Atilla Fikri Ergun / Din / Felsefe-Düşünce / Yazarlar

Modernden Kadîme Hicret

köşe0-atillafikriergunModernleşme ve bedevileşme düşman kardeşlerdir, her ikisi de kabuğa takılıp kalmıştır, her ikisi de yüzeysel/sığ, tek boyutlu, hikmetsiz ve mana yoksunudur. İkisi bir olup Müslüman Doğu’nun medeniyet perspektifini yok etmiş, beslendiği damarları parçalamış, daha genel çerçevede insanlığı yeryüzü cehennemine mahkûm etmiştir.

Arif, irfan/marifet sahibi kimsedir, nefsini, Rabbini, varlığı tanır, bilir ve buna göre hareket eder; eşyanın hakikatini, varlığın ve insanın özünü kavramıştır, hikmetten nasibi vardır. Bu nedenle “Arife tarif gerekmez” denmiştir. Arif, maruf (doğruluk, hakkaniyet, iyilik, güzellik) üzeredir.

İrfandan yoksun olan ya moderndir ya da bedevi, gördüğü, algılayabildiği kadarı üzerinden “yorum” ve icraat yapar. Görünenin ötesiyle bağ kuramadığı için düşünceleri tek yönlü, tek boyutlu, dolayısıyla sakattır. Sakat düşünceler sakat eylemleri doğurur. Bu nedenle onun yapıp ettiklerinden medeniyet hâsıl olmaz, vahşet hâsıl olur. İlim-irfan yoksunu kişi vehmeder, fehmettiğini sanır.

Bu bakımdan modernleşme ve bedevileşme düşman kardeşlerdir, her ikisi de kabuğa takılıp kalmıştır, her ikisi de yüzeysel/sığ, tek boyutlu, hikmetsiz ve mana yoksunudur. İkisi bir olup Müslüman Doğu’nun medeniyet perspektifini yok etmiş, beslendiği damarları parçalamış, daha genel çerçevede insanlığı yeryüzü cehennemine mahkûm etmiştir.

Modern bedevilik, özellikle son çeyrek asırda, kadîm medeniyetin beşiği olan Anadolu coğrafyasında “tasavvuf” ve “sûfî” kelimelerini duyduğunda kırmızı görmüş boğaya dönüşen birtakım bağlılar edindi. Oysa yüz yıl öncesine kadar Ehl-i Cihad’ın (Mücahidîn’in) neredeyse tamamı sûfî-meşrepti.

İslam İrfan Mektebi, her biri aynı zamanda birer abid, zahid ve arif olan ulemânın/âlimlerin eliyle teşekkül etmiştir. Bu mektebin ilk düsturu kişinin kendini bilmesi, tanımasıdır. Kendini bilmek gibisi yoktur, tek başına bu düstur dahi Tasavvuf’taki irfanın radikal İslamcı bedeviliğin ideolojik din algısından asırlarca ileride olduğunun en açık kanıtıdır.

İnsan kendini bilseydi kuşkusuz daha iyi bir dünyada yaşıyor olurduk. Zira kendini bilen kişi kul olduğunun, Allah karşısındaki acziyetinin, dolayısıyla hiçliğinin şuurundadır. Hırsızlık, gasp, cinayet, sömürü, insanın haddi olmadığı halde rablik ve ilahlık taslaması ve bilumum zulumât ise cehaletten/bilmemekten kaynaklanmaktadır.

Hiçlik makamı kendini bilme makamıdır, kendini çok şey zanneden Rabbini bilmez, Rabbini bilmeyenin ilim-irfanla, hikmetle, ahlakla işi olmaz. Mesele kendince her şey hakikatte ise hiçbir şey olan zihniyetin aksine hiçlik makamında her şey olabilmektir. Kendini, dolayısıyla haddini bilmek er kişinin kârıdır.

Kendini bilen Müslüman için Allah’a kul olmaktan daha büyük paye yoktur. Çöpçüyü devlet başkanından üstün kılan payedir kulluk, zira kim daha iyi kul ise üstün olan odur. Allah’a kul olmaktan kaçınan ise şeytanla kucaklaşır, nefsiyle sarmaş dolaş olur, sahip olma sevdasıyla dünya hayatına saplanıp kalır. Hâlbuki buğday tanesi öğütüldüğü değirmenin sahibi olabilir mi ki, insan dünyanın sahibi olabilsin. Mezarlıklar bir vakit kendilerini bu değirmenin sahibi zanneden ahmaklarla doludur. İlahî takdir budur!

Modern paradigma kuru “akla” öncelik tanıdı ve onu tek ölçü kabul ederek birledi, kadîm insanî değerleri yok saydı. O, Allah’tan bağımsız düşünmemizi, gördüğümüze iman etmemizi ve maddenin ötesine geçmememizi istemektedir. Bu düşünceye göre, edip eyleyen yalnızca biziz, dolayısıyla her şey mevcut imkân ve şartlar dâhilinde vuku bulmaktadır ve bizim gayb âleminden yana beklenti içinde olmamızın herhangi bir anlamı yoktur, zaten böyle bir âlemin varlığı da söz konusu değildir.

İslam ise bu düşünceye taban tabana zıt bir imanı öngörmektedir. Her şeyden önce İslam bilgi sistemi görünenin ötesine, vahye dayanmaktadır. Varlıkta, tabiatta ve insan hayatında Allah’tan bağımsız hiçbir alan olmadığı için bizim tüm meselelere ilişkin bakış açımız dinîdir. Bundan rahatsızlık duyanlarla veya bunun aksini arzu edenlerle herhangi ortak bir noktamız bulunmamaktadır. Laik-seküler-profan yaklaşımla uzlaşı bir nevi Hak-bâtıl ortaklığı tesis etmeye benzer, oysa bu ikisi hiçbir zaman bir arada bulunmaz; Hak gelir, bâtıl zail olur.

Aydınlanma’cı kuru “aklın” iddia ettiğinin aksine kul bir şey diler, amacına ulaşsın ya da ulaşmasın nihayetinde her zaman Allah’ın takdir ettiği olur. Kulları mağlup olur ama Allah mağlup olmaz, kullarının mağlubiyeti veya başarısızlığı da O’nun takdiri iledir. Allah böylece kullarını imtihan eder ki, tarih, imtihan gereği direkten dönen, mağlubiyete dönüşen galibiyetlerle doludur. Allah’tan başka galip yoktur ve O, kendi emri üzerinde galiptir (Yusuf: 21).

Allah için imkânsız yoktur, yaratılmışlar için imkânsız vardır ve Allah, yaratılmışlar için imkânsız olanı mümkün kılabilir. Allah’ın yaratılmışlar için imkânsız olanı mümkün kılması Sünnetullah’ın değişmesi anlamına gelmez, zira bu da bir Sünnetullah’tır. “Mucize yoktur” diyen, algıları tahrif edilmiş ve zihnen devşirilmiş olan kuru “akılcı” Müslüman’ın öncelikle öğrenmesi gereken şey Allah’a sınır tayin edemeyeceğidir. İnsan aklının sınır tayin edebildiği bir varlık Allah ol(a)maz. Dolayısıyla kendi aklının sınır tayin edebildiği bir varlığa “tapınan” insan teki en hafif tabirle “kıt akıllı”dır.

Allah, kâfir-mü’min istisnasız hepimizin Rabbidir, âlemde bazıları O’nun kulu olduklarından gafildirler lakin onların gafil olmaları Hakikat’i değiştirmez, zira O’nun perçeminden yakalamadığı hiçbir canlı yoktur (Hud: 56). Yaratılmış ve yaratılacak olan her şey kuldur, âlem O’nun umumî emrinden dışarı çıkamaz, Allah’ı inkâr eden, bile isteye O’nun emir ve yasaklarını çiğneyen kul dahi -imtihanın hikmeti gereği- O’nun umumî emrine ve iznine tabidir, O istemedikçe kılını bile kıpırdatamaz. Zira O’nun izni olmaksızın âlemde yaprak dahi kıpırdamaz, O’nun izni olmaksızın âlemde herhangi bir şeyin meydana gelebileceğini düşünmek şirki gerektirir.

Hal böyle iken kendini bilmez kul, âlemin başıboş bırakıldığını vehmeder, elde ettiklerini de kendi hünerine bağlar (Kasas: 78). Oysa âlem bir bütün olarak kuldur ve O, kulları içinde kimine azaba uğratmak için verir, kiminden de doğru yola gelsin diye çeker alır veya kimine aziz olsun diye verir, kimini de zelil olsun diye yoksun bırakır. Bütün bunlar hikmet ve hak etmekle ilgilidir. Böyle olması mü’min kulların mücahededen vazgeçmelerini gerektirmez, zira onlar aynı şekilde hikmet gereği mücahedeyle emrolunmuşlardır. Başarısızlık, mağlubiyet, sıkıntı, zorluk, darlık vs. nedeniyle Allah’a sitem etmek münafıklık alametidir, mü’min’in sınandıkça imanı artar, “el-hamdu lillahi alâ kulli hal/her hal üzere Allah’a hamd olsun” onun şiarıdır.

Varlığın, varlığın Yaratıcısının ve varlık içinde insanın konumunu en iyi özetleyenlerden biri İrfan Mektebi’nin büyük şeyhi İbn-i Arabî’dir: “Varoluş (el-vücûd) bir medresedir, bu medresenin sahibi ve öğrencilere ders vermekte olanı Cenab-ı Hakk’dır, öğrencileri âlem, asistanları (el-muîdûn) ise resullerdir. Asistanların asistanları konumunda olan tâbiler (el-muzennibûn) de varislerdir.”(1)

Hulâsa, modern felsefî akımların ve ideolojilerin ifsat çemberini kırabilmek için şuura, teslimiyete, imana, ilme, irfana, hikmete, ıslaha ihtiyacımız var. Bu da öncelikle zihnî-fikrî planda modernden kadîme hicretle mümkün.

Atilla Fikri Ergun – akilvefikir.org

————

1- İbnu’l-Arabî, el-Futûhâtu’l-Mekkiyye, I, (Mısır, 1329’dan ofset) Beyrut, Cilt I, s. 220 (Thk. O. Yahya, 14, 317-321); Tercüme eden ve aktaran: Ali Vasfi Kurt, Endülüs’de Hadis ve İbn Arabî, İnsan Yayınları, Aralık 1998, İstanbul, s. 402

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s