Ali Bal / Din / Emeği Geçen Yazarlar

Mesihçi Teolocya: Umut veya Umutsuzluk

köşe8-alibalO, bir yönü ile bu dünyanın insan eliyle düzeleceğinden umudunu kesmiş olanların çaresiz bekleyişlerini temsil eder.

Savaştan bir türlü elini çekemeyen ve sanki kendi eliyle kendine çizdiği bir kader gibi yarattığı savaş sarmalında mahpus kalan insanlığın hazin paradoksal öyküsünü temsil eder Mesihçilik ve Mehdicilik. İki kavrama da yakından bakarsanız savaş bağımlısı ve yorgunu insanın kendi kendini içine attığı bu bataklıktan kurtulmak için acz içindeki çırpınışlarını görürsünüz. O, bir yönü ile bu dünyanın insan eliyle düzeleceğinden umudunu kesmiş olanların çaresiz bekleyişlerini temsil eder. Onlara göre bu dünya insan-üstü donanımlara sahip bir üst insanın -ki Mesih ve Mehdi ile kastedilen böyle bir insandır, yarı-insan, yarı-tanrısal özelliklere sahip bir insan modelidir- müdahalesi olmadan düzelemez. O nedenle yapacak bir şey yoktur. Bu ilahî bir kaderdir. İnsanlar dünyayı düzeltme hayallerinden vazgeçip tekkelerde, manastırlarda, ruhsal tezkiye ve arınmanın yollarını aramalıdır.

Diğer yönüyle Mesihçi doktrin insanın her şeye rağmen genel bir kurtuluşun vuku bulacağına umutla kendini moral yönden ayakta tutması için psikolojik bir dayanak işlevi görmektedir. Ancak her iki yaklaşım da sonuç itibariyle bir gerçeği değiştirmemektedir: İnsanın savaşla dansı devam ediyor.

Mevcut Tevrat, İncil ve Kur’an metinleri incelendiğinde, bu kitaplarda savaş karşıtı bir tasavvurla ilgili güçlü vurgulara yer verilmiş olduğu görülür. Risalet tarihi bu kitaplardan izlendiğinde bir anlamda denilebilir ki, onun tarihi, insanı ruh, ahlak ve karakter, yani insanî kemal yönünden barış ve adaletin hâkim olduğu bir yeryüzü düzenine, bu anlamda küresel bir insanlık medeniyetine hazırlamanın tarihidir. Tevrat’ın İşaya Bölümü Bab: 2’de insanlık tarihi için milletin millete kılıç kaldırmadığı, insanların kılıçlarını sapan demiri, mızraklarını bağcı bıçakları yapacakları bir mutlu sona işaret edilmektedir. İncil Matta 5: 5’de ise, “Ne mutlu o halimlere ki, onlar yeri miras alacaklar” denilerek ahir zamanda barışın ve adaletin hâkim olduğu bir yeryüzü medeniyetine işaret edilir. Kur’an da “Tevrat’tan sonra Zebur’da da arza ancak salih kullarımızın varis olacağını yazmıştık” (Enbiya: 105) diyerek aynı mutlu sona işaret etmektedir. İncil’in ilave kutsal yazılarından olan Yuhanna’nın Vahyi her ne kadar kurgusal olursa olsun savaşların yeryüzünde insan varlığı üzerindeki yıkıcı etkilerine dikkat çeken bir uyarı manifestosu niteliğindedir.

Fakat geçmişten bugüne bu kitapları temsil eden milletlerin din tasavvurlarına maalesef bu kitaplarda hâkim olan savaş karşıtı vurguların gerektiği gibi yansımadığını söylemek zorundayız. Hâl-i hazırda küresel ölçekte siyaset barış amaçlı değil, yeryüzünün zenginlik kaynaklarını paylaşım/yağma amaçlı ve Makyavelist bir tarzda üretilmektedir. Bu bağlamda mevcut dünya siyaseti, güçlü devletlerin zayıf milletleri -kendi aralarında sürdürdükleri dünyanın yer altı ve yeryüzü zenginliklerini yağmalama, talan etme yarışında- istismar etmeleri ekseninde gelişmektedir. Ve yine bu bağlamda milletler arası ilişkilerde silahlı savaşla psikolojik/ideolojik savaş at başı beraber gitmektedir. Yani insanın şeytanla dansı devam ediyor.

Bu açıdan baktığımızda sadece bu coğrafyada değil, dünya üzerinde kalıcı bir barış için insanlığın daha çok fırın ekmek yemesi, diğer bir ifadeyle bugünkünden çok daha yüksek üst bir akla sahip olması gerekmektedir. Buna “büyük fotoğrafı görmek” de diyebiliriz. Bu açıdan baktığımızda bugünkü şartlarda dünyada ve hassaten Ortadoğu’da yakın vadede barış diye bir şeyin söz konusu olamayacağını, eğer bir yerlerde barış konuşuluyorsa sadece önceki senaryoya göre çekilen dizinin bittiğini, egemenlerin bu zaman zarfında amaçlarına ulaştıklarını, şimdi yeni hesaplara göre yazılan yeni bir senaryoya göre artık yeni bir dizinin vizyona gireceğini/girmekte olduğunu düşünmelisiniz. Bu yeni hesaplarda ise hâlâ adalete, merhamete, insanlığa, ahlaka ve vicdana yer yoktur.

Bu bağlamda dünyayı bir tiyatro sahnesine benzetecek olursak bu tiyatro sahnesinde oynayan oyuncular iki kısımdır: Egemenler ve mustaz’aflar. Oyunu egemenler kurar. Senaryoyu onlar hazırlar. Mustaz’aflar da oynar. Böylece şeytan değirmenini mustaz’afların kanıyla döndürür. O nedenle şu bilinmelidir ki, Allah yeryüzüne tecelli ederek mustaz’afları müstekbirlerin elinden kurtarmayacaktır. Allah insanlara akıl ve özgür irade vermiştir. Akıllarını kullanacaklar ve kendilerini istismar ettirmeyecekler. Evet, Allah her şeye hâkimdir ve kontrol de O’nun elindedir. Onun izni ve bilgisi olmadan bir yaprak dahi kımıldamaz, inancımız budur (En’am: 6). Ancak eşyaya ve hadiselere doğrudan müdahale eden bir Allah tasavvuru insanın özgür akıl ve özgür iradeye sahip bir varlık olduğu gerçeği ile bağdaşmaz. Bu nedenle temel bir Kur’anî ilke olan Hakk’ın Bâtıl’a karşı galibiyeti (İsra: 81), mustaz’afların, egemenlerin ifsat planlarını, hile ve tuzakları karşısında ferasetli hareket etmeleri -ki Mü’min’in en temel vasıflarındandır-, kendilerini istismar ettirmemeleri neticesinde mümkün olacaktır. Allah’ın yardımı ancak o zaman söz konusudur.

Bu bağlamda kıyamet günü mustaz’afların, Allah resullerinin davetine icabet etmemelerinin nedenini “Büyüklerimize uyduk” diyerek ifade edecek olmaları ilginçtir. Bugün artık küçük bir köy haline gelen dünyada sözü edilen “büyükleri” mustaz’afların aralarındaki her ihtilafta kapılarına koştukları, onlara birbirlerini sattıkları küresel egemenler olarak düşünebilirsiniz. Mustaz’aflar bu zihniyetten vazgeçmedikleri, dünya küfrü ve istikbarına karşı birbirlerine kenetlenip, sonra Allah’a tevekkül ile Tevhid’in ipine yapışmadıkları sürece maalesef kan ve gözyaşı yeryüzünden eksik olmayacak (Bakara: 30), barış ve adalet ancak hayallerimizde yeşeren birer umut olmaya devam edecektir.

Ali Bal – akilvefikir.org

Reklamlar

4 thoughts on “Mesihçi Teolocya: Umut veya Umutsuzluk

  1. Bu yazıda kastettiğim savaş yazıda da belirttiğim gibi yeryüzünün zenginlik kaynaklarını yağma ve talan etmek, güçlünün zayıfı ezmesi, sömürmesi gibi amaçlarla yapılan savaşlardır. Bu amaçlarla yapılan savaşlar Kur’an’a göre fitne olan savaşlardır. Yeryüzü mazlumlarını hangi dinden olursa olsun dünya küfrü ve istikbarının tecavüzlerinden korumak İslam toplumunun görevidir. İslam toplumunun kendi içinde siyasi ve askeri güç olması bunun için gereklidir. Allah yolunda bu amaçla yapılan savaşlar cihad olarak adlandırılır. Hz. Süleyman’ın mülkü böyleydi mesela. Birinci anlamdaki savaşlar ahlaken her üç dinde de yerilmiş olduğu halde bu amaçla yapılan savaşları ve bunun için için üretilen politikaları insanlık vicdanında mahkum edecek ve halkların siyasal desteğinden yoksun bırakacak bir din tasavvuru maalesef bu dinlerin din teşkilatları veya önderleri tarafından inşa edilememiştir. Bugün dünyanın en büyük eksiği budur. Geçmişte de buydu. Oysa bu savaşların her üç dinin ahlak esasları açısından savunulabilir hiçbir tarafı yoktur. Bunu anlamaya en büyük engel insanlardaki ufuk yetersizliğidir. Dinlerini ne kadar anladıklarının da bir göstergesidir aynı zamanda. İnandığınızı iddia ettiğiniz dinin esaslarına uygun bir tasavvur geliştiremediniz ve dine siz kendi elbisenizi giydirdiyseniz haşa siz Allah ve rasulüne yol göstericiliğe (hidayet etmeye) soyunmuşsunuz demektir. Gerçek hidayet Allah’ın hidayetidir (En’am/88). İnsan ise O’nun hidayetine muhtaçtır. Aksi halde yeryüzü insan için cehenneme döner. Bunu anlatmak istedim.

    Beğen

  2. bir “felsefi” mehdici (gerekirse bunu açarız) olarak şunu söyleyebilirim: konu bir mesih ya da mehdiye inanmaktan çok onunla birlikte kabul edilen tarih görüşündedir. bu sorun 1979 iran devriminde de ortaya çıkmıştı.. sizin eleştirdiğiniz türden mehdicilere göre tarih sürekli geriye gitmektedir. en hayırlı dönem asr-ı saadettir. ondan sonra nesil nesil sürekli geri gidilmiş, neticede bugünün modern karanlığına düşülmüştür. bu ilahi bir kaderdir ve yapacak birşey yoktur. bunu değiştirme yetkisi de tek bir kişiye (mehdi), o da muvakkat bir süre verilmiştir. zaten ondan sonra da kıyamet kopacaktır. yani inanana onu beklemekten ve kendini ve ailesini haramdan korumaktan başka birşey düşmez.

    tersine, mehdinin ileri giden bir tarihte müstazafların çağlar boyu mücadelesiyle hakk cephesini milim milim ilerletip sonunda mehdinin gelişiyle adaletin zirveye ulaşacağı, zulmün son ve kesin yenilgiye uğrayacağına inanıldığı bir tarih yorumunda “mehdi” umuttur, mücadelenin boşa olmadığının teminatıdır, hakk için mücadeleye azmetmenin ahir zamanda allah’tan gelen karşılığı ve insana hediyesidir. 🙂

    (devam edecek)

    Beğen

  3. biraz da bu tarih yorumlarının iran devriminde birbiriyle nasıl çatıştığından bahsedeyim: imam humeyni’nin mehdi bekleyen, gerileyen bir tarih görüşüne saplanmış ve pasif bir şiiliği aktif, mehdi’nin gelişine hazırlanan ve onun taçlandıracağı zafer için bugünden mücadele başlatmak şeklinde aktif bir şiiliğe, ya da pasif intizardan aktif intizara ikna etmesi ile iran devrimi mümkün oldu. ondan önce de yıllarca ali şeriati aydın ve öğrenciler arasında “intizar”ın pasif ve kıyameti bekleyen bir hal olomadığını, bilakis aktif mücadeleci ve “tarihi yapıcı” bir eylem olduğunu anlatmış durmuştu.

    iran devriminde iki anlayış arasındaki çatışma hayli alevlendi. şii örgütü furkan, humeyni’nin en iyi öğrencisi ve manevi evladı mutahhari’yi öldürdü. katiller mahkemede verdikleri ifadede “siz dünyaya adalet getiriyor, böylece mehdinin gelişini geciktiriyorsunuz, oysa mehdi zulümlerin zirveye çıktığı zamanda gelecektir; bu yaptığınız ihanettir, onun için mutahhari’yi öldürdük” dediler. isterseniz bunu “siz tarihi ileriye, hayra götürüyorsunuz, oysa tarih geriye, şerre gitmeli” şeklinde anlayın. davaya bakan hakimler bu sanıkların basit devrim düşmanları olmadığını, samimi müslüman olmakla beraber mehdiliki intizar ve tarih konusunda “hatalı içtihadın” kurbanı olduklarına hükmetti. katiller, devrimin ilk günlerinin o kargaşası ve tutunma gayretlerinin getirdiği sertliğe rağmen, idama çarptırılmadı, affedildi, yalnız konuyu doğru anlamak için “zorunlu eğitime tabi tutulmalarına” hükmedildi.. 🙂

    şimdi.. ister mehdi(ler)e inanın, ister on(lar)a inanmayın bu konunun kıyamet hakkındaki inanışları da ilgilendirdiğini farketmişsinizdir. geleneksel kıyamet algısı (sünnilik ve şiilikte) aynıdır. aydınlık günler geride kalmıştır, “bina ve zina artacak”tır. felaketler arta arta tam bir karanlık dünyanın üzerine çökecek (mehdi gelsin ya da gelmesin) hatta kıyamet sadece kafirlerin üstüne kopacak, yeryüzünde müslüman bile kalmayacaktır.

    tersine aydınlık bir devrin önümüzde bizi beklediği tarihte ilerleme anlayışına dönersek, zulüm adım adım bu dünyadan temizlenecek ve en sonunda mehdi gelerek tam ve kamil adaleti getirecektir. müslüman “tarihin motoru” ya da “kıyametin motoru”dur (bu aşağı yukarı şeriati’nin “şehit tarihin motorudur” sözüyle aynı şeydir). yani müslüman hayır işler, hayır söyler, bu “külli hayr”ı artırarak tarihi ilerletir, kıyamet (ya da inanırsanız mehdi) bir adım daha yaklaşır. tersine zalimler şerr işler, şerr söyler, tarih geriler, kıyamet (ve mehdi) uzaklaşır. müslümanın işi yaptıkları ve söyledikleriyle (mehdi ve) kıyametin gelişini çabuklaştırmak, karşısındakilerin yaptığı ise onu uzaklaştırmak, gelişini geciktirmektir.

    mehdi (allah zuhurunu çabuklaştırsın) umudumuz ve güvencemizdir. her mücadeleden sonra liderler, önderler, reisler hakkı bırakıp davanın kazanımlarını mal, makam, şöhrete tevil ettiklerinde “yahu bu hep böyle mi olacak, hiç o güzel günler gelmeyecek mi” umutsuzluğunun önündeki engeldir, çünkü biliriz ki o hakka hakikate ihanet etmeyecektir. 🙂

    selam ve saygılarımla
    altay ünaltay

    Beğen

  4. Altay Unaltay: Öncelikle yorum göndermek nezaketinde bulunduğunuz için teşekkürler. ‘Devam edecek’ notunu koymuşsunuz ama ben yazdığınız kadarına şöyle cevap vereyim müsaadenizle: Birincisi yorumunuzdan da anladım ki demek bu mesih meselesini boşuna kurcalamamışım. Ancak şunu belirtmeme müsaade ediniz: Yine de benim yazıdaki amacım Mesih meselesini sorgulamak veya yargılamak değil. Vahyin gösterdiği yol, insanın bu dünyada işlerini kolaylaştıran, zora sokmayan, tabir caizse çıkar yol, düz yol. Böyleyken vahyi bırakıp insanın kendi zan ve hevası doğrultusunda kendine yol çizmeye kalkması durumunda yazıda anlatmaya çalıştığım paradoksun (umutla umutsuzluğun arasında yani) içinde kıvranıp kalmaya devam edecek. Mesih gelecekse gelir. Allah Mesih göndermeyi takdir etmişse kimsenin Mesih’e “sen gelme biz işlerimizi kendimiz hallederiz” demek haddine değildir. Onun yerine Rabb’in katında insanların işlerini doğru yapmaları esastır. İşlerini doğru yapıyorlarsa zaten Batıl’a karşı Hakk’ın yanında yer alıyorlar demektir ki zaman zaten Allah Hak yolda olanlara “Hak geldi Batıl zail oldu” esasına göre zafer vaadediyor. Yok eğer insan işini doğru yapmıyor, yani işini yaparken Allah ve rasulünün gösterdiği yolda gitmiyorsa Allahü Teala’nın onların üzerine yardımı söz konusu olmayıp onlar için sünnetullah cari olacaktır. Yorumunuzun devamını bekliyorum inş.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s