Ali Bal / Din / Emeği Geçen Yazarlar

Karun Kıssası Üzerine Düşünceler (3)

köşe8-alibalİşçisinin emeğini, alın terini sömüren Müslüman patronun Müslümanlığı da, namazı da, haccı da boştur. Aslolan bölüşümdeki adalettir, adalet olmadığı sürece ibadet adına diğer yapılan işlerin Allah katında hiçbir değeri olmayacaktır.

Ali Bulaç, yaşına göre çok erken zamanlarda kaleme aldığı Çağdaş Kavramlar ve Düzenler isimli kitabında Kapitalizm diye bir sistemin olmadığını, “Kapitalizm” teriminin Marksistlerin var olan toplumsal-ekonomik düzene yönelik eleştirilerinin sonucunda ortaya çıkan bir kavram olduğunu yazar. Bu açıdan bakıldığında adına Kapitalizm denen sistemin bilimsel açıdan adını Liberalizm olarak belirlemek gerekiyor. Liberalizm Liberalizm olarak kalmayı başarabilseydi aslında ondan korkmak gerekmezdi, çünkü Liberalizm, ideolojik arka planından soyutlanmak şartı ile sadece bir ekonomik doktrin, bir sistem olarak ele alındığında özel girişimciliğin önünü açan sistem olarak karşımıza çıkar. Ancak onun bir de ideolojik/felsefî arka planı vardır ki, asıl sorun buradadır. Bu arka plan esas itibariyle materyalist felsefedir. Emekçiyi sömürmek Liberalizm’in savunduğu ekonomik modelin -sadece bir model olarak- aslından veya doğasından kaynaklanmaz. Dolayısıyla bir ekonomik model olarak Liberalizm’i günah keçisi ilan etmenin anlamı yoktur. Özel girişimciliğin kendisini bir değerdir. Ancak Liberalizm’in -buna modern çağ liberalizmi desek daha doğru olur- yaslandığı materyalist felsefe nedeniyle Kapitalizm’e dönüşmemesinin imkânı yoktur.

Kapitalizm için ise aynı şeyi söyleyemeyiz. İslam nokta-i nazarından esas olarak Allah, ölümden sonra diriliş ve ahiret/öte dünya tasavvuruna sahip olmayan, hayatı sadece bu dünya hayatından ibaret kabul eden bir felsefeyle ona dayalı her sistemin zulme ve sömürüye dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle Kapitalizm’i emeğe karşı sermayeyi kayıran, deyim yerindeyse ekonomide sürekli kapital lehine yontan bir sistem olarak tanımlamak daha doğru olur. Kapitalistler bunu güçlü olan zayıf olanı ezdiği, dolayısıyla hayatta zayıf olan türlerin yok olduğu bir doğal seleksiyon mekanizması ile açıklama yoluna gitmişlerdir. Fakat doğanın salt güçlünün zayıfı ezdiği bir doğal seleksiyon mekanizmasından ibaret olmadığı bilinmektedir. Doğal yaşamda farklı türler arasında bir yaşam mücadelesi olduğu kadar farklı yaşam formları arasında dayanışma da söz konusudur. Bunu şunun için söylüyorum: Emek ve sermaye işin özünde ve doğasında çatışmak zorunda değildir. Doğaya tek başına hükmeden böyle bir kader yok. Bu bağlamda emek ve sermayeyi çatışmaya zorlayan, her ikisindeki tüketme, yağma ve talan hırsıdır. Genellikle emeğin bu konuda masum olduğu sanılır ancak maalesef öyle değildir.

Bu girişten sonra yeşil sermayenin bu süreçteki rolünü masaya yatırabiliriz: Yeşil sermayede ilk hareketlenme Milli Görüş’ün 70’lerden itibaren İstanbul sermayesine karşı Anadolu sermayesini desteklemesiyle birlikte başladı. Milli Görüş lideri Erbakan, bir türlü milli olamayan, bu nedenle bırakın küresel güçlerin kucağından kalkmayı böyle bir tahayyüle dahi sahip olmayan, buna karşın her zaman devletin ayrıcalıklı, torpilli, sınırsız desteğine sahip olmuş, küresel egemenlerin Türkiye, Ortadoğu ve genel olarak küresel ölçekteki hesap ve projelerine sadakatten ayrılmayan İstanbul sermayesine karşı milli bir sermaye oluşturma çabası içindeydi. Milli Görüş hep koalisyonlarla iktidar olduğu 74-80 arası dönemde iktidardan çok az pay alabildi. 80 darbesi ile de tamamen minder dışına itildi. Bunun üzerine Milli Görüş kadrolarının bir kısmı Erbakan’a rağmen Özal’ın Liberal Sağ siyaseti içinde yer aldılar. Bu, İslamî sermayede ilk kırılmayı temsil eder. Bu dönem ayrıca İslamî holdinglerin doğuş dönemidir. Milli Görüş’ün 95’te yükselişe geçmesi, 28 Şubat süreci ile birlikte kesintiye uğratılınca Milli Görüş’ün kendi kadroları Erbakan’ın tabiriyle “baba ocağı”ndan ayrılarak Özal’dan devraldıklarını iddia ettikleri “dört eğilimi birleştirmeye” yönelik bir yaklaşımla bir kısım Sosyal Demokrat, Liberal ve Milliyetçi unsurları da yanlarına almak suretiyle AK Parti’yi inşa ettiler. Bu sürece yeşil -yani İslamî- sermayenin altın dönemi diyebiliriz. Ancak bu süreçte İslamî sermayenin adının “İslamî” olmasının dışında kendisinin hiç de İslamî davranmadığını söylemek zorundayız. Çünkü eğer mesele İslamî sermaye ise, onun asıl yapması gereken şey -önceki bölümlerde zikrettiğimiz ayetlerde olduğu gibi- emek ve sermaye arası bölüşümde daha önce vaziyete hâkim olan sermayenin kriterlerini terk ederek, çıkarcı, hırsa dayalı, haksız ve adaletsiz bölüşüme karşı adalete dayalı bölüşüm anlayışını hâkim kılmaktı. Karun kıssası okunurken bunlar göz önünde bulundurulmuyor demek ki.

Günümüzde “İslamî” sermayenin bunu yaptığını söylemek mümkün değildir; o, bölüşümde inanç itibariyle ait olduğu paradigmaya göre değil, laik sermayenin “ahlakî” kriterlerine göre hareket etmektedir. Bunun birinci belirtisi -mesele dünya ölçeğinde ele alındığında- küresel sistemle ortak çalışmasıdır. İkincisi -yerel açıdan- asgarî ücret karşısında laik sermayenin takındığı tavrı takınmış olmasıdır. Eğer Müslüman patron işçisine asgarî ücret üzerinden ödeme yapıyorsa burada adaletin var olup olmadığını anlamak için tarafların kârdan aldıkları refah payına bakmak gerekir. Örneğin işçi akşam olduğunda evine bir somun ekmeği zor götürüyorsa, buna karşın patron 100.000 TL’lik arabaya biniyorsa, yaylada, sahilde evi varsa, eşi ve çocuklarıyla birlikte lüks ve konfor içinde yaşıyorsa, söz konusu sermayenin “İslamî” olduğu söylenemez. İslamîlik sarık, cübbe, namaz, tespih, tarikat, tasavvuf veya tarikat-tasavvuf karşıtlığı ile değil paylaşımdaki adaletle ölçülür. Bölüşümde adalet yoksa bir karış sakalın, namazın, tespihin, peçenin, çarşafın, radikalizmin ya da ılımlılığın hiçbir anlamı olmaz. Bunlar ancak şov, göz boyama ve sahtekârlık olur.

Cuma hutbelerinde okunan Nahl Suresi’nin 90. Ayetinde şöyle denir: “Muhakkak ki Allah size adaleti, iyiliği, yakınları gözetmeyi -kayırmayı değil- emreder, çirkin işleri, hayasızlığı ve haddi aşmayı da yasaklar; tutasınız diye size öğüt veriyor.” Bugün işçi çalıştıran Müslümanlar acaba işçilerini hangi tarifeye göre çalıştırıyorlar? Sistemi “tağutî” olarak nitelendiren Müslümanlar, eğer işletmelerinde çalıştırdıkları emekçileri tağutî sistemin müstekbir patronların keyfine göre belirlediği asgarî ücretle çalıştırıyorlarsa, onların tağutî sisteme karşı olmalarının hiçbir anlamı yoktur. Bu noktada kavminin Hz. Şuayb’a hitabını bir daha hatırlayalım: “Ey Şuayb, senin namazın mı sana babalarımızın taptığı şeylerden yahut mallarımız üzerinde dilediğimiz gibi tasarrufta bulunmaktan vazgeçmemizi emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu, akıllı birisin” (Hud: 87).

İşçisinin emeğini, alın terini sömüren Müslüman patronun Müslümanlığı da, namazı da, haccı da boştur. Aslolan bölüşümdeki adalettir, adalet olmadığı sürece ibadet adına diğer yapılan işlerin Allah katında hiçbir değeri olmayacaktır. Bu noktada Hz. Musa’dan söz etmek yerinde olacaktır. Hz. Musa hak dini tebliğ etmek üzere Firavun’a gittiği zaman Firavun ona “Biz seni sarayımızda bakıp büyütmedik mi? Hem sen bir cinayet de işlemiştin” diye çıkışır. Hz. Musa, önce cinayet meselesine cevap verir ve “Ben o zaman cahillerdendim” der. Aslında cinayeti kasıtlı olarak işlememiştir. Devamında şöyle söyler: “Başıma kaktığın nimete gelince, işte o halkımı köle edinmenin karşılığıdır” (Şuara: 22). Zira Firavun’un sarayındaki konfor ve refah, köleleştirilmiş olan İsrail oğullarının hakkıdır. Buradan yola çıkarak ayetin günümüzle ilişkisini kuracak olursak, bugün dünyadaki tüm emekçileri ve yoksulları -çünkü İslam tüm insanlığa bakar- geri kalmış ülkelerin açlarını -ki açlıktan her yıl bir milyon insanın öldüğü söylenmektedir-, ülkeleri üzerinde yürütülen emperyalist politikalar sonucu çıkan savaşlarda ölen yoksul insanların tümünü küresel açıdan Mısır’daki İsrail oğulları olarak düşünmek zorundayız. Bakara Suresi’nin 142-143. Ayetlerinden yola çıkarak düşündüğümüzde, bu ayetlerde “vasat ümmet” olarak tanımlanan İslam ümmetinin, yaşadığımız çağın Karunları ve Firavunları konumunda olan küresel egemenlere ve emperyalizme karşı Mısır’daki İsrail oğullarının savunucusu olarak ayağa kalkması gerekiyor. Bu ise İslamî sermayenin, küresel sermayenin uyguladığı köleleştirme politikalarının karşısında durması ile mümkün olacaktır. Oysa bugün küresel ölçekte İslamî sermaye, kendi ülkesinde kendi işçisini köleleştirirken dışarıda ise küresel sermayenin/kapitalizmin bir parçası olarak işlev görmekte, servet olarak biriktirilen petrol gelirleri Avrupa ve Amerikan bankalarına mevduat olarak yatırılmakta ve patronluğunu Siyonizm’in yaptığı küresel sermayenin havuzuna akmaktadır.

Bu nedenle diyebiliriz ki, özellikle Türkiye’de son 30 yıllık dönemde yükselen İslamî sermayenin dayandığı ahlak sanıldığı gibi İslamî bir ahlak değil Karunî bir “ahlak”tır ve genel ölçekte küresel Nemrutlara ve Firavunlara hizmet etmektedir. Laik sermaye gibi emekçileri asgarî ücrete, yani boğaz tokluğuna çalıştırıp, para, servet, mal, mülk sahibi olan Müslüman patronların kârdan kendilerine ayırdıkları mal ve refah payının ne kadarı kendi emekleridir, ne kadarı işçinin, köylünün, -özellikle alt düzey- memurun ve tüm emekçilerin alın terinin hakkıdır? Bu bölüşümü kim hangi kıstasa göre yapmıştır? “İşçiye, memura, emekçiye şu kadar vereceksiniz” diye Allah’tan vahiy mi almışlardır, değilse neye göre yapmışlardır? Eğer “Bütçe bu kadarına imkân veriyor” deniyorsa -ki genellikle söylenen budur- buna kim inanır? İşin doğrusu şudur ki, suyun başında bulunanlar Necip Fazıl’ın

Allah’ın on pulunu bekleye dursun on kul

Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul

Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa

Yaşasın kefenimin kefili karaborsa

dediği türden ve tamamen kendi keyif ve hevalarına göre taksimde bulunmuşlardır. Burada İslam’ın emri olan adaletin gözetildiğini söylemek mümkün değildir, bilakis gerçekte Kur’an’da Karun üzerinden anlatılan sermaye geleneği gözetilmiştir: “Bu mal bende olan bir ilim sayesinde bana verilmiştir.” Dolayısıyla küresel egemenler ve onların kahyâları durumunda olan yerli egemenler, kendi keyif ve hevalarının üzerinde ilahî bir adalet ve otorite tanımamaktadırlar. Servetleri ve egemenlikleri dokunulmazdır onlara göre. Zira onlar muharref Tevrat’ta açıkça ifade edildiği üzere kendilerini rab yerine koyan Yahudi ve Hıristiyan Ruhban ve Ahbarı’nın öngördüğü sisteme eklemlenmişlerdir (Tevbe: 31 ve 34). Ezilenler onların kullarıdır ve onlar, kullarının üzerinde diledikleri gibi tasarruf sahibidirler. Kur’an ise kulluğun sadece Allah’a yapılacağını, dolayısıyla insanlardan hiçbir ırk, sınıf ve zümrenin diğerini kendisine kul edinme hakkının olmadığını öğretir. Lâ ilahe illallah’ın anlamı budur. Allah’ın kullarını kendilerine kul edinen egemenler de, kul edinilen güçsüz ve zayıflar da Allah’ın kuludur.

Kısacası İslamî sermaye, tarihte gelip geçen Allah elçileri gibi dünya sisteminin karşısına dikildiği ve sadece Müslüman mustaz’aflara değil, hangi din ve inançtan olursa olsun tüm dünyanın ezilenlerine kol kanat gerdiği sürece İslamî sermayedir. Bunun yerine dünya sisteminin bir parçası olmayı yeğlediği sürece bu konuda onlardan bir farkı kalmayacaktır. Tevhide ve şirki yeryüzünden silmeye giden yol buradan geçer (Bakara: 193, Enfal: 39).

Ali Bal – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s