Kaan Yiğenoğlu / Yazarlar / Yorum-Analiz

Batı’nın Zenginliği

köşe20-kaan-yiğenoğlu“Rönesans ve reformu gerçekleştiren Batı, sanayi devrimini gerçekleştirerek gelişti” ezberi sorgulanmadan kabul edildi. Sanayileşmenin sömürgeciliğe, talana, soyguna, ölüme, insan kanına dayandığı gözden kaçırıldı ve İslam’ın böyle bir kalkınma modeline cevaz verip vermeyeceği mesele edilmedi. Medeniyetin maddî terakki, refah, kalkınma, ilerleme ile eş tutulması da bu gözden kaçırılışın bir sonucudur.

Bugün Gazetesi’nden Ali Atıf Bir’in Batı’nın zenginliği şans değil başlıklı köşe yazısı[1] neo-klasik ekonomi anlayışı ile yazılmış bir analiz. Yazı aslında Temel Aksoy’un internet sitesinde yazılmış Türkiye Medeniyet Düzeyine Nasıl Ulaşır[2] başlıklı yazının bir özeti. Temel Aksoy ise Niall Ferguson’un Uygarlaşma: Batı ve Ötekiler isimli kitabından özet yaparak hazırlamış yazısını. Bu zincirleme özetler arasında okumalar yaptıkça kalkınma ve refah ideolojisinin etrafımızı nasıl kuşattığını bir kez daha görmüş oldum.

Batı tipi bir ilerleme fikrinin çoğunlukla üniversitelerde neo-klasik ideolojiler doğrultusunda bir ekonomi dersi almış olanlarda daha fazla görüldüğünü düşünüyorum. Ancak toplumda genel olarak Batı’ya hayranlık duyma, Batı teknolojisini kutsama ve kapitalist modernleşmeye bir eğilim var. Bir zenginlik ve refah yarışı almış başını gidiyor. “Kalkınma teorileri”, “Refah toplumu”, “kâr maksimizasyonu”, “gelişmiş sanayi toplumu” gibi söylemler bu ideolojinin adeta manşeti niteliğindedir. Tüm bunlar gerçekte geçmişten kopuşu ve ötekine meyletmenin dışa vurumudur.

Endüstriyel kalkınma ideolojisinin başarısı, ilerlemenin evrensel bir gerçeklik olduğunu ve tüm toplumların gelişmesini sanayide belli bir aşamaya gelerek gerçekleştirmek zorunda olduklarını kabul ettirmesidir. Sanayileşme, Batı’nın Osmanlı Devleti’ni alt etme girişimlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Ticaret yolları üzerinde hâkim olan Osmanlı’ya karşı üretim biçimini değiştirerek sömürgeciliğe, talana, ölüme dayanan bir gelişme yolunu tutan Batı, bu tarihten sonra üstünlüğü ele geçirerek Batı dışı toplumlardan maddî bakımdan daha ileriye geçmiştir.

Batı ile Batı dışı toplumlar arasındaki gelişmişlik farkından bahsedilecekse bu farkın Batı’nın gelişme modelinin takip edilmesi yoluyla kapanmayacağını belirtmek gerekir. Nitekim küreselleşme süreci ile hedeflenen “ülkeler arasındaki gelişmişlik farkının kapanacağı” söylemi neo-klasik iktisadın ideolojik söylemi olmaktan öteye gidememiştir. Günümüzde gelir dağılımındaki adaletsizliğin yüksekliği, yoksulluğun yaygın olarak devam etmesi, çevre zararları, sağlığın ve eğitimin kapitalist amaçlar uğruna dönüştürülmesi ve içinin boşaltılması vs. bu ideolojinin katlanılması zorunlu olan sonuçlarından bazılarıdır.

Küreselleşmenin ve bu süreçte uluslararası ticarete giren ülkeler arasındaki dengesizliklerin artması Batı’yı daha ileri bir noktaya taşımış ve diğer toplumları Batı gibi olmak için ekonomik, sosyal, kültürel, dinî dönüşümleri yaşamaya itmiştir. Eğer kapitalizmin dünya sahnesine çıkışını sanayi devrimi ile başlatacaksak bunun makineli üretim ve seri üretimi beraberinde getirdiği açıktır. Sanayi için hammadde, pazar ve finans olmazsa olmazdır. Finans meselesi dönemin Yahudi kökenli ve para kontrolünü elinde bulunduran Rothschild ailesi vasıtasıyla sanayileşmekte olan ülkelere borç verilerek çözüldü. Bugün dünya ekonomisini kontrol eden büyük ailelerin gücü, sanayileşmekte olan ülkelere ve yatırımcılara borç para vermeleriyle başlamıştır.

Hammadde ve pazar ihtiyacı, Batı dışı toplumların sömürge yapılması ve buralardaki zenginliklerin çalınması ile karşılanmıştır. Hammaddeyi Batı dışı toplumlardan karşılayan Batı, ele geçirdiği bu hammaddeleri fabrikalarında işleyerek yeniden Batı dışı toplumlara pazarladı. Tüm bunların sonucunda hem üretim mekânı evlerden veya küçük atölyelerden fabrikalara kayarak değişti hem de üretim biçimi kişisel tüketime yönelik olmaktan çıkarak daha kitlesel ve büyük hacimli yapılmaya başlandı. Tabii ki bu süreçte geleneksel üretim biçimleri değişti, el tezgâhları arka planda kaldı. Kitlesel üretim Batı dışı toplumların pazarlarını işgal etti.

Böylece Batı kendi üretim biçimini tüm dünyaya dayatmaya başladı. Sanayileşme olmazsa olmaz olarak kabul görmeye başladı. Dönemin önde gelen aydınları ilerleme için Batı’nın yolunu takip etmekten başka çare olmadığını kabul ettiler. Burada gözden kaçırılan mesele tarihin belli bir dönem baz alınarak başlatılıyor olması ve öncesinin İslam kültür ve geleneği ile bağdaşıp bağdaşmadığının sorgulanmamasıdır. “Rönesans ve reformu gerçekleştiren Batı, sanayi devrimini gerçekleştirerek gelişti” ezberi sorgulanmadan kabul edildi. Sanayileşmenin sömürgeciliğe, talana, soyguna, ölüme, insan kanına dayandığı gözden kaçırıldı ve İslam’ın böyle bir kalkınma modeline cevaz verip vermeyeceği mesele edilmedi. Medeniyetin maddî terakki, refah, kalkınma, ilerleme ile eş tutulması da bu gözden kaçırılışın bir sonucudur. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) iktisadî açıdan daha gelişmiş olan Mekke’ye değil de daha az gelişmiş olan Yesrib’e “Medine” demiş olması modern aklın algılamasının dışındadır. Medeniyet düzeyi derken Batı’nın gelişme modelini kastetmemiz bizzat Hz. Peygamber’in Medine ölçütüne göre yasaklanmıştır.

“Batı, zenginliğini şans eseri değil de hak ederek kazanmıştır” izlenimi doğuran Batı’nın zenginliği şans değil başlıklı yazısında Ali Atıf Bir, Niall Ferguson’un Batı toplumlarının gelişmesini, zenginliğini, uygarlığını ve refah toplumu olmalarını altı özellikle açıkladığını belirtmektedir. Bu altı özellikten birisinin bile olmamasının bir toplumun medeniyetten uzaklaşması anlamına geleceğini ifade etmiştir. Bu özellikler; rekabetçilik, bilimin üstünlüğü, hukukun üstünlüğü ve mülkiyet hakları, modern tıp, tüketim kültürü ve iş ahlâkıdır.

Yazıda rekabetçilik maddesi şöyle açıklanıyor: “Bir toplum, bireylerin, şirketlerin ve kurumların adil bir şekilde yarışmasını sağlayacak kurallar koyup ‘en iyi olanın’ kazanacağı bir ortam yaratırsa, o toplum ilerler ve bireylerine refah sağlar.” Rekabetçilik ilkesi serbest piyasa ekonomisi için olmazsa olmazdır ancak kapitalist üretim biçimi genişledikçe rekabetin ne kadar olabileceği tartışmalıdır. Kapitalist üretim biçimi geliştikçe başlangıç sermayesi her defasında biraz daha yükselir. Böylece pazar yeterli sermayesi olmayanlara kapatılır ve serbest rekabet ortamı engellenir. Piyasada en büyük firmalar maliyet avantajı elde ettiklerinden küçük firmaların piyasaya giriş yolu kapanmıştır. Üstelik şirketler rekabetin değil de birleşme veya anlaşmalarının kendi çıkarlarına daha uygun olduğunu düşünerek kartel, tröst vs. yollarla bir araya gelip rekabet etmemektedirler. Tüm bunların yanında Osmanlı toplumunda komşu dükkân henüz siftah yapmadığı için gelen müşteriyi ona yönlendiren bir esnaf anlayışı varken rekabet yoluyla sağlanacak maddî gelişmenin bizim kültürümüzde ve geleneğimizde yerinin olmadığı söylenmelidir. Çünkü kapitalizmde rekabet masum olarak kalmamakta, vahşileşmeye doğru yol almaktadır.

Kapitalizmde rekabetin, tüketiciye en iyi kalitedeki malın olabildiğince ucuza satılmasını sağlamak gibi bir işlevi olduğu söylenir. Birisinin malını hileye başvurmadan, fazla kâr marjı koymadan satması Batı’da rekabet yoluyla sağlanmaya çalışılırken bunu bize İslam dini ve ahlak anlayışımız öğretmektedir. Bu konu kişiyi doğrudan Allah’la karşı karşıya getirir: “Ey kavmim! Ölçerken ve tartarken adaleti yerine getirin. Halkın malına densizlik etmeyin ve yeryüzünde fesatçılık yaparak fenalık etmeyin.” (Hud: 85). Helâl kazanarak piyasada tutunmak zordur ama bunun bizim için daha hayırlı olduğunu Allah şöyle bildirmektedir: “Eğer mü’min iseniz, Allah’ın helâlinden size ihsan ettiği kâr sizin için daha hayırlıdır. Bununla beraber ben sizin üzerinize gözcü değilim.” (Hud: 86). Kapitalizme uğramış bir toplumun dinî dönüşümünü tamamlaması bunun için gereklidir.

Bir toplumun medenî olmasında olmazsa olmaz ikinci faktörün bilimin üstünlüğü olduğunu öğreniyoruz yazıdan. Şöyle deniliyor: “Daha önce doğunun tekelinde olan bilim, Avrupa’ya transfer oldu ve Batı toplumları, mühendislik alanlarında büyük ilerlemeler kaydederek hem insanın doğa ile mücadelesinde üstün gelmesini sağladılar hem de diğer toplumlarla girdikleri savaşlardan galip çıktılar.” Binlerce yıl öncesinde Çin’de olan teknik her nasılsa Batı’ya geçince büyük ilerlemeler kaydediyor ve insanın doğa ile mücadelesinde üstünlük kurmasını sağlıyor. Bir kere insanın doğaya üstünlük kurma gibi bir uğraşı yoktur, olmamalıdır. Doğaya üstün gelmek kentleşme ise, beton içinde yaşayamaya mahkûm bir insanın üstünlüğü nerededir? İnsanın doğaya üstünlüğü toprağı asfaltla kaplayarak ulaşım araçlarına bağımlı olarak yaşamaksa, insan bu düzende ayaklarını kullanamamaktır, bu mudur üstünlük?

Yazıda medenî toplumun şartı olarak sayılan tüketim toplumu olma ve diğer maddeler hakkında söylenecek çok şey var. Ancak daha fazla uzatmamak için burada kesiyorum. Batılı bir tarihçinin kaleminden çıkan yazının İslam ile nasıl bağdaşmadığını bu yazıda görebiliyoruz.

Kaan Yiğenoğlu – akilvefikir.org

——————–

[1] http://www.bugun.com.tr/pages/marticle.aspx?id=1540656

[2http://www.temelaksoy.com/turkiye-medeniyet-duzeyine-nasil-ulasir/

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s