Açık Görüş / Enes Günaslan / Yorum-Analiz

İktidar ve Sivil Toplum Modellemesi

sivil-toplum-1Sivil toplum, insani ve İslami talepleri, liberal insan hakları kavramının sınırları içerisinde kalarak gündem etmek durumundadır. İslami bütüne yönelik bir talep liberal akıl tarafından reddedilmek zorundadır. İslami mülahazalarla hareket eden STK’lar bile taleplerini liberal aklın sınırları içerisinde sunmak zorunda kalıyorlar.

Aydınlanmış seküler bilginin hâkimiyeti karşısında nasıl bir itiraz geliştirebileceğimize yönelik kurulabilmiş nitelikli cümlelere ihtiyacımız var şüphesiz. Bilginin İslamileştirilmesi nazariyesini İ. Raci el-Faruki gündem etmişti ama etkisi şu an için hissedilebilir değildir. Bizler Yeni Türkiye’de demokrasiyle, moderniteyle, muhafazakârlıkla ve hamasetle hesaplaşamayan, seküler bilginin yoksullaştırdığı bir topluluk olarak hayata devam ediyoruz. Toplumları dönüştüren temel yasalar üzerine ciddi olarak kafa yormuş değiliz. Yapısal bir dönüşüme niyetimizin olmadığına dair en büyük karinemiz ise “koşullar böyle gerektiriyor” başlıklı tercihler yapmamızdır.

Müslümanların herhangi bir iktidarla bir biçimde ilişkide olmaları anlaşılabilir bir durumdur. Ama “İslami duruş” dediğimiz mesele her türlü iktidar mekanizmasına karşı eleştirel bir mesafede durmayı gerektirir. Aksi halde ise bağımsız bir varoluş örnekliği sergilemek mümkün olmaz. Eğer kendimizi herhangi bir iktidarın doğrularına göre konumlandırırsak her türlü iktidara karşı doğruyu söyleyebilme yeteneğini de kaybetmiş oluruz. Herhangi bir iktidarın meşru olan başarılarını kabul edip etmemekle, “duruş” meselesini değerlendirmek çok farklı şeyler şüphesiz.

Peki, neden Sivil toplum?

Artık sekülerizmin bütün kavram ve kurumlarıyla bütünleşmiş bir kavramla karşı karşıyayız. STK kavramı bizde çok yeni bir kavram. Liberal dünyadan ithal ettiğimiz, liberal içerikler üretmek zorunda olan, totaliter yapıyı liberalize eden bir yapılanma modeli. Batı, kaba bir ifadeyle ‘Sivil Toplum’u bir çeşit organizasyon kabiliyeti olarak tanımlıyor. Kavramı sosyolojik ya da akademik açıdan tartışmaktan ziyade, Müslüman toplum için bu kavramın veya modelin ne anlam ifade ettiği cihetinde bir yaklaşım ortaya koymaya çalışalım:

Sivil toplum, insani ve İslami talepleri, liberal insan hakları kavramının sınırları içerisinde kalarak gündem etmek durumundadır. İslami bütüne yönelik bir talep liberal akıl tarafından reddedilmek zorundadır. İslami mülahazalarla hareket eden STK’lar bile taleplerini liberal aklın sınırları içerisinde sunmak zorunda kalıyorlar. STK’lar sistemin birtakım hususlarda restorasyona gitmesini talep edebilirler fakat mevcut sistemin yapısal olarak değişimini talep edemezler. Devlet eliyle yürütülen projeler konusunda toplumu rehabilite edebilme adına önemli bir pozisyon icra ederler. Mesela çok yakin bir örneklik olarak Abant platformları ve etkileri bu hususta irdelenmesi gereken bir madde olarak zikredilebilir.

Fonksiyonel özellikleri üzerinden birkaç madde daha sıralamakta fayda var. “STK’lar dinin tanımladığı kavramların referans kaynaklarını sarsıcı etkiler yapabilir. Mesela İslam’ın ahlak olarak tanımladığı bir şeyi STK ‘etik’ olarak tanımlar. Akidevi olarak nitelendirilmesi gereken bir takım meseleler içtihadi meseleler olarak değerlendirilebilir. Günah ve sevap gibi kavramlar reel politik sınırlarla tanımlanabilir. Oysa Müslüman için Kur’an’ın tanımladığı terminolojik sınırlar içinde hareket etme söz konusudur. Atomik bir yaklaşımla dini yorum bütünden uzaklaştırılabilir. Bireysel sorumluluklar, kurumsal yapılar üzerinden ikame edilmeye çalışılabilir. İnsanlara gitmek sorumluluğu rahatlatılmış olur. Artık İnsanların size gelmesi durumu söz konusudur.”(1)

Şu anki iktidarın politik kimliği de dâhil bir sorgulama yapmak zorundayız. Herhangi bir iktidar biçimi, kendi gündemi, kendi yaklaşımı ve kendi liderliği ile büyülenmişse, zamanla kendisini meşrulaştıran bir dil oluşturuyor ve sonra da bu dili takdis ediyor. Herhangi bir iktidarın karizmatik bir liderin şahsiyetinde kutsanması en sıkıntılı örnektir. Şu an iktidar, çok abartılı bir retorik kullanıyor. Bunların İslami ilkeler temelinde savunulması mümkün değildir.

Şimdi seküler bilgi ve kültürle hesaplaşabilmek demek, seküler hayat tarzını benimsemiş kesimlerle hesaplaşmak anlamına gelmiyor. İnsanlar şu veya bu tarzı, kültürü, inancı ya da inançsızlığı tercih edebilirler. Ama İslam’a göre dikkat etmeleri gereken bir husus vardır ki, o da tercihlerini toplumsallaştırma yönünde hareket edemezler. Bugün seküler hayat tarzı, her türlü fuhşiyatı ve münkeratı medya -TV’ler, RTÜK, telekomünikasyon dairesi ve sosyal medya- aracılığı ile kamusal alanda yaygınlaştırıp görünür kılmıştır. Şu an herhangi bir STK, bu seküler hayat tarzının temsiline karşı ciddi bir tavır ortaya koyabilmiş değildir.

İktidarların yönetim ve siyaset tarzlarını bir biçimde benimsemiş veya destekliyor olabiliriz ama sahip olduğumuz birtakım biçimsel özgürlükler nedeniyle İslami bir dünyada yaşıyor ve İslami bir kadro tarafından yönetiliyoruz yanılsamasına kapılamayız. Bugün iktidarlarımız kendilerini muhafazakâr ve demokrat olarak tanımlıyorlar. Bu kavramların meşruiyetine ilişkin herhangi bir siyasi akıl tarafından bir tartışma yapılabildiğine şahit olmuş değiliz. “Hiçbir demokrasi muhafazakârlıkla uzlaşmak istemez. Çünkü demokrasiler büyük sayıların desteğine ihtiyaç duydukları için herhangi bir yerde muhafazakâr (tutucu) önlemler alamazlar ve alma ihtiyacı da duymazlar.”(2) Muhafazakârlık bu anlamda ‘şu an cari olan hayata adapte olma‘ anlamına geliyor.

Türkiye anayasallaşmaya ve demokratikleşmeye çalışan bir ülke. Bu anlamda seküler bilginin ihracına çok müsait bir pazar. Hâl-i hazırdaki iktidar, STK’ların artışıyla paralel bir süreç yaşamaktadır. Çünkü bunlardan birini geliştiren şart ve ortamlar diğerlerini de geliştirmektedir. Özellikle de bunun Anadolu’nun heterojen yapısına en uygun örgütlenme biçimi olduğu savunulmaktadır.

Kanaatimce İslami cemaatler toplumu kuşatma konusunda yetersiz kaldıkları için ‘Sivil Toplum’ modelini ön plana çıkarıyorlar. Bu sebeple cemaat olarak var olma kaygısı gereksiz bulunmaktadır. Türkiye’deki İslami yapılar artık makas değiştirmeye çalışıyorlar. Demokratikleşme çalışmalarının başarıya ulaşmasının temel şartı, güçlü bir sivil toplumun varlığına bağlı kabul ediliyor. Anayasa çalışmalarına, istişare toplantılarına özellikle de İslami kimliği olan STK’ların dâhil edilmeye çalışılması bu sebepten olsa gerektir. Sivil toplum şeklinde bir yapılanma Müslümanların birlikteliği açısından daha anlamlı bulunmaktadır.  İslami kimliği olan STK’ların özellikle de içeriden gelen eleştirilere verdiği ortak cevaplarda şu şekilde bir mantık dikkat çekiyor: “Türkiye’de Müslümanlar artık din konusunda tartışmayı bırakmalı ve iş üretmeliler. Kendimizi mevcut olandan koparmak yerine var olanı kendi değerlerimizle donatmanın mücadelesini vermeliyiz.”(3) Bu şekilde ilk bakışta çok etkili, vurucu ve karizmatik bir söylem geliştirilebiliyor.

Gelinen noktada sivil toplumlaşmayla birlikte “muhafazakâr” kimliğine sahip bir sınıf oluştu. Bugün bu sınıf, İslam’ın özellikle siyasal alanda inşasına yönelik herhangi bir çabayı ve mücadeleyi bir ütopya gibi görüyor. İslam’ın siyasal ve hukuksal alana yönelik herhangi bir talebini hastalıklı bir talep olarak yorumlayabiliyor. Bu sınıf, statükonun bu hâkim yaklaşımı karşısında risk almak ve karşı söylem üretmek yerine, bir Lale Devri rahatlığı sergiliyor. STK’ların ekseriyetinin inşa ettiği bu niceliksel sınıfın kendi sistematiği içerisinde herhangi bir mücadeleye, itiraza ve dava bilincine ihtiyaç hissedilmiyor. Bu tarzın, kamusal alanın İslami temeller noktasında dönüştürülmesine yönelik kaygıları her geçen gün tükenmektedir.

Yaklaşmakta olan seçim sürecinde gözlemleyebildiğimiz kadarıyla liberalizm, istenilen her unsurun parlamentoda temsil edilmesini arzu ediyor. Modern siyasetin çerçevesini çizdiği muhafazakâr bir kimlikle parlamentoda yerinizi almanızda bir sakınca görmüyor.

Siyasetin tanımladığı bir paradigmanın içerisinde, ona ahlaki bir unsur katabilme gayretinden öteye geçemeyen bir tarzı cari kabul etmek durumundasınız. Ama o paradigmanın müsaade ettiği, izin verdiği nispette. Yani ahlak, siyasetin belirlediği çerçevede bir ahlak haline geliyor.”(4)

Sonuç yerine:

Batı’yla değerler ekseninde bir farklılaşma ve aynı zamanda bir çatışma halinde olduğumuz muhakkaktır. Her medeniyet algısı doğası gereği kendisini merkeze alma gayreti taşır. Bizim olmayan kavram ve modellerin kendi bünyemizde kabulü, merkezin bizim dışımızda olduğunu kabul etmemiz anlamına gelir. Asra hâkim olan zihniyet, kurumları ve kavramlarıyla kendisini gösterir. STK meselesini ve modelini bu minvalde dikkate almak zorundayız. Bu doğrudur. Ama kendi mücadelemizin kendi merkez kavramlarından biri olan ve imkânları ve sınırları üzerinde mutlak surette çalışmamız gereken bir vak’a olarak “Cemaat olma” konusuna yeniden dikkatleri çekmek zorundayız. Batı, ürettiği bilgi ve modeli, evrensel neden-sonuç ilişkisine göre doğruluğu test edilmiş bir model ve bilgi olarak sunmayı çok iyi biliyor. Müslüman toplumlar olarak, “İddialarımızın neye tekabül ettiğini Sivil Toplum modeli üzerinden değil, Cemaat olgusu üzerinden fark etmek zorundayız” diyerek sivil toplum parantezini kapatmış olalım.

Enes Günaslan – akilvefikir.org

enesgunaslan@hotmail.com

————-

1- Bünyamin ZERAN, Din, Devlet, Sistem –Söyleşi, venharhaber.com-

2- Atasoy Müftüoğlu, -Söyleşi, rasthaber.com-

3- Enes GÜNASLAN, Medeniyet ve Sivil Toplum Algımız -venharhaber.com-

4- Abdurrahman ARSLAN, Modernizm ve Medeniyet Üzerine -Söyleşi, birikimhaber.com-

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s