Atilla Fikri Ergun / Din / Yazarlar

Tefsir ve Hadis’te Usûlsüzlük Sorunu

köşe0-atillafikriergunNüzûl ortamını ve esbâbını dikkate almayan, Hz. Peygamber’e söz hakkı tanımayan, ilk nesil Müslümanların Kur’an’ı nasıl anladıklarıyla zerre-i miskal alakadar olmayan, “tecdid” iddiasındaki nevzuhur “aklın” tefsir adı altında ortaya koyduğu yaklaşımı benimseyebilmek için başka bir din sahibi olmak lazım.

Tefsirde temel ilke tutarlılıktır ve bu da belli bir usûlü gerekli kılar; eğer tutarlılık yoksa, kişi herhangi bir ayetin tefsirinde uyguladığı yöntemi başka bir ayette çiğniyorsa ortaya koyduğu yaklaşım bir bütün halinde reddedilir.

Kişinin kendi içinde tutarlılık arz eden bir yöntem çerçevesinde yaptığı tefsir bâtıl olabileceği gibi, tutarsızlık arz eden bir yöntem doğrultusunda yaptığı tefsir de katmerli bâtıl olur. Bugün ziyadesiyle karşılaştığımız durum budur: Tefsirde usûlsüzlük, tutarsızlık, yani katmerli bâtıl.

“Kur’an ayetlerini güncelleştirme” adı altında keyfince “yorum” yapan “aklın” çelişkilerini sıralasak yer de zaman da yetmez. Klasik usûle muhalefet etmek uğruna nüzûl ortamını ve esbâbını dikkate almayan “akıl” bid’atlerin ve modern hurafelerin asıl müsebbibi.

Ayetleri nüzûl ortamından ve esbâbından bağımsız, keyfince yorumlayan “akıl” için Hz. Peygamber’in ve ilk nesil Müslümanların Kur’an’ı nasıl anladıkları önemsiz. Modern “aklın” tefsir adı altında ortaya attığı şey aslında Kur’an’ı Hz. Peygamber’den ve ilk nesil Müslümanlardan daha iyi, daha doğru anladığı iddiası.

Kur’an kıssalarını “metafor” olarak gören modern “akıl” Tasavvuf’un İşârî tefsir yöntemine neden karşı çıkar bilinmez. En azından İşârî tefsir ekolü yapılan yorumların Kur’an’ın zahirî anlamına ters düşmemesine özen gösterir. Kur’an kıssalarına -hatta genel olarak Kur’an’ın diline- “metafor” diyen modern “akıl”da o da yok; usûlsüzlükleri o derece ki, Allah’ın “var” dediğine “yok”, “yok” dediğine de “var” diyorlar.

Allah’la meleklerin Âdem hakkındaki diyalogunu “metaforik dil”le izah eden, melekleri “tabiat güçleri” ve birtakım “yetiler”le eşitleyen, Âdem’e secde etmelerini de “Âdem’in eşya üzerindeki hâkimiyeti” veya “tasarrufu” olarak “açıklayan” modern “aklın” Allah’ı da “sembolik kavram” olarak görüp görmediğini veya Allah kavramını da metaforik dilin bir parçası olarak değerlendirip değerlendirmediğini nereden bilelim?!

Aynı “aklın” Tasavvuf’un neticede Kur’an ve Hadis’le delillendirilen Vahdet-i Vücud nazariyesine şiddetli muhalefeti -hâl-i hazırdaki bu vahim yaklaşımdan ötürü- perhiz-lahana turşusu misali ile izah edilebilir ancak.

Nüzûl ortamını ve esbâbını dikkate almayan, Hz. Peygamber’e söz hakkı tanımayan, ilk nesil Müslümanların Kur’an’ı nasıl anladıklarıyla zerre-i miskal alakadar olmayan, “tecdid” iddiasındaki nevzuhur “aklın” tefsir adı altında ortaya koyduğu yaklaşımı benimseyebilmek için başka bir din sahibi olmak lazım.

Bütün bunların yanı sıra söz konusu “akıl” kendi yorumunu “mutlaklaştırma” yoluna gitmektedir. Şüphesiz kendi yorumunu din yerine koyan “akıl” Kur’an’ı anlamamıştır ve bu yaklaşımından vazgeçmediği müddetçe de anlayamayacaktır. Birincisi, yorum ilahî değildir, beşerîdir, evrensel değildir, belli bir zaman ve mekânda oluşan bir bakış açısını yansıtır; zira her yorum insanın yaşadığı ortamın ürünüdür, dolayısıyla şartlarla alakalıdır. İkincisi, vahiy teklik, yorum ise çokluktur, kelâm-ı lafzî üzerinde sınırsız sayıda yorumcu tarafından birbirinden farklı yorumlar yapılmaktadır. Peki, bu durumda hangi yorumcu hakikatin temsilcisi olacaktır?

Her yorum zan içerir, bir diğer ifadeyle her yorum yorumcuların zann-ı galib’idir, dolayısıyla hiç kimse bir diğerinin yorumunu benimsemek zorunda değildir, herhangi bir kimse bir başkasının yorumunu reddetse bu onun Müslümanlığına halel getirmez.

Buna mukabil kendi yorumunu din yerine koyup diğerlerine dayatan herhangi bir yorumcunun Müslümanlığı tehlikeye girer, zira bu durumda yorumcu kendisini hakikati bilmede tek yetkili merci konumunda görmektedir; hakikatte ise böyle bir şey söz konusu değildir.

Kur’an’da isimleri zikredilen olumsuz tiplerin tümü kötü birer yorumcudur. Örneğin Karun, servetinin ona kendisindeki ilimden ötürü verildiği yönündeki yorumuyla azgınlığını meşrulaştırmaya çalışır (Kasas: 78). Aynı şekilde Firavun da içinde bulunduğu şartlar itibariyle Mısır’ın mülkünün kendisine ait olduğu yönündeki yorumuyla kendi azgınlığını meşrulaştırma yoluna gider (Zuhruf: 51). Hakikatte ise durum onların iddia ettiklerinin aksinedir.

Son olarak kelimelerin kök anlamlarından yola çıkmak suretiyle yapılan “yorumlara” değinmekte yarar var. Herhangi bir kelimeyi kök anlamından hareketle taşıdığı diğer anlamlardan birine hamletmek ve “kast edilen anlam budur” demek de neticede bir yorumdur. Bununla birlikte kelimenin kök anlamı son tahlilde önem arz etmez; kelime şu veya bu kök anlamına sahiptir ancak insanların zaman içinde kelimeye yükledikleri, genel geçer kabul görmüş bir anlam vardır.

Vahiy ilkin bir insana -Hz. Peygamber’e- ve onun içinde yaşadığı insan topluluğuna inmiştir, kök anlamından yola çıkılarak bugüne dek görülmemiş bir yoruma mesnet yapılan herhangi bir kelime -başta Hz. Peygamber olmak üzere- Kur’an’ın ilk muhatapları tarafından nasıl anlaşılmıştır, önemli olan budur. Yani başta Hz. Peygamber olmak üzere Kur’an’ın ilk muhatapları Kur’an’da yer alan kelime ve kavramlardan ne anlamıştır, kelime ve kavramlara günümüz “yorumcularının” yüklediğin anlamları mı yüklemiştir veya kelime ve kavramlara günümüz “yorumcuları” tarafından yüklenen anlamları mı kabul etmişlerdir, bunun için delil gerekir.

Hadis’e gelince: Hadis söz konusu olduğunda temelde iki türlü yaklaşım karşımıza çıkmaktadır: Müslüman bakış açısı ve Oryantalist bakış açısı. Müslüman ilk olarak “Bu hadis sıhhat şartlarını haiz mi?” sorusunu sorarken, Oryantalist peşinen “Bu hadis ne zaman/hangi dönemde ve neden uyduruldu?” sorusunu sormaktadır.

Bugün itibariyle Hadis konusunda gelinen son nokta “vicdan kriteri”dir. Ne yapacağını bilmeyen biçare zihniyet hadisleri vicdana vurarak almak ya da atmak gerektiği iddiasında. Bu noktada “Hangi vicdan?” sorusunu sormamız gerekmektedir. Zira birinin kabul edilemez bulduğunu bir diğeri rahatlıkla işleyip “Vicdanen müsterihim” diyebilmektedir ki, toplumlar için de bu böyledir. Örneğin Doğu’nun ahlaksızlık olarak gördüğünü Batı hiçbir içsel sıkıntı hissetmeksizin fiiliyata dökebilmekte veya Doğulu teoride ahlaksızlık olarak gördüğü şeyi utanıp sıkılmaksızın fiiliyata dökebilirken Batılı önünde hiçbir engel olmadığı halde bundan kaçınabilmektedir.

Dolayısıyla iddia edildiği gibi ortak bir vicdan söz konusu değil. Kaldı ki, subjektif öğeler dinde delil teşkil etmez. “Benim vicdanım bu hadisi kabul etmiyor”, böyle söyleyenin keyfi bilir, zira neticede böyle bir ilim, böyle bir usûl yok.

Hadis’te temel kriter sözün sıhhat şartlarını haiz olmasıdır. Sağlam akıl sahih nakille ittifak halindedir, değilse akıl sorunludur, dolayısıyla akıl olmaktan çıkmıştır. Kişi idrak edemiyorsa sözün günahı ne?!

Atilla Fikri Ergun – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s