Felsefe-Düşünce / Güngör Kızılbağ / İktibaslar

Kutsama Hastalığı Bağlamında Yorumun Kutsanmasının Yorumu

yasak-ağaç-ve-ademin-yorumu-1Meleklerin Âdem’den endişe duymalarının nedeni, bu yeni varlıkta bulunan yorum kabiliyetinin onu bozabileceğiydi. Melekler durumun kendisine dair yalın bir değerlendirme yaptıkları halde, İblis karşı bir yorum ortaya atmıştır… Yanlış olan İblis’in yorum yapması değildi.  Yanlış olan, kendi yorumunun yanlış olabileceğine dair en küçük bir şüphe duymamasıydı. 

Aslında Âdem’e isimlerin öğretilmesi ve o isimleri meleklerin karşısında söylemesi olayı, Âdem’e yorum yetisinin verildiği anlamına gelir. Melekleri şaşırtan ve İblis’i kıskançlığa sürükleyen asıl nokta isimlerin tekrar edilmesinden ziyade varlıklarla/isimlerle ilgili Âdem’in yapmış olduğu enteresan değerlendirmelerdir. Âdem, varlıkların isimlerini saydığı gibi o varlıklarla ilgili değişik tepkiler vermiş ve bunları söz ve tavırlarına yansıtmıştır. Yoksa melekler için, Âdem’in varlıkların isimlerini tekrar etmesi çok ta enteresan ve hayret uyandıran bir özellik olmasa gerek. Meleklerin Âdem’den endişe duymalarının nedeni, bu yeni varlıkta bulunan yorum kabiliyetinin onu bozabileceğiydi. Melekler durumun kendisine dair yalın bir değerlendirme yaptıkları halde, İblis karşı bir yorum ortaya atmıştır. İblis’in karşı bir yorumla ortaya çıkarak “ben ondan üstünüm, beni ateşten yarattın,  onu topraktan yarattın, ateş topraktan üstündür” demesi olayın bir diyalektiğe dönüştüğünü gösterir. Âdem, yorumlarını kendi ontolojisinin doğası gereği yapmış, İblis ise yorumunu mutlak hakikat saymış, hakikati öznelleştirmeye çalışmış ve kendi yorumunun mutlak hakikat olmayabileceğini varsaymamıştır. Âdem, indirgeme yapmamış, İblis ise indirgeyerek hakikatin saydamlığını karartma yolunu tercih etmiştir. Yanlış olan İblis’in yorum yapması değildi.  Yanlış olan, kendi yorumunun yanlış olabileceğine dair en küçük bir şüphe duymamasıydı. Yorumu ilk kutsayan İblis, ikinci kutsayan Âdem idi. Buraya kadar ifade ettiklerimi bir hipotez olarak ortaya koyuyorum.

Cennetteki yasak ağacın meyvesinden yenilmesinin asıl nedeni, İblis’in ağaca dair yorumunun Âdem ve eşi tarafından mutlak doğru kabul edilmesidir. İblis, onları cennetten kovdurmak için, ağacın meyvesinin ölümsüzlük iksiri taşıdığı ve yenilmesi halinde sonsuz mutluluk yurdu olan cennetten çıkarılmaları olasılığının tamamen ortadan kalkacağı tezini üretti. İçinde bulundukları muhteşem güzelliklerden ebediyen ayrılmak istemeyen ilk insanların böyle bir yorumu mutlak saymaları hiç zor olmadı. Yoruma dair bu ilk bilgilerde, Âdem’in yorum yapmasının onun temel özelliklerinden birisi olduğu, yorumun asla olumsuzlanmayacağını görürüz. Âdem yorum yeteneğinden ve yorum yaptığı için cennetten kovulmamıştı.  İblis ve Âdem’in yaptıkları temel yanlışlık şuydu: İblis, ateşten yaratılmasının kendisini üstün kıldığı şeklindeki kendi yorumunu mutlak doğru saydığı için yüce alemden kovulmuş, Âdem ise, yasak meyvenin kendisine ölümsüzlük getireceği şeklindeki İblis’in yorumunu mutlak doğru sayması nedeniyle cennetten uzaklaştırılmıştır.

Varlık/fizik, kendisini dışa vurmaya içkin, metafizik ise fiziki anlamlandırmaya içkin bir özellik arz ettiği için yorum kaçınılmaz bir gerçekliktir. Esrarengiz akli fonksiyonları ile Âdem/insan, varlığın kendi aklı karşısındaki bu bükülebilirliğine istese de uzak duramazdı. Tüm varlığın kendisi karşısındaki edilgen yorumlanabilme kapasitesi ve aklın, varlığı tanımlayıcı, sınıflandırıcı, ayrıştırıcı, birleştirici, kıyaslayıcı, sembolize edici, imgeleyici… nitelikleri insanın önünde sınırsız ve kışkırtıcı bir alan oluşturuyordu. Sorun yorumda değildi elbette, hatta yorum Âdeme/insana yüklenmiş temel bir fonksiyondu. Varlığı okumak ve insanın tüm donanımıyla varlık üzerinden hakikatle sürekli bir bağ kurma süreci içerisinde bulunmak Heiddegger’in de ifade ettiği gibi dasein’e atılmış bu varlığın sınırlı özgürlüğünün temel formülasyonu idi.

İnsan yoruma müptela kılınmıştı. Kendi donanımı ve varlığın aklı karşısındaki kışkırtıcı cazibesi insanın yorumunu evrensel bir realite olarak ortaya koyar. Evet,  yorum bir gerçekliktir. Peki ama yorumun kendisinin temel bir postulatı var mıdır ya da olması gerekir mi? Aklın tüm fonksiyonları ile varlıkla etkileşimi sürecinde takınması gereken bir tutum, gizli ya da açık bir format olabilir mi? Varlık karşısında yaptığı adlandırmalar, tanımlamalar, sembolleştirmeler, sınıflandırmalar ve anlamlandırmalarda bir ölçek ya da ölçekler var mıdır? İblisin ve Âdem’in ihmal ettikleri, gözden kaçırdıkları ana paradigma/lar ne idi? Âdem’in içinde bulunduğu koşulları tam olarak tahayyül edemediğimiz için İblis’in yorumuna hemen inanmasını anlamamız zor olsa gerek. Ancak bildiğimiz bir şey var ki, Âdemoğlunun bir yorumdan diğerine yuvarlanarak bugüne ulaşmış olduğudur. İnsan zihninin temel bir fonksiyonu bilgiyi/olguyu algı ve yargı süreçlerinden geçirmesi ve zihninde oluşan yargılarla tekrar olguya geri dönmesidir. Yargı oluştuktan sonra tekrar aynı olguya ilk baktığı gibi bakamaz, artık aynı olgu, yargısal/tanımlanmış bir olgudur. Bu durumda olgunun çıplaklığı kaybolmuş ve subjektifleşmiştir. Olgu, insan zihnindeki yargıların cenderesine girdikten sonra yalın gerçeklik kaybolur ve biçimselleşir. Olgunun ve zihnin karşılıklı kaderi/özelliği bu olsa gerek. Varlığın insan zihni karşısındaki bu bükülebilirliği Âdem’in içine atıldığı asıl dasein olsa gerek. Allah’ın Âdem’e kitap göndermesinin asıl nedeni belki de budur; varlığın yalın halini çarpıtmadan ve özünden koparmadan algılamasına yardımcı olmak, subjektif yargılarına varlığın hakikatini hapsetmemek ya da varlığın tümel amaçlılığını yani R bileşkesini anlamasına sürekli katkı sağlamak için. Zira eğer varlığın anlamını doğru kavrama konusunda temel zihinsel altyapı sağlam olursa, Âdem varlığa karşı her açıdan daha olumlu bir tavır geliştirecekti. Sonuçta, Âdem’in beynindeki sol lobuna karşılık sağ lobunun dışarıdan desteklenmesi gerekiyordu!. İnsan projesinin temel gerçekliği, diğer hiçbir varlıkta bulunmayan bir dış zihinsel yardıma ihtiyaç duymasıydı. Bu da Allah’ın görsel ayetlerinin yanındaki sözlü ayetleriydi.

Tüm Yahudi, Hıristiyan ve İslam tarihine topluca göz atacak olursak, insanlık tarihi boyunca esas olarak olgular ve Allah’ın olgulara dair sözleri karşısındaki tutum ve yaklaşımları görmüş oluruz. İnsanın, varlık karşısında kendi içindeki dengeleyici iç kuvvetlerin yanında Allah’ın sözleri ile desteklenmesi aslında muhteşem bir sürecin başlangıcı oldu. Bu şekilde insan, hem nesneyi doğru okuyup değerlendirme, hem de metafizik aşkınlığına bir cevap bulma imkanına kavuşmuş oluyordu. Âdem’e dışarıdan/üstten bir ses/söz gelmesi onu Araf’a yükseltmiş oluyordu. Varlığı okuma, düşünme, tanıma, tanımlama ve kullanmada üst bir bakış kazanmış ve koordinat düzlemindeki kendi yerini de sürekli test edebilme imkanına kavuşmuştu. Allah’ın vahiy göndererek insanla sözlü iletişim kurması, insanın, varlıkla kutsamadan/kültleştirmeden anlama dayalı bir ilişki kurmalarına yardımcı olmak içindi. Eğer varlığın içinde kaybolma ve anlamın kaybolması tehlikesi çok derin olmasaydı vahye de gerek kalmazdı. Vahyin amacı, varlıkla ilişkilerinde insanın anlamı görmesine katkı sunmak, zihinsel ve psikolojik olarak insanı rahatlatmaktı.

Ancak vahiyle birlikte yeni bir tehlike daha ortaya çıktı. Vahyin işaret ettiği anlam yerine sözün ve sözcüğün kutsanması sorunu beliriverdi. Gerçi söz arızalı bir şeydi ama anlamı işaret etmesi açısından söz vazgeçilemezdi. Ama Allah’ın, insanın varlıkla iletişim sürecinde varlığı ve durumu kutsama hastalığını yok etmek için gönderdiği sözün kutsanması daha ciddi bir tehlikeydi. Yeni bir varlık karşısında meleklerin insanla ilgili, İblis’in Âdem’le ilgili ve Âdem’in de yasak meyveyle ilgili verdikleri ilk tepkiler ve yaptıkları yorumların yanlışlığı ancak Allah’ın açıklamaları ile anlaşılabilmişti. Evrenin yapısındaki derin dinamizmi, sürekli değişimi ve Tanrı’nın sonsuz boyutlu bir varlık olduğu perspektifini esas alan vahyin, işaret ettiği anlam yerine sözcüklere indirgenmesi evrensel varlık yasaları ile vahyin kopartılması demekti. Belki de müminlerin istemeden ya da farkına varmadan vahye yaptıkları en büyük ihanet bu noktaydı; sözün işaretini, hakikate yönelik insan zihnine açmaya çalıştığı muhteşem koridorları dikenli tellerle ve kayalarla doldurmak.

Allah birdir ve tektir, ancak çeşitliliği ve renkliliği sever. Tek tipçi değildir. Her türden çeşit çeşit yaratmış, türleri çeşitlendirmiştir. Türlerin ortak niteliklerine alt bireysel nitelikler eklemiştir. İnsan türünü farklı renk ve dillerde yaratmış ve her bir bireye de farklı özellikler vermiştir. Bireysel farklılıkları yaratmış ve insana bilgilenme ve yorum yapma özgürlüğü vermiştir. İnsan sınırsız yorum yapma hakkına sahiptir ve yaptığı hiçbir yorumdan dolayı yorumunu kutsamadıkça suçlu değildir. İnsanlığın tarihi boyunca işlediği en temel suç; kendi yorumunu veya başkasının yorumunu kutsamaktır. Allah’ın görsel ve sözel ayetlerinin tümü bu kutsamaların varlığın akışına aykırı olduğunu göstermektir. Ve Allah tüm dinsel ve ideolojik kutsanmışlıkları eritir ve yok eder. Hakikatle insan arasındaki alanı temizler ve temiz tutmayı emreder.

Yukarıda yazdıklarımın tümünün yanlış olabileceğini kabul ediyorum.

Güngör Kızılbağ – gonulsitesi.net

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s