Ali Bal / Din / Emeği Geçen Yazarlar

Karun Kıssası Üzerine Düşünceler (1)

köşe8-alibalKur’an zengin olmayı kınamamaktadır. Ancak zengin olandan çevresindeki ihtiyaç sahiplerini gözetmesini istemekte, ihtiyaç sahipleri fakr-u zaruret içerisinde kıvranırken zenginin refah ve konfor içinde yaşamasını kabul etmemektedir.

Tarih boyunca Allah elçilerinin taşıdığı mesajların kesiştiği esas nokta Allahu Teâlâ’nın vahdaniyeti (birliği-birlenmesi) meselesidir. Allah bir ise ve O’ndan başka ilah yoksa bu bütün insanların O’nun kulu olduğu anlamına gelir. Bu teolojik sistem içinde ele alındığında, kulun kul üzerinde kurduğu her türlü hegemonya, Allahu Teâlâ’nın mülküne müdahale anlamını taşımaktadır. Allah mülküne müdahale edilmesine asla izin vermez ve hiç kimseyi mülküne ortak etmez. Lehu’l-mülkü ve lehu’l-hamd: Mülk (göklerin ve yerin egemenliği) O’nundur ve hamd de (her türlü minnet, şükran, övgü) O’nadır. Bu yönüyle İslam teolojisi, dünya egemenlerine karşı yeryüzü mustaz’aflarının direniş teolojisidir bir anlamda. Bunu tarih boyunca gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin destansı mücadelelerinde köle sınıfına dayandıkları gerçeği teyit eder. Bu yönüyle İslam -sembolik dille belirtecek olursak- kartalın güvercinin emrinde olduğu bir dünya düzenini idealize eder. Dolayısıyla kulların İslam adına ortaya koyduğu icraatlar bu çizgi üzerinde olduğu sürece İslamî olarak nitelendirilebilir ve İslam için bağlayıcı olur. Aksi yöndeki icraatlar İslam’ı bağlamaz, ancak sahiplerini bağlar.

Bilindiği gibi insanın insan üzerine egemenlik kurmasının en temel aracı ekonomi, diğer ifadeyle mal, para, servet veya sermayedir. İslam malın belirli ellerde temerküzünü (birikmesini) reddeder. “…ta ki servet içinizden sadece zenginlerin elinde dönüp dolaşan bir meta olmasın” (Haşr: 21). Bu açıdan bakıldığında Karun kıssası İslam’ın  (Kur’an’ın) mala (servet ve sermayeye) bakışının omurgasını teşkil etmektedir.

Kur’an, Karun’un Mûsa’nın kavminden olduğunu söyler (Kasas: 76). Ancak öncelikle şunu belirtmemizde yarar var ki, Kur’an, insanlığa vermek istediği ilahî mesajı peygamber kıssalarından seçilmiş örnekler vasıtasıyla ortaya koymaktadır. Önceki peygamberlerin şeriatlarının nesh edilmiş olduğu gerekçesiyle klasik Müslüman tasavvurunda son peygamber Hz. Muhammed’in (a.s.v) diğer peygamberlerin örnekliklerinden bağımsız ele alınması, bu mesajın üzerine büyük oranda siyah bir şal örtmüştür. Ayrıca günümüzde yükselen “İslamî” sermayenin gerçekte ne kadar İslamî olduğu da ciddi anlamda sorgulanmalıdır.

Ayetlere gelince:

“Karun, Mûsa’nın kavminden idi. Onlara karşı azgınlık etti. Biz kendisine öyle hazineler vermiştik ki, onun anahtarları(nı taşımak) güçlü bir topluluğa dahi ağır geliyordu. Kavmi ona demişti ki: ‘Şımarma, Allah şımaranları sevmez.’”

“Allah’ın sana verdiği (bu servet) içinde ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma. Allah sana nasıl ihsan ettiyse sen de ihsan et. Yeryüzünde bozgunculuk (etmeyi) isteme. Çünkü Allah bozguncuları sevmez.”

“(Karun dedi ki!) ‘Bu (servet) bende olan bir ilim sayesinde bana verilmiştir.’ Bilmedi mi ki, Allah kendisinden önceki kuşaklar arasında kendisinden daha güçlü ve daha çok cemaati bulunan nice kimseleri helak etmiştir? Suçlulara günahlarından sorulmaz.” (Kasas: 76-78)

Dikkat edilirse Kur’an zengin olmayı kınamamaktadır. Ancak zengin olandan çevresindeki ihtiyaç sahiplerini gözetmesini istemekte, ihtiyaç sahipleri fakr-u zaruret içerisinde kıvranırken zenginin refah ve konfor içinde yaşamasını kabul etmemektedir. Burada temel ve hayatî bir konu var: Bu dünya hayatında hırs, bencillik, mala ve güce tapıcılığın beslendiği iki ana damar var. Birincisi, insanın onu yaratan, ona canını, hayatını, sıhhatini, rızkını, kısacası her şeyini veren Allah’ın merkez teşkil ettiği bir hayat tasavvurundan yoksunluk. Zira Kur’an’ın ortaya koyduğu hayat tasavvuruna göre, insan her ne kadar alnının teriyle kazanmış olursa olsun, kazandığı mal, Allah’ın ona bir ihsanıdır. Bu nedenle insan, kazandığı mal nasıl ona ihsan edildiyse, aynı şekilde ihtiyaç sahiplerine ihsanda bulunmalıdır. Yani insan paylaşmakla yükümlüdür. Buradan sakat bir Allah tasavvuruna sahip olan zihnin paylaşıma dayalı bir anlayışa sahip olamayacağı sonucu çıkar. Bunun içindir ki, Karun “Bu mal, bende olan bir ilim sayesinde bana verildi” demekle kendisini malı üzerinde mutlak tasarruf sahibi görmekte ve malını “dokunulmaz” kabul etmektedir.

Kur’anî düşünüş çerçevesinde Allah kavramının yerini ve önemini hakkıyla kavrayan bir kimse ile onu önemsemeyen bir kimsenin mala bakışı arasındaki fark burada ortaya çıkıyor. Yine Kur’an’ın gökleri ve yeri yaratan, Bir olan Allah tasavvuruna neden bu kadar önem verdiğini de buradan anlıyoruz. Kısacası Allahu Teâlâ’nın insanların O’na inanmalarına ihtiyacı yoktur, aksine insanın elinde olan her şeyi ona veren, kendisine verileni diğerleriyle paylaştığı zaman kendisini ebedî hayatla ödüllendirecek olan bir Allah tasavvuruna ihtiyacı vardır. İnsanî bir erdem olan paylaşmanın, üzerine bina edileceği tasavvur budur.

Bu noktada “Asıl önemli olan cennet veya ebedî hayat beklentisi içinde olmaksızın, karşılıksız verebilmektir” şeklinde bir itiraz yöneltilebilir. Ancak geçmişten günümüze insanî erdem açısından insan soyunun ulaşabildiği kemal noktası buraya kadardır. Eğer insanoğlunun, Allah ve ahiret tasavvuruna sahip olmadan bu dünya üzerinde barışa ve adalete dayalı bir paylaşım sistemi kurması mümkün olsaydı, Allah kendisini insanlara bildirmeye ve bu amaçla onlara resuller ve nebiler göndermeye gerek görmezdi.

Bir diğer sonuç da şudur: Eğer mal yığma, istifçilik, hırs ve bencillik gibi bozukluklar yoksa kişinin “Ben de inananlardanım” demesinin Allah katında bir anlamı vardır. Çünkü imanla bu sıfatlar asla bir arada bulunmaz. Eğer bulunabiliyorsa söz konusu iman en azından “ona göre” bir imandır. Aynı şey ahirete iman için de geçerlidir. Bu nedenle Kur’an, ahirete iman için insan yüreğinde asla en küçük bir şüphenin dahi olmaması gerektiğini söyler ve bu konuda şüphe duyanları ve inanmakta tereddüt gösterenleri ikna bağlamında ikinci yaratılışı birinci yaratılışa benzetir. Buna göre, birinci yaratılış ne kadar tabii ise ikinci yaratılış da o kadar tabiidir:

“İnsan kendisinin nasıl bir damla sudan (nutfeden) yaratıldığını görmedi mi ki, sonra döndü ve bize karşı apaçık bir hasım kesildi? Bize bir misal verdi ve ‘Bu çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ dedi. De ki: İlk defa yaratan inşa edip diriltecek; O her yaratmayı bilir.” (Yasin: 77-79)

Kur’an’ın bu tasavvur üzerine bina ettiği ve onun mütemmimi olan diğer bir tasavvur, dünya hayatının geçiciliği ile ilgilidir. Dirilişten sonra başlayacak ebedî bir yaşam varsa o zaman insanın bu dünyada geçecek olan ömrü ne kadar uzun olursa olsun kıyamet gününde dünyada geçirilen zaman ona bir gün, hatta bir günden daha az gelecektir: “Kıyamet saati geldiğinde suçlular dünyada bir saatten fazla kalmadıklarına yemin ederler. (İşte onlar dünyada da Hak’tan) böyle çevriliyorlardı.” (Rum: 55). Demek ki, bu dünya hayatı fanidir. Geçici bir oyalanmadır: “Dünya hayatı (geçici) bir oyun ve eğlenceden ibarettir.” (Ankebût: 64, En’am: 32, Hadid: 20 vd.).

“Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, salınmış güzelim atlara, ekinlere ve davarlara duyulan sevgi insanlar için süslenip bezendi. Bunlar sadece dünya hayatının geçimliğidir. Asıl varılacak yer Allah’ın yanındadır. De ki: Bunlardan daha iyisini size haber vereyim mi? Korunanlar (muttakiler) için Rableri katında altlarından ırmaklar akan, içlerinde sürekli kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır. Allah kullarını görücüdür.” (Âl-i İmran: 14-15).

Mü’min için bunların bilincinde olmak, hırs, çıkar ve bencillikten uzak durma konusunda onun yüreğine kuvvet verir. Buna mukabil, eğer bir kimse dindarın önde gideni gibi görünmesine karşın hayatına hırs, çıkarcılık ve bencillik hâkim ise, onun ahirete iman iddiası da Allah katında “ona göre” bir değer ifade eder. Bu nedenledir ki, dini kendilerine bayrak edinen, ancak o bayrağın altında hırs, çıkarcılık ve bencilliği şiar edinmiş, dünya malını, buna bağlı olarak güç ve iktidarı ele geçirmek için çiğnemedikleri insanî değer kalmayanların günahını-vebalini dine yüklemek büyük haksızlıktır. Dahası buraya kadar yazdıklarımız ve Kur’an’dan delil olarak getirdiğimiz ayetlerle sabit olmuştur ki, dinin amacı, insanın insanı ezmediği, sömürmediği, köleleştirmediği, boyunduruk altına almadığı, diğerlerinin canına, malına, ırzına, namusuna kastetmediği bir dünya düzenini yeryüzünde hâkim kılmaktır.

Aslında günlük dilde yer ettiği ve söylene söyleye sıradanlaştığı için özünü kaybeden selamdan kasıt da budur. Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayıp, bütün insanları Allah katında bir gören insanların dünyasında barış, huzur ve esenlik olur gerçeğinden yola çıkarak, bunu diğerleri için de temenni etmek anlamını taşır gerçek selamlaşma.

Ali Bal – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s