Hüseyin Yahya Şekerci / Yorum-Analiz / İktibaslar

‘Lâ’ Demenin Erdemi

la-demenin-erdemi-1Kendimizce, kendi ağzımızla konuşarak başlayacağız söze. Söze “es-selam” ile başlayanların nesliyiz çünkü. Bu idrak süreci daha fazla argümana muhtaç olduğumuzu gösterecek sonra, kaynaklara ineceğiz. Bizden kim ne demiş bakacağız. “Biz, yani Müslümanlar” diye lafa girerken davudi bir sesle “lâ” demiş olacağız aslında.

Elaziz’de, Diyarbekir’de sakallı bir amca. Belki bir mahalle bakkalı, belki temizlik ürünleri satan bir esnaf. Zihni, şahsi tarihi, öyküleri içinde bir anlam zenginliği olan Anadolulular içinde bir Anadolulu. Sattığı gazeteyi açtığında yahut akşam eve döndüğünde sıcak bir tas çorbasını içip namazını eda etmesinin ardından ev efradıyla sohbet ettikten sonra açtığı televizyonda bir sürü kelime, kalıp duyuyor, okuyor. Yorumcuların, köşe yazarlarının ifade ettikleri ise kendisine oldukça yabancı. Ülkede, bölgede, dünyada bir sürü sorun var. Hemen herkes sorunu aşmanın yollarına dair fikirler serdediyor. Tespitler analizler havada uçuşuyor. Kimi “konjonktür” diyor, kimi “üniter” yapı. Bazıları mutlak çözümün “demokrasinin gerekliliklerini yerine getirmekle mümkün olabileceğinin” yılmaz savunucusu, bazıları ise Habil-Kabil olayından başlayarak zuhur eden hadiselerin arka planında ekonomik gerekçeler yattığı iddiasında. Demokratik özerklik, liberal politikalar, toplumsal uzlaşma, etnisite ve daha niceleri. Konuşulan, okunan kavramlar ve dil, amcanın bilmediği, bolca yabancı kelimelerle süslenmiş, anlaşılmaz olsa da, amcamız bir ümit ah-u vah etmeden süre giden sorunların çözümü noktasında bigâne kalmamak adına tahammül ediyor. Gece olup yastığa başını koyduğu zaman bilgi/yorum çöplüğüne dönmüş zihnini bir arıtma tesisi gibi ayıklamakla meşgul olmak durumunda. Zira kendi gerçekliğiyle yüzleşen herkes kendi kelimeleriyle konuşur. Ve kendi kelimeleriyle konuşan her insan teki bir sorun varsa kendi yaslandığı değerler üzerinden bir çözüm imkânı arar.

O halde sorulması gereken sual şu: Nedir bizim yaslandığımız değer? Ve hangi soruna nasıl yaklaşıp çözümü hangi mecralarda aramalıyız? Bugün önümüze serilen bunca türedi kavram, bize ait olmayan bir kalıplar manzumesi olarak hangi derde şifa olabilir? Ve biz hangi kelimelerle konuşacağız? Kâinata hangi dil üzerinden cevap vereceğiz?

Eskilerin yukarıda tasvir ettiğim Anadolulu amcaya isnat ettikleri güzel bir söz vardır: ümmi irfanı. Yani entelektüel kaygıları asgari düzeyde olduğu halde binlerce yılın tecrübesini, göğsü genişliğini taşıyan, dert ile hemdem olup dermanı hangi yolda bulabileceğini bilen irfan. Vahiy bir yandan ‘ikra’ emrini her fırsatta teşvik ederken diğer yandan da cahiller zümresinden söz ederek okumayan, yazmayan, bilmeyen anlamında değil; Cenab-ı Hakk’ı tanımayan, bilmeyen insanlardan bahis açar. Hatta durumun net anlaşılması için “kitap yüklü merkepler” misalini getirir. Yani okumalar, yazmalar, bilmeler akıllılık ölçütü değildir. Kütüphaneler dolusu bilgiyi hıfz edenler Allah’ı tanımamaları, O’nun emrettikleriyle amel etmemeleri halinde cahildirler. Cahiliyye insanlarının birçoğunun şair yazar oldukları göz önüne alındığında ne demek istediğim daha rahat anlaşılacaktır.

Şimdi gelelim yukarıda sözü edilen amcanın şahsında Müslüman Milletin anlamadığı terimlerin bizde neden karşılık bulmadıkları meselesine. Bu soru yaklaşık üç asırdır üzerinde durulan bir soru. Bugünün batı tipi dayatmacı dünyasını anlamlandıran, batıya ait olan, batının tarihselliği içinde zenginleşen kavramlardan söz ediyoruz. İzm’le biten tüm terimler dâhil demokrasi, insan hakları, özgürlükler, özgürlük alanları, haklar ve hatta adalet. Bir kısmı tamamen bize ait oldukları halde bu kelimler bu haliyle, yani kullanım durumdan kaynaklı arızalardan ötürü yine bize ait değil. Eski Mısır-Yunan-Roma üçlüsünün bir hamur gibi şekillendirdiği batılı zihnin kavramları tahrif etmesi bir yana, tahrif ettiği halleriyle bunları ihraç ederek kendinden olmayan toplumlara bunları dayatması onun ötekileştirici, ayrıştırıcı tabiatını da ele veriyor. Ancak hayatın tüm alanlarını sarmalayan bu modern durumun tespit edilmesi, dolayısıyla eldeki malzeme ile bununla savaşılması oldukça zor. Zor çünkü halimiz balıklar misali: derya içreyiz deryayı bilmeyiz. Kendi öyküsünü, medeniyetini dahi tanımaktan oldukça uzaklaştırılmış İslam Milleti’nin tarihine dönüp kendi hakikatıyla yüzleşmesinin önündeki duvarlar hiç de yabana atılır gibi değil. Resmi tarihin yalanları, modern sosyolojinin tanımlamaları üzerinden kendisine bakmak durumda kalmak, din-i mubinin kaynaklarına inip bir arkeolojik çalışma yapma imkanlarının azaltılması ve belki de en önemlisi medya eliyle algı operasyonlarının hayata geçirilmesi noktasında Nazi kamplarında esirlerin maruz kaldığı türden işkenceye maruz kalan zihinlerimiz.

Durum vahim, tablo karanlık mı peki?

Asla!

Çözümü konuşmanın vakti geldi de geçiyor bile. Zira olana bitene seyirci kalmak insan olarak bizi aktif bir özneden çıkarır, pasif, edilgen bir nesne yapar. Bu vaziyetin bizi getireceği nokta ise hayatını popüler kültür üzerine bina etmişlerin güzergâhı olur ancak. Ve sonra bizler de en kallavi teşekkür cümlesi olarak ‘Allah razı olsun’dan vazgeçer, yerine “çok eğlenceli” gibi hazcı kalıplara rehin oluruz.

Kimsin sorusunu sormak bu çağın çocuklarına en çok yakışan şey belki de. Zira bu sorunun cevabı hayli yakışıklı bir mecrada soluklandıracak insanı. Buraların, bu İslam topraklarının evlatları kendilerini tanımla, idrak etme sürecine girdikleri lahzada aslında içinde bulundukları sanal dünyanın bayağılığını keşfedecekler. Bu kalemden kelama, kelamdan kelimeye ve yeniden kelime-i ilahiyyeye rücu ettirecek bizleri. Kendimizce, kendi ağzımızla konuşarak başlayacağız söze. Söze “es-selam” ile başlayanların nesliyiz çünkü. Bu idrak süreci daha fazla argümana muhtaç olduğumuzu gösterecek sonra, kaynaklara ineceğiz. Bizden kim ne demiş bakacağız. “Biz, yani Müslümanlar” diye lafa girerken davudi bir sesle “lâ” demiş olacağız aslında. Lâ! Çağın çirkin retoriğine. Lâ! Kendimize, özümüze, medeniyetimize ulaşmak için canhıraş uğraşırken önümüze çıkarılan setlere. Lâ! Hakkı hak bilip hakkı teslim etmemeye. Lâ! Batılı batıl bilmeyip ona boyun eğmeye…

Hüseyin Yahya Şekerci – gencdoku.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s