Batılı sistem Teslis’in yansıması, ne var ki, modernleşmeyle birlikte bizde de demokrasi, kuvvetler ayrılığı vs. sanki farzmış gibi algılanmaya başlandı.

Türkiye’de demokrasi ve kuvvetler ayrılığının bir türlü oturtulamaması doğrudan toplumsal hafızayla ilgili. İster dinî vecibeleri yerine getiriyor olsun ister olmasın bu coğrafyanın insanı Bir(leyi)cidir, devlet idaresinde her kafadan ayrı ses çıksın istemez. Yasama-Yürütme-Yargı, Baba-Oğul-Kutsal Ruh’tan müteşekkil olan Teslis’e uyar, biz ise Tevhidçi-Vahdetçiyiz, demokrasiden falan -istesek de- anlamayız, Tevhid geleneğine bağlı olduğumuz için anlayamayız. Ortalama bir Hıristiyan, kuvvetler ayrılığına dayanan mevcut sistemde Yasama-Yürütme-Yargı ile kendi dininin (Teslis’in) yansımasını müşahede eder. Müslüman Anadolu halkı da -sistem içi araçları darbeyi, vesayeti vs. def etmek için kullanmasına karşın- hakikatte Tek’çi bir yapı görmek istiyor, zira o mevcut sistemde kendi dinini görememekte, monolitik (tek parça) bir yapı aramaktadır.

Yaşadığımız coğrafyanın siyasî-idarî modeli Hilafet’tir, Müslüman halk Hilafet etrafında toplanıp işine bakar. Halife şûrâ yapar, istişare eder vs., neticede son sözü söyleyecek biri lazımdır. Aynı şekilde konfederalizm, özerk yönetimler vs. de Tevhid’e uymaz, Tevhid’in zorunlu kıldığı model merkezî hilafet, üniter devlettir.

Hulâsa, Batı’ya eklemlenmiş, dolayısıyla onun adına iş gören “aklın” yalanları da şeytanî faaliyetleri de bitmiyor. Allah’ın va’di haktır, birileri ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar, hâlbuki onlar istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.

Atilla Fikri Ergun – akilvefikir.org

Reklamlar

One thought on “Yalanlar ve Şeytanî Faaliyetler Üzerine

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s