Din / Mevlüt Hönül / Yazarlar

Dinin Özü: Dua

köşe15-mevlüthönülCehd ile yapılan dua sonuç verir; kul gayret gösterir, halini Allah’a arz eder, Allah da ona yardım eder. Ahlakî zaaflarımızın, gevşekliğimizin, çaresizliğimizin, zulme uğramışlığımızın çaresi eyleme dönüştüreceğimiz dualarımızıdır. Elbette bunun için öncelikle farkındalık gereklidir.

Dua, kavram olarak “çağırmak, sızlanarak zikretmek, yardım dilemek, medet istemek, teşvik etmek, ibadet etmek, Allah’a ibadete davette bulunmak” anlamlarını muhtevidir. Nitekim Kur’an’da “ibadet, salât, nida, kavl, tazarru, istiâne, istiğase, istiğfar, istiâze ve tevbe” kavramları ile birlikte birçok ayette geçmektedir. Bu da duanın bu kavramlarla doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla dua bir bakıma dinin özü demektir. Arz ettiği önem İlahî Kelâm’da şu şekilde ifade edilmiştir: “De ki: Duanız/davetiniz yoksa Rabbim size ne diye değer versin? Yalanladınız; bu yüzden azap kaçınılmaz olacaktır.” (Furkan: 77)

Dua, ilk insan topluluklarından bu yana tüm dinî yönelişlerin de özünü teşkil etmiştir. Örneğin Aborijinlerin sabah duası ilahî izler taşır ve yaratılış gayesiyle uyumluluk gösterir: “Kendim ve tüm varoluş için neyi deneyimlemem gerekiyorsa ona hazırım.”

Dua, maddî âlemden mânâ âlemine geçiştir, zaman ve mekân tanımaksızın hiç kimseye açmaya yanaşmadığımız, en mahrem duygu ve düşüncelerimizi, korkularımızı, sevinçlerimizi, isteklerimizi Allah’a arz ettiğimiz, kul ile Rab arasındaki diyalog mekanizmasının içtenlikle işlediği bir ibadettir.

İbadet yalnızca Allah’a has kılınarak yapılmalıdır. Allah’a has kılınan bir ibadette O’na aracısız ulaşmak esastır. Dolayısıyla içine beşeri katmak suretiyle yapılan kavlî dua, Kur’an’ın kabul etmediği bir yaklaşımdır. Allah’a ulaşmada O’na en güzel isimlerle (el-esmâu’l-husnâ) dua etmek (A’raf: 180), içtenlikle, korku ve ümit arasında O’nun rahmetini dilemek ve sabırla O’na yönelmek esastır.

“Falan kimsenin yüzü suyu hürmetine” şeklindeki yaklaşımlarla işin içine hatır-gönül işlerini katmadan, ihlâsla yapılan dua neticesini gösterir. Resullerin tebliğdeki önceliği şirksiz, şeksiz-şüphesiz, tevhidî bir imanın hayata hâkim kılınmasıdır. İnanç ve düşüncedeki değişim zihinlerin ve kalplerin fethedilmesiyle başlar ve bu nedenle affa/affolmaya davet tebliğde önemli bir yer tutar.

Bugün İslam âleminin içerisinde bulunduğu keşmekeşin ana sebebi, Kur’an kavramlarının anlam kaymasına uğratılması, bir diğer ifadeyle içlerinin boşaltılmış olmasıdır. Söz konusu kavramların içi birtakım kişi ve gruplar tarafından kendi istek ve arzularına göre doldurulmuş ve bu şekilde zihinlerde hâkim kılınmıştır. Tarih boyunca hiçbir din bu şekilde tahrif edilmekten kurtulamamış, söz konusu tahrifat yazılı metinlere kadar sirayet etmiştir. Kur’an metni tahrifata uğramamış ancak kavramları farklı anlamlar yüklenmek suretiyle deforme edilmiştir.

İnsanlık her an dua etmekte fakat bereketini görememektedir. Çünkü duanın mahiyeti kavranamamış, amelî boyutu göz ardı edilmiştir. Duanın aynı zamanda bir eylemsellik ve yaşam tarzı olarak benimsenmesi gerekirken, İslam’a muhalif pasif, statik yaklaşımlar kabul görmüştür. Diğer yandan materyalist düşünceyi benimseyen kimseler İslam’ı İslam’a muhalif ideolojilerle harmanlamış, böylece birtakım çevreler duanın aslında gereksiz olduğu düşüncesini benimsemişlerdir. Oysa kulluk vazifesinin layıkıyla ifa edilebilmesi için Allah’la her an diyalog içerisinde olmak gerekir.

Ne yazık ki, bugün kendi gayretimizle elde edebileceğimiz şeyleri Allah’tan istemekte, yeryüzünde zulmün, sömürünün, adaletsizliğin sona ermesi için O’na dua etmekteyiz. Oysa eyleme/amele dönüşmeyen her dua/her yakarış kulun kendisini kandırmasından öte anlam ifade etmez. Örneğin evinde aş bekleyen evlatları için gayret göstermeksizin “Rabbim rızkımı genişlet” diye dua etmek tam olarak böyle bir yaklaşımdır. Dolayısıyla duanın kabulü ancak insanın cehdi neticesinde mümkün olur. Cehd ile yapılan dua sonuç verir; kul gayret gösterir, halini Allah’a arz eder, Allah da ona yardım eder. Ahlakî zaaflarımızın, gevşekliğimizin, çaresizliğimizin, zulme uğramışlığımızın çaresi eyleme dönüştüreceğimiz dualarımızıdır. Elbette bunun için öncelikle farkındalık gereklidir.

Buna karşın dua, günümüzde Müslümanların büyük bir bölümü arasında hiçbir çaba sarf etmeksizin “Allah’tan isteme” ritüeline dönüşmüş, çekilen sıkıntılar ve yaşanan olumsuzluklar karşısında sabır/direniş, bireysel ve toplumsal sorumluluk alma gibi hususlar önemsiz görülmüştür. “Kader” kavramının yazgıcı bir anlayış doğrultusunda algılanması, kişisel sorumlulukları devreden çıkaran, gevşeklik üzerine bina edilen bir dua anlayışının benimsenmesine sebep olmuştur.

Günümüz Müslüman’ı var olan zulüm, adaletsizlik ve sair İslamî/insanî yaşamın ilkelerine ters düşen durumlar karşısında Allah’tan yardım dilemekte ancak vahyin gösterdiği şekilde hareket etmemektedir. Bilakis Allah’tan isterken zihnen ve hayat tarzı itibariyle Allah’a asi olanların, insanî değerleri hiçe sayanların ve yaşam alanlarını gasp edenlerin yanında yer almaktadır. Oysa dua, aynı zamanda Allah’tan başkasına boyun eğmemek, insanı Allah’tan başkası karşısında boyun eğmeye zorlayan zorbalara karşı durmaktır.

Allah bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu beyan etmektedir (Kaf: 16). Buna karşın gerek günümüz Müslüman’ı gerekse insanlık âlemi yardımı uzaklarda aramakta, bırakın insanlığa yardım etmeyi kendilerine dahi yardımı ol(a)mayacak kimseleri aracı haline getirmeyi duadan saymaktadır. Allah insanın kaderini hiç kimsenin denetimine vermemiştir. Allah kendisine ait olan bu hakkı hiçbir şekilde hiç kimseye devretmez, onun devretmediği bir hakkı başkasına yakıştırmak, Allah’a ait olan hakkı bir başkasına tanımak, O’na şirk koşmaktır.

İnsanın yaradılış gayesi Allah’a ibadet ve teslimiyettir. Dolayısıyla hayatımızı Allah’ın Kelâm’ı çerçevesinde şekillendirmek zorundayız. Nitekim her gün her namazda “Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz” demekteyiz (Fatiha: 5). Hal böyle iken, namazda O’na bağlılık arz edenlerin hayat içinde O’ndan bağımsız hareket etmeleri söz konusu olamaz. Bu bağlamda dua, insanoğlunun Rabbi karşısındaki acziyetinin de ifadesidir aynı zamanda. Allah, O’na yönelen, O’na bağlanan, her sözünde ve eyleminde insanları O’nun Kelâm’ına davet eden, gevşemeyen, sabırla ve namazla O’ndan yardım dilemeyi sürdüren (Bakara: 153), infakı yayan, her daim tevbe istiğfarda bulunan dilleri-elleri boş çevirmez.

Allah’ın kuluna kelâmı vahiy, kulun Allah’la konuşması ise duadır. Muhammed İkbâl, “Dua ve ibadet, ister kişisel, ister toplumsal olsun kâinatın dehşet verici sessizliği içinde insanoğlunun kendisine bir cevap bulmak için hissettiği derin hasret ve şiddetli arzusunun ifadesidir” demektedir.

Hallâc ise duasında O’nun yüceliğini şu şekilde kelimelere döker:

“Ey Âlemlerin Rabbi! Ey Aziz olan Allah’ım! Bütün tesbih edenlerin tesbihinden, bütün tehlil söyleyenlerin tehlilinden ve her tefekkür sahibinin tefekküründen seni tenzih ederim. Ya ilahi! Biliyorsun ki, sana şükretmekten acizim. Benim şükrüm ancak budur.”

Demek oluyor ki, dua, insanın sadece maddî-dünyevî menfaatleri adına O’ndan istekte bulunması değil, hiçbir karşılık beklemeksizin O’nu tenzih etmesi, yüceltmesidir de aynı zamanda.

Mevlüt Hönül – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s