Ömer Yılmaz / Yazarlar / Yorum-Analiz

Politik “Dindar” Muhalifler ve Sol-Sosyalist Muhalefet

köşe7-ömeryılmazSüreç dikkatle incelenirse, politik “dindar” ve Sol-Sosyalist muhaliflerin teorik ve pratik açıdan kesinkes çıkmazda oldukları görülür. Burada her şeyden önce tarafların düşünsel ve eylemsel açıdan birbirlerine ihtiyaç duydukları kesindir. Zaten tersi olsaydı bir araya gelmelerine de gerek kalmazdı. Yani taraflar kendi imkânlarıyla kendi başlarına iş görememektedirler.

Giriş:

Önce dikkat edilmesi gereken noktayı söyleyerek başlayayım: İslamcı ya da Marksist değilim, kendimi bu ve benzeri politik-ideolojik kavramlar üzerinden ifade etmiyorum.

Bilindiği gibi üç-beş yıldır politik “dindar” muhaliflerle Solcu-Sosyalistler arasında belirgin bir yakınlaşma ve sıkı bir birliktelik var. Biz de bu toplumda yaşadığımız ve süreci başından beri takip ettiğimiz için konu üzerine değerlendirme yapmaya devam etmekteyiz.

Herhangi bir insan topluluğunun belli bir dine ya da ideolojiye ait argümanları kullanması, o topluluğu argümanlarını kullandığı dinin ya da ideolojinin temsilcisi haline getirmez. Çünkü insan topluluklarının herhangi bir dini ya da ideolojiyi ilgisiz yorumlarla halden hale sokmaları mümkündür ve bu da söz konusu din ya da ideolojinin kendisi değil olsa olsa kötü bir ‘yeniden tasarımı’ olabilir. İdeolojiler bu açıdan dinlere oranla daha esnektir ama konu din olunca burada herhangi bir esneklik payı bulamayız. Din, (iman edenler için) Allah Kelâmı’na dayanır ve ister bireysel ister sosyal olsun kesin kurallar içerir. Dinlerde inanç-itikat, ibadet, ahlak kuralları ve ahkâm asla değişmez, eğer değişiyorsa söz konusu olan din değil başka bir şeydir.

Tabii ki herhangi bir topluluğun sonuçta kendisini nasıl tanımladığı önemlidir. Yani politik “dindar” muhaliflere “Siz dindar değilsiniz” demek bize düşmez. Fakat şurası kesin ki politik “dindar” muhalefetin ortaya koyduğu teori ve pratikler dinin kötü bir ‘yeniden tasarımı’ olarak görünmektedir. Bu yüzden başlıktaki “dindar” ifadesini tırnak içine almam gerekti.

Düşüncem şu: Bu ülkede Sol-Sosyalist muhalefet zaten kötü bir kâbus gibiydi ve kötü bir ‘yeni tasarım’a dayanan politik “dindar” muhalefet de bu kötü kâbusun üzerine tuz biber ekti. Bu sayede toplumun politik İslam düşüncesini benimseyen küçük muhalif bir kesimiyle Batı-merkezli ideolojileri (modern disiplinleri) benimseyen kesimler arasında çok da ahlakî olmayan, sahte, haliyle politik-ideolojik çıkarların ön planda yer aldığı kötü bir ilişki biçimi ortaya çıktı. Artık kimin ne olduğu, hangi düşünceye niçin destek verdiği belli değil. Böyle düşündüğüm için bu yazıda politik “dindar” muhalefeti ve söz konusu kesimlerin yaşadıkları karşılıklı kullanma-kullanılma sürecini kısaca analiz etmek istiyorum.

Politik “dindar” muhalefetin zuhuru:

Politik İslamcı kesim (bunları toplumun muhafazakâr kesiminden ayrı tutmak gerekir), 2002’de iktidara gelen AK Parti’ye ilişkin önceleri daha çok nötr bir tutum sergiledi. Bu kesimin düşünsel planda üç farklı yaklaşımından söz edilebilir:

a) Genel olarak nötr bir tutum takınan, bunun yanında alışıla gelmiş metodolojik (usûlî) çekinceleri bulunan ve o dönem itibariyle hassas oldukları belli başlı konularda yeri geldikçe iktidarı eleştirenler. Bunlar iktidarın kendilerini sosyal, politik-ideolojik ve ekonomik açıdan besleyen süreç içindeki uygulamaları sonucunda bugün AK Parti’ye kayıtsız şartsız (tam) destek veriyorlar.

b) Sistem içi araçların kullanımına kesinkes karşı çıkan ve bu nedenle AK Parti’yi reddeden radikaller. Bunlar azınlık teşkil etmelerine ve etkili olamamalarına karşın varlıklarını hâlâ devam ettiriyorlar. Entelektüel birikimleri de propaganda imkânları da sınırlıdır fakat teorik ve pratik açıdan en tutarlı ve samimi olanlar da yine bunlardır. Düşünceleri basittir: Sistem içi araçların kullanımı yoluyla başarı sağlanamaz, böyle bir metot her şeyden önce dinî açıdan meşru değildir (bu düşünceye göre Hz. Muhammed sistemle uzlaşarak işbaşına gelmemiş, devrim yapmıştır). Artı bu şekilde gerçekleştirilen değişim-dönüşüm uzun ömürlü olmaz, tersine bu metodu benimseyenlerin kendileri ilahî kanun gereği ters yönde değişim-dönüşüme uğrarlar. Onun için teorik derslerimize ve propaganda (davet) faaliyetlerimize devam edelim, iktidarı da, iktidara destek veren Müslümanları da, (bugün itibariyle) ideolojilerin değirmenine su taşıyan politik “dindar” muhalefeti de eleştirelim ama sistem içi çatışmada kesinlikle taraf olmayalım.

Bunlar bir bakıma sistem dışıdırlar, kökten muhaliftirler ve deyim yerindeyse ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranabilirler, zaten böyle bir dertleri de yoktur. Azınlıktadırlar, kendi içlerinde tutarlı olmalarına ve bütün samimiyetlerine karşın sosyo-politik planda herhangi bir etki yaratamamaktadırlar.

c) AK Parti’nin iktidara gelişini olumlu karşılayanlar. Bunlar sistem içi araçları kullanmanın meşru olduğunu savunan ve genellikle İslam-demokrasi formülünü benimseyen kimselerdi. Aralarında Batı tipi demokrasiye karşı çıkanlar olduğu gibi, modernistler ve bugün muhalif tutum takınan bir kısım yazar-çizer takımı da bulunmaktaydı. Yeri gelmişken bugün AK Parti muhalifi olarak mimlenen politik İslamcı yazar-çizerlerin o dönemde AK Parti’ye oy verdiklerini, bunlardan bazılarının yine o dönemde AK Parti iktidarının akıl hocaları olduklarını özellikle not etmemiz gerekir. Bu yazar-çizerler arasında “yeni” devlet felsefesine ilişkin kitap yazan kimseler bile olmuştu.

AK Parti, izlediği stratejiyle (b) kategorisinin önemli bir bölümü hariç politik İslamcı kesimi süreç içinde tamamen kendi yanına çekti. Sıra imkânlardan yararlanmaya ve rantı paylaşmaya geldiğinde, İslamcı kesimde belli bir geçmişe sahip olan bazı yazarlar (özellikle yukarıda -c- kategorisinde sözü edilenler) bir takım keskin düşünce ve görüşleri nedeniyle tehlikeli bulunarak dışarıda tutuldular. Yani bunlar İslamî Rant A.Ş’de kendilerine yer bulamadılar, araya mesafe konuldu ve bir noktadan sonra düşüncelerine itibar edilmedi.

Söz konusu yazar-çizerlerin, sürecin ileri aşamalarında sorun çıkartmalarından, aşırı uç söylemleriyle, planlanan sosyo-politik değişim ve dönüşüme zarar vermelerinden endişe edildi. Kuşkusuz bu, AK Parti açısından haklı bir endişeydi. Böylece politik “dindar” muhalefetin tohumları etrafa saçılmış oldu. Çünkü düşüncelerine itibar edilmeyen ve şirkette kendilerine yer bulamayan yazar-çizerler bunu ihanet olarak algıladılar ve yeni arayışlar içine girdiler ki bu konuda onlar da kendi açılarından haklıydılar. 28 Şubat yeni atlatılmıştı ve bunların içinde 28 Şubat’ta çile çekmiş, perme perişan olmuş yazar-çizerler vardı ve şimdi kadro dışı bırakılıyorlardı.

Artık (c) kategorisinin dışlananları için arayış, düşünme ve taraftar toplama süreci başlamıştı. Soru basitti: Ne yapalım, nasıl yapalım, kimlerle yapalım? Burada da iki farklı yaklaşım kendini gösterdi:

a) Kendi entelektüel imkânlarımızı ve insan kaynaklarımızı kullanalım, Müslüman cemaatle düşman olmamıza gerek yok, içeriden konuşalım, iktidarı sosyal, politik ve ekonomik zeminde eleştirelim, kitleleri etkileyelim. Bu şekilde düşünenler pek fazla etkili olamadılar, iktidara kayıtsız şartsız destek veren gruplar tarafından linç edildiler, belli başlı ölçüleri gözetmeleri itibariyle kullanılmaya elverişli görülmedikleri için diğer kesimler tarafından da itibar görmediler. Bu yüzden seslerini duyurma, kitleselleşme ve kurumsallaşma konusunda başarısız oldular.

b) Yeni bir şeyler bulalım (örneğin “İslami Sol/Müslüman Sol”, “Anti-Kapitalist dindarlık” vs. gibi), gerekirse bu konuda Batı-merkezli ideolojilerden yararlanalım ve AK Parti karşıtı diğer kesimlerle işbirliği yapalım. İster iktidar, ister cami cemaati, ister politik İslamcı gruplar ve geleneksel cemaatler, kim olursa olsun fark etmez, herkesi karşımıza alalım ve ses getirelim. Bu bakış açısı az sayıda da olsa süreç içinde taraftar buldu ve küçük çaplı bir kurumsal kimlik kazandı. Mevcut şartlar da “yeni” keşifler ve işbirlikleri için son derece uygun olduğundan karşılıklı kullanma-kullanılma süreci başladı. Marks’ın eli politik “dindarların”, Tanrı’nın eli de Sosyalistlerin başına değmişti. Böylece taraflar “Dokun bana” ve “Beni baştan yarat” moduna girdiler.

Karşılıklı kullanma-kullanılma süreci:

Eğer süreç dikkatle incelenirse, politik “dindar” ve Sol-Sosyalist muhaliflerin teorik ve pratik açıdan kesinkes çıkmazda oldukları görülür. Burada her şeyden önce tarafların düşünsel ve eylemsel açıdan birbirlerine ihtiyaç duydukları kesindir. Zaten tersi olsaydı bir araya gelmelerine de gerek kalmazdı. Yani taraflar kendi imkânlarıyla kendi başlarına iş görememektedirler.

Aradaki fark şu: Müslüman cemaatin deyim yerindeyse camiden kovduğu politik “dindar” muhalefet tutunacak dal aradı, medyatik olmak, ses getirmek için Sol-Sosyalist kesime yanaştı ve kısmen de olsa istediği bazı şeyleri elde etti. Sol-Sosyalist kesim ise Müslüman cemaat nezdinde meşruiyet zemini aradı, iktidarı kendi silahıyla vurmak istedi ve politik “dindar” muhalefeti bağrına bastı. Fakat İslamî literatürü hiç bilmediği ve bu yaklaşımın dinin kötü bir ‘yeniden tasarımı’ olduğunu göremediği için bu yeni tutum onların Müslüman cemaat nezdindeki konumunu değiştirmedi, tersine Müslüman cemaat iyice irrite oldu. Yani silah ellerinde patladı. Artık Müslüman cemaat onlara daha fazla nefret duyuyor.

Politik “dindar” muhalefet, kendi entelektüel imkânlarını kullanmak yerine, İslam’ı laik-seküler kesimlere şirin göstermek için tarihi henüz yeni olan Batı-merkezli ideolojilere sarılarak Sol-Sosyalist teori ve pratikleri kendi düşüncesine uyarlamak zorunda kaldı. Bu son derece çaylakça bir girişim oldu, çünkü hiçbir orijinalitesi olmayan bu ve benzeri yaklaşımlarla politik “dindar” muhalifler kendilerini tamamen laik-seküler bir kalıba soktular. Sadece “Ne olursa olsun da bu iktidar yıkılıp gitsin” diye düşündükleri için (düşünceleri bu kadar kısırdı), ortada dinî, ahlakî, hatta zaman içinde ‘İslamî ideolojik’ hiçbir amaçları kalmadı. İktidara muhalefet ettikleri konularda dinsel argümanları kullanmaya çalıştılar fakat kullandıkları argümanlar tamamen kendi kişisel yorumlarına dayanıyordu ki bunların İslam’ın ana (temel) teorik metinleriyle ve tarihsel pratiğiyle hiçbir ilgisi yoktu.

Politik “dindar” muhalefet kendi arasında da bölündüğü için öne sürülen bu argümanlar (bırakın diğerlerini) daha önce aynı oluşumun içinde yer alan, daha sonra yollarını ayıran ve geçmişteki hatalarını telafi istemek isteyen entelektüeller tarafından öne sürülen karşı tezlerle derhal çürütüldü. Fakat kendileri de muhalif olan bu entelektüeller medyatik olmadıkları için seslerini pek fazla duyuramadılar, duyurdularsa da bu konu özelinde görmezden gelindiler, çünkü kendilerine verilecek cevap yoktu.

Hz. İsa’yı “İlk Komünist” olarak nitelendiren Latin Amerika’daki Özgürlük Teolojisi (Liberation of Theology) eklektik tezlere dayanak yapılmaya, örnek gösterilmeye çalışıldı ve bu konuda makaleler yazıldı. Bu isimden esinlenerek kitap yazan ilahiyatçılar bile çıktı. Unutulan şuydu: İncil’in bilinen manada ahkâmı yoktur ama Kur’an’ın ahkâmı vardır ve bu ahkâm, herhangi bir eklektik yaklaşıma imkân vermeyecek şekilde açık, kesin ve katıdır. İslamî açıdan Kur’an korunmuş bir metindir, bir. Allah bir konuda bir şey söylemişse olay bitmiştir, iki. Hz. Muhammed’in o konudaki uygulamasına bakılır ve konu kapanır, üç. Bundan sonra da isteyen başka bir yol tutar ama sonuçta din dairesi içinde kalamaz. Bilinen, uygulana gelen, yaygın, genel geçer kabul gören teori ve pratik budur. Kısacası Hıristiyanlık herhangi bir ideolojiyle uzlaşabilir fakat İslam, açık, kesin ve katı ahkâmıyla bunu kaldırmaz.

Sol-Sosyalist muhalifler ise ikiyüzlülükleriyle birlikte geçmişte ne kadar akılsız olduklarını ortaya koydular. Ortada din diye bir şey varmış, din bu toplumun gerçeğiymiş ve dinsel argümanlar politik muhalefette en etkili unsurmuş ama hiç kimse geçmişte bunu akıl edememiş. Artı Müslüman cemaatle sahici ilişkiler kurmanın yolu hiç aranmamış, tersine din ve dindarlar sürekli tu kaka edilmiş. “Kafa dengi” bir sinema yönetmeni-milletvekili şöyle söylüyor: “Zaten akıllı Sosyalist niye İslam’ı karşısına alsın!” Bay yönetmen-milletvekiline iki soru soran çıkmadı: Daha önce akılsız mıydın? Artı madem öyle bu kadar akılsızın içinde ne işin var? Demek ki denize düşünce iş başka oluyordu. Ömer Laçiner’in itirafı ise tam olarak dramatikti: “Sol, dini öğrenmedi!” Demek ki Sol’un dini öğrenmesi gerekiyordu ama öğrenmedi. Öyle ya halkın büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu bir ülkede kitleleri etkileyecek veya İslamcı geçmişe-geleneğe sahip bir iktidara muhalefet edeceksiniz ama nasıl?

Burada bir başka yanlışa daha düşüldü. Sol-Sosyalist muhalefet eklektik yaklaşımlardan uzak durup kendi konumunu koruyarak, kendi entelektüel birikimlerini ve insan kaynaklarını kullanan, artı yüzde yüz içeriden konuşan muhalif Müslüman entelektüelleri desteklemek yerine, kişisel yorumlara dayalı dinsel argümanları kullanan, gelişigüzel yorumlar yapan ve anlamsız bir biçimde Müslüman cemaatle kendi aralarına derin hendekler kazan küçük bir politik grupla ilişkiye girdi. Artık hiç kimse onlara inanmıyor!

Bu ülkede daha önce de 1 Mayıs’a katılan İslamcılar vardı. Büyük Doğucular (İBDA-C) 1999’da 1 Mayıs’a iştirak ettiler fakat bu müstakil katılım o zamanlar alay konusu olmuştu, çünkü böyle bir şeye ihtiyaç yoktu. Nereden çıkmıştı bu İBDA-C, 1 Mayıs’ta ne işi vardı? Öyleyse Büyük Doğucuların hakkını teslim ederek Anti-Kapitalist “dindarların” katıldığı 1 Mayıs 2012’nin tarihte ilk olmadığını da not edelim.

Bu sefer İslam’ı yeni keşfeden, aradaki yakınlığı dile getirmek için bir dizi değerlendirme yapan ve “Sosyalizm’in Muaviye’si Stalin’dir” diyen Solcu-Sosyalist entelektüeller ortaya çıktı. Bir insan niye söyler ki bunu? Acaba bunu söyleyen entelektüelin kendisi de Sosyalizm’in Ebu Hanife’si veya Cafer-i Sadık’ı mıydı, yoksa ona Sosyalizm’in Luther’i mi demeliydik? Karşılıklı olarak Kur’an’ın “Komünist”, Marksizm’in de “Müslüman ayetlerinden” söz ediliyordu. Marksizm’in “Müslüman ayetlerinden” söz eden bir başka entelektüel, bunun “Komünist Müslümanlarla” uzlaşmak için bir ayak oyunu olmadığını söylüyordu. “Komünist Müslümanlar”, Kur’an’ın “Komünist ayetleri”, Marksizm’in “Müslüman ayetleri”… Artık herkes onlara gülüyor!

Tarafların düşünsel yapıları tabii ki gerçekte birbirinden farklıdır. Politik “dindar” muhalefet, tam olarak kaba pozitivist ve laik-seküler bir kalıba girdiğinden şu an itibariyle Sol-Sosyalist tezlerle sorun yaşamamaktadır. Fakat Sol-Sosyalist muhalefetin dinle olan problemi eskisinden de güçlü bir biçimde devam etmektedir. Daha açık söylemek gerekirse, Sol-Sosyalist muhalefetin aslında dinle ya da imanla herhangi bir işi yoktur (benim açımdan olmaması da problem değildir zaten), politik “dindar” muhalefetle olan ilişkileri tamamen politik-ideolojik çıkar odaklıdır. Amaç basittir: Din, hem sosyal planda artı puan kazanmak hem de mevcut iktidarın itibarını Müslüman cemaatin gözünde sıfırlamak için en etkili silah olarak görünüyor, o zaman bu silahı kullanalım. Politika hakikaten acayip bir şey ve bu ülkede onun uğruna yapılmayacak ikiyüzlülük yok gibi görünüyor.

Politik “dindar” muhaliflerle yollarını ayıran İslamcı entelektüellerden birinin, 2012’nin 1 Mayıs’ından önce sosyal medyada söylediklerinde gerçeklik payı olabilir mi diye düşünmeden edemiyor insan: Eski CIA’ci Graham Fuller, “Türkiye’ye biraz Sol lazım” diyordu, acaba yeni konjonktürde bunun “İslam” garnitürlü olması mı isteniyordu? Politik “dindar” muhalefet bu projenin bir parçası mıydı? Yeni Dünya’ya (yani Okyanus ötesine) sadakat yemini etmiş kapitalist medya onu niçin öve öve bitiremiyordu? Artı politik “dindar” muhaliflerin farklı bir kanaldan finanse ediliyor olmaları düşündürücü değil miydi? Yabana atmamakta yarar var.

Peki, farklı şeyler olabilir miydi? Kesinlikle olabilirdi. Herkes kendisi olarak kalabilse, birbirine eklemlenmeden saf kendi inancı, düşüncesi, ideolojisi ve müstakil kimliğiyle meydanlarda boy gösterebilseydi bugün büyük çaplı bir İslamcı muhalefete tanık olabilirdik. Gezi olayları bu açıdan son derece olumsuz bir örnektir, zira “ağaç, çiçek, böcek” diye başlayan ve bir noktadan sonra aleni darbe girişimine dönüşen, üstelik çıkar ilişkilerinin deşifre olduğu bu başarısız girişim iktidarı daha da sağlamlaştırdı.

Politik “dindar” muhalefet Sol-Sosyalist tezleri kendine uyarlamak yerine direkt Solcu-Sosyalist olduğunu ilan etseydi veya Solcu-Sosyalistler ikiyüzlülük yaparak hep reddede geldikleri bir düşünceye âşıkmış gibi davranmak ve kişisel yorumlara dayanan dinsel argümanları çaylakça kullanmak yerine bundan böyle direkt politik İslamcılığı benimsediklerini söyleselerdi daha doğru, daha samimi ve daha inandırıcı olurdu. Emin olun böylesi bir yaklaşım daha çok taraftar toplardı.

Son bir not: Politik “dindar” muhaliflerle Ulusalcı kesim arasındaki ilişkiye değinmeye gerek bile görmedim, çünkü bu daha da acayip ve karmaşık bir ilişki biçimi. Bir yandan CHP’ye yanaşan, diğer yandan HDP ile ortak hareket edip PKK’ya selam duran, karmakarışık işlerin içine giren politik “dindar” bir muhalefet ve “Sosyalist İslam” devrimi! Pardon, ilginç ötesi ve süper karmaşık diyecektim!

Ömer Yılmaz – akilvefikir.org

Reklamlar

One thought on “Politik “Dindar” Muhalifler ve Sol-Sosyalist Muhalefet

  1. Değeli arkadaşım:Tarafları çok fazla yerin dibine batırmışsınız. Bu insanların bunu hak ettikleri kanaatinde değilim. Şöyle ki İslamcı düşüncenin en genel anlamda solun savunduğu konular açısından kendini ikmal etmesi son derece yakıcı bir ihtiyaç halinde İslamcı cenahta anlaşılmayı bekleyen bir konuydu zaten. Bunun için kaybedecek vakit de yoktu. İslamcı cenahta kısmen de olsa bunun fark edilerek içselleştirmeye çalışılmasını iyi ve doğru bir gelişme olarak kabul etmek gerekir. Solun ise reeldeki İslam’dan yola çıkarak Kitap’taki İslam’ı mahkum etmesi onun genel yanlışıydı. Bu yanlış onu aynı zamanda halktan koparan ve politik başarısızlığa mahkum eden en temel etkendi. İnsanların yanlışlarını görerek kendilerini öz eleştiriden geçirmesi ve buradan yola çıkarak taraflar arasındaki yakınlaşma hem bu ülke ve bu topraklar açısından, hem de tüm insanlık açsından hayırlı bir gelişme olarak görülmelidir bence. Ha! Bakın şunu söyleyebiliriz. İki taraf ta bu süreci iyi götürebildi mi derseniz evet götüremedi. Özellikle politik dindar muhalefet dediğiniz tarafın kendi fikri ve akaidi bütünselliğine sadakat, hem de siyasal süreçte kendi ayağına kurşun sıkmış olması açısından süreci yüzüne gözüne bulaştırdığını söyleyebiliriz. O nedenle ben derim ki doğrular hiç bir zaman hiç bir gurubun tekelinde olmadığı gibi o insanlığın ortak malı olması açısından onların omuzlarında bırakılması da gerekmez. Sanki başkaları daha doğrusunu yapmak istedi de bu insanlar onların elinden mi aldı? Bu sürecin izleyicilerinde biri olarak (yani isim vermeden yazdığınız süreci ve taraflarını biliyorum o anlamda dedim) derim ki: Bu ülkenin böyle bir atılıma şiddetle ihtiyacı vardı. ”…ta ki servet içinizden sadece zenginlerin elinde dönüp dolaşan bir devlet olmasın” (Haşr/7) diyen bir din işçi, emekçi, sınıf mücadelesi diyen bir solla neden neden savaş halinde olsun ki? Egemenler bu karşıtlığı çok istismar etti. Bu ülke de bundan çok kaybetti. O nedenle onlar dediğim gibi süreci yönetemediler ve ellerine yüzlerine bulaştırdılar sa (ki bence öyle oldu) diğerlerine düşen (eleştirmek kolay) yapamadılar edemediler demek yerine öne atılıp daha iyisini ve doğrusunu ortaya koymalıdırlar. Ben de böyle düşünüyorum.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s