Cevdet Said / Din / İktibaslar

Sâdiku’l-Va’di’l-Emîn ya da Yaşayan Kur’an Olmak

sadıkul-vadil-emin-3Bizler, üzerinde bulunduğumuz toprakları sıdk ve emanet topraklarına dönüştürmeye mahkumuz. Oysa şu anda bütün dünyada geçer akçe olan sermaye yalan ve hıyanettir. Bizler sıdk ve emanetin egemen olduğu bir bölgeyi henüz teşekkül ettirebilmiş değiliz.

Rasûlullah’ı anmak için yapılan halk törenlerinde, Müslümanlar O’nu sözünde duran ve güvenilir (Sâdiku’l-va’di’l-emin) bir insan olarak nitelendirirler.

İçinde yaşadığımız şu ortamda, insan topluluklarının yaşadıkları tipik kriz biçimlerini keşfettiğimizde, Allah Rasûlü’ne atfedilen bu vasfın ne kadar önemli olduğunu da keşfetmiş olacağız.

Şuara süresinde, peygamberlerin kıssaları anlatılırken Hz. Nuh, Hz. Hûd, Hz. Salih, Hz. Lût ve Hz. Şuayb’ın kıssaları ile birlikte, beş kez aynı tür krizden söz edilmektedir:

1- Nuh kavmi de gönderilen peygamberleri tekzib etti.

a- Kardeşleri Nuh onlara; “Sakınmaz mısınız?” Demişti.

b- Ben size gönderilmiş güvenilir (emin) bir peygamberim.

c- Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

d- Ben (bu yaptıklarımın karşılığı olarak) sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim sadece alemlerin Rabbine aittir.

2- Ad Kavmi de gönderilen peygamberleri tekzib etti.

a- Kardeşleri Hûd onlara: “Allah’tan sakınmaz mısınız?” demişti.

b- Ben size gönderilmiş güvenilir (emin) bir peygamberim.

c- Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

d- Ben (bu yaptıklarımın karşılığı olarak) sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim sadece alemlerin Rabbine aittir.

3- Semûd kavmi de gönderilen peygamberleri tekzib etti.

a- Kardeşleri Salih onlara; “Sakınmaz mısınız?” Demişti.

b- Ben size gönderilmiş güvenilir (emin) bir peygamberim.

c- Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

d- Ben (bu yaptıklarımın karşılığı olarak) sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim sadece alemlerin Rabbine aittir.

4- Lût kavmi de gönderilen peygamberleri tekzib etti.

a- Kardeşleri Lût onlara; “Sakınmaz mısınız?” Demişti.

b- Ben size gönderilmiş güvenilir (emin) bir peygamberim.

c- Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

d- Ben (bu yaptıklarımın karşılığı olarak) sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim sadece alemlerin Rabbine aittir.

5Eyke halkı da gönderilen peygamberleri tekzip etti.

a- Kardeşleri Şuayb  onlara; “Sakınmaz mısınız?” Demişti.

b- Ben size gönderilmiş güvenilir (emin) bir peygamberim.

c- Allah’tan korkun ve bana itaat edin.

d- Ben (bu yaptıklarımın karşılığı olarak) sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim sadece alemlerin Rabbine aittir.

Kur’an bu kıssalardan her birisine ortak bir noktada birleştirilmiş bir gerekçe ile başladığı gibi, aynı şekilde tek hale getirilen bir gerekçe ile tamamlamaktadır. Mesela Kur’an bu duruma düşmüş milletlerin boğulma ve benzeri azap biçimleri ile yıkılıp yok edilmelerini zikreder. Ardından şu vurgulu ifadeyi kullanır:

“Muhakkak ki bunda bir ayet (ibret) vardır. Ama yine de çokları inanmazlar. Kuşkusuz Rabbin; işte en üstün olan O’dur. En çok merhamet eden de yine O’dur.” (Şuara sûresi, 26/174-175)

Burada özellikle şu hususa dikkat çekmek istiyorum: Nübüvvet müessesesinin üzerine kurulduğu yeryüzüne ait en önemli esas, kuşkusuz emanet (güvenilirlik)tir. İnsanın ve toplumun selameti ancak ve ancak emanet ve sıdk (güvenilirlik ve her halükarda doğruluk) ile mümkündür. Emanete ve sıdka iman etmedikçe insanın kin, öfke ve nefretin olmadığı ‘selim bir kalb’e sahip olması söz konusu değildir. Maddi alemde yalana kesinlikle yer yoktur. Sözgelişi elektrik yalan söylemez. Onun tek bir kanunu vardır; o bu tek kanunun dışına asla çıkmaz. Fakat insan böyle değildir; zira kainatta varlık yapısının bir gereği olarak doğruya-yalana, emanete-hıyanete, fücûra ve takvâya kadir olan tek varlık O’dur. Doğrusu bu orijinal kudret ve kuvvet kainatın ve tüm yaratıkların zirvesidir. Ancak onun hayatta gerçekleştirilmesi görevi insana aittir.

Kuşkusuz fücûr ve takvâyı ilham eden Allah’dır. Ancak bu potansiyel olabilirliği (imkanı) vakı’aya dönüştüren insandır. Bu imkanı takvaya dönüştürmeye özen gösteren insanlar, muttaki diye nitelendirilen kimselerdir.

Mü’minlerle ilgili yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Allah onları takvâ kelimesine bağladı. Zaten onlar da buna lâyık ve ehil idiler.” (Fetih sûresi,48/26)

Ama bu imkanı ve ilhamı ‘takva’ya değil de fücûr’a tahvil edenlere gelince, bunlar da Allah’ın haklarında: “İşte onlar kefere ve fecere olan kimselerdir.” (Abese sûresi,80/42) dediği insanlardır. “Allah nefse fücûrunu ve takvasını ilham etti” (Şems sûresi,91/8) ifadesindeki takvâ ve fücûr kavramlarının en ufak bir karmaşıklığa ve belirsizliğe yer bırakmayacak açıklık ve seçiklikte belirlenmesi gerekir. Bunun içindir ki yüce Allah son derece açık bir ifade ile şöyle buyurmaktadır: “Yoksa muttakilere facirler gibi mi yapacağız?” Başka bir yerde ise şöyle buyurmaktadır: “Muhakkak ebrar (iyiler) ni’met içindedirler. Füccar (kötüler) ise yakıcı ateş içindedir.” (İnfitar sûresi, 82/13-14)

Hz. Peygamber bütün peygamberlerin imâm’ı, bütün peygamberlerin getirdikleri mesajın hamilidir. O, aynı zamanda bütün peygamberlerin tasdik edicisi ve onların risaletlerinin kurtarıcısı ve yenileyicisidir. Bunları anlatırken burada özellikle Hz. Muhammed (s.a.v)’in peygamber olmadan önce sadık ve emin vasıfları ile öne çıkan bir şahsiyet olduğuna işaret etmek istiyorum.

Peygamberlik kurumu, beşeriyetin şu ana kadar yitirdiği sapasağlam bir temel üzerine kurulmuştur.

Doğrusu sıdk ve emanet kavramları üzerinde uzun uzun durup düşünmemiz gerekir: acaba insan nasıl sadık ve emin bir insan haline geliyor?

Bizler yalan ve ihanete mecbur muyuz? Benim Kur’an’dan anlayabildiğim ölçüye göre sıdk yalana, emanet de hıyanete üstün gelir. Bu tezi tasdik etmeyen kimselerin peygamberler alemine girmesi ve peygamberlerin mesajını kavraması imkansızdır.

Ey okuyucu! Dur ve düşün! Çünkü biz bu noktayı, burada şaka olmayan, ayırd edici bir söze (kavl-i fasl) ulaşmadan üstünkörü bir şekilde geçersek, hiçbir şey bizim için düzgün hale gelmeyecek, bütün yapıp ettiklerimiz de boşa gidecektir.

Bütün peygamberler şu mesajla birlikte gelmişlerdir; Yüce Allah onunla ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Sana ve senden öncekilere şöyle vahyedildi: Andolsun eğer şirk koşarsan bütün yapıp ettiklerin boşa gider ve ziyana uğrayanlardan olursun!” (Zümer sûresi, 39/65)

Tevhid, bir beşerin diğer beşere ilah olmamasıdır. Bunun anlamı, kendine verdiğin hakkı başkasına da, aynı şekilde vermendir. Eğer böyle davranmazsan, Allah katında en büyük gazaba uğrarsın.

“Yapmadığınız, yapamayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmadığınız, yapamayacağınız şeyleri söylemek, Allah katında en büyük gazabı muciptir.” (Saff sûresi, 61/2,3)

Yüce Allah şöyle buyurur:

“Siz Kitâb’ı okuduğunuz hâlde, insanlara birr’i emredip kendinizi unutuyor musunuz? Akletmiyor musunuz?” (Bakara sûresi, 2/44)

Öte yandan yüce Allah peygamberlerin dili ile şöyle buyuruyor:

“Ben size yasakladığım şeylerde, size ters düşmek istemiyorum.” (Hûd sûresi, 11/88)

Buna göre bir peygamber eğer da’vet ettiği ilkelere kendisi özen göstermezse, sâdık ve emin olamazdı. Nitekim Hz. Peygamber’in sıdk ve emânet vasfı, daha peygamberlik görevi kendisine verilmezden önc e, çevresinde yaşayan bütün insanlar için açık ve seçik bir netlik kazanmıştı. Bundan dolayı insanlar onu sadık ve emin lakabı ile lakaplandırmıştı.

Yeryüzüne ait olgu, sermaye ve temel budur. Ne var ki bu ilkeler, bugün yeryüzünün tümünden kaybolmuştur. Öylesine kaybolmuşturlar ki, bu değerlerin yeniden bulunup sıkı sıkıya onlara sarılmak için tekrar eski yerlerine konulmaları, son derece zor hale gelmiştir.

Öyle zannediyorum ki bizler, üzerinde bulunduğumuz toprakları sıdk ve emanet topraklarına dönüştürmeye mahkumuz. Oysa şu anda bütün dünyada geçer akçe olan sermaye yalan ve hıyanettir. Bizler sıdk ve emanetin egemen olduğu bir bölgeyi henüz teşekkül ettirebilmiş değiliz.

Bizler sıdka ve emanete devam etme hususunda kendimize tanıdığımız hakkın aynısını, batıla kazanacağını zannettiğimiz zaman, Allah’ın dini ve Allah hakkında kötü zanda bulunmuş ve Allah’a yalan iftira atmış oluruz; ayrıca yalanın ve hıyanetin gücüne de iman etmiş oluruz. Mesela bu konuda insanların şöyle bir kanısı vardır; derler ki, biz sıdk ile yalana eşit fırsat verdiğimizde, yalan sonuçta mutlaka başarılı olacaktır. Oysa bu anlayış Kur’anî kanunun tam tersi bir anlayıştır. Zira bu anlayış şu temel üzerinde odaklanmıştır. Hakkın ortada bulunmaması, yalanın zafere ulaşması demektir. Oysa hak geldiği zaman batılın yok olup gitmesi doğal bir sonuçtur. Yaygınlık kazanan bu yanlış tasavvuru, sıdkın gücü yönüne çevirmediğimiz sürece onu hareket ettirmek için asıl konulması gereken yere koymamışızdır. Bizim bulunduğumuz konumda imanın, İslâm’ın, Allah’ın ve peygamberlerin bir esası yoktur, demektir. Aksine benliklerimizin ta derinliklerine kadar,  başkalarını tamamen susturup kendi gözetimleri altında bulundurarak görüşlerini açıklama ve konuşma hakkından engellemedikçe onlara karşı başarılı olamayacaklarına bütün benlikleri ile inanan milletlerin inandıkları gibi inanmış oluruz.

Halbuki peygamberler fikirlerin ve akidelerin çatışmasında, kesinlikle ikraha başvurmamışlardır. Çünkü onların ölçüsü şu idi: “Helak olan açık delille helak olsun, yaşayan da açık delille yaşasın (var olsun).” Hakkın (gerçeğin) gücüne iman etmek, ancak bu nebevi güveni yaratır; insanı düşüncelerini, görüşlerini ve inançlarını ifade etme konusunda bütün insanlara eşit fırsat ve imkan vermeye sevk eder.

Onlar Allah’ın sünnetini kavrama konusunda hakkı gizlememizi istiyorlar. Oysa biz Allah ve Rasûlü için şehâdeti gizlememeyi, üzerimize bir vecibe saymamaktayız. Bu şehadetimize göre, hak geldiği zaman, batıl gerçek (tabii) bir ölümle ölür kaçınılmaz olarak. Hakkın kuvvetini lâyık-ı vechile idrak ettiğimizde, işte o zaman, Dinde ikrah yoktur ilkesinin anlamını da kavramış olacağız.

Bizler ikrahsız bir toplumu henüz teşekkül ettiremediğimiz için, hiç kimse hakkı isbat için güç kullanımını hak edemiyor. Eğer bunu gerçekleştiremezsek gerçeğin kanununa değil, orman kanununa dönmüş olacağız.

Benim bütün suçum(!), kendi görüşümü açıklama konusuna hasredilmesi gerekir; bundan başka bir suçum yoktur. Zira ben kişisel görüşümü açıklarken güç araçlarını kullanmıyor, ötekine komplo kurmuyorum. Yani bu konuda kimse benden intikam alamaz. Çünkü ben yalnızca ve yalnızca hakkı söylüyorum.

“Müminler sırf aziz ve hamid Allah’a inandıkları için, o zalimler onlardan intikam aldılar.” (Buruc sûresi, 85/8)

Bizler güç’ü esas alan bir millete, bir dine ve bir yaşama biçimine döndüğümüz zaman, hakk’ın gücünü hükümsüz kılmış (ilga etmiş) oluruz. Çünkü orada, en güçlü konumunda olanlar, şiddet unsurunu kullanarak başarıya ulaşırlar. Ama düşüncelerin güçlerini esas kabul ettiğimiz ve onlara sarıldığımızda o zaman orada en güçlü olan fikir başarılı olur, zafere ulaşır.

Acaba sâdık ve emin kavramlarının gerçek manalarını kavramamız mümkün müdür?

Mutlaka belirli bir fikre bağlanmak gerekir; şunu çok iyi idrak etmeliyiz: Son tahlilde başarılı ve kalıcı olan mutlaka fikirdir. Çünkü köpük mutlaka yok olup gider, ama insanlara yararlı olan yeryüzünde kalır.

Allah’ım, ben sâdık ve emin olan peygambere iman ettim ve onu tasdik ettim. Senin kelimelerine ve emin peygamberlerine de iman ettim. Bu ikrar üzere bizi yaşat ve bu ikrar üzere emin olan kimselerle bizi buluştur.

Cevdet Said, Yaşayan Kur’an Olmak, Çev: Abdi Keskinsoy, Pınar Yayınları, İstanbul 2010

Reklamlar

One thought on “Sâdiku’l-Va’di’l-Emîn ya da Yaşayan Kur’an Olmak

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s