Ali Bal / Din / Emeği Geçen Yazarlar

Âdem Kıssası

köşe8-alibalÂdem’e öğretilen isimleri anlamak için önce Âdem’i anlamak lazımdır. Burada Âdem bildiğimiz ilk insan olan Âdem peygamber olmayıp nev-i beşerdir.

I

Melekler Allah’a itiraz eder mi? Melekler insanın kan dökeceğini nerden biliyorlardı?

Bakara Suresi’nin 30. Ayetinde geçen meleklerle Allah arasındaki konuşma “Allah göklere ve yere isteyerek ve istemeyerek gelin, dedi; ikisi de isteyerek geldik dediler” şeklindeki Fussilet Suresi’nin 11. Ayetine götürülmelidir. Bu, Kur’an’ın Kur’an’la tefsiridir ve Kur’an bütünlüğü dediğimiz ilkenin başka bir cümleyle ifadesi olarak da alınabilir. Nasıl ki orada Allah ile göklerin ve yerin mutlak anlamda bir konuşması söz konusu değilse, meleklerin de gayb -veya ruhlar- âleminde Allah ile konuşmasının söz konusu olmadığı anlaşılır.

Allahu Teâlâ burada intak yani konuşturma sanatını kullanmıştır. Böyle bakmazsak “Melekler Allah’a itiraz edebilirler mi, melekler insanın kan dökeceğini nerden biliyorlardı?” gibi içinden çıkılması imkânsız soruların içinde boğulur gideriz. Melekler tabii ki Allah’a itiraz etmezler. Fakat burada mesele bu olmayıp Allahu Teâlâ burada intak sanatı kullanarak melekleri konuşturmak suretiyle yeryüzünde insan soyunu bekleyen en temel problematik olan dünyevî amaçlı savaşlara dikkat çekmek istemiştir. Bugün Ortadoğu’yu saran ateş çemberi içinde bu fitneyi masaya yatıracak ve çözüm üretecek bir ümmet iradesi ortaya konulamıyorsa bunun nedeni ümmetin zihninde savaş karşıtı bir tasavvur ve bilincin oluşmamasında aranmalıdır. Bunun nedeni de bizim Kur’an’ı böyle bir bakış açısı ile okumuyor olmamızdır.

II

Kur’an’ın Müslüman zihinde merkeze almak istediği, insanlığın temel problematiği olarak savaş:

Kur’an genel olarak iki tür savaştan söz eder. Birincisi, bildiğimiz cihad amacı ile yapılan savaştır. İkincisi ise, gerek asabiyet ve gerekse dünyanın yer altı, yer üstü zenginliklerini yağmalamak amacı ile yapılan savaşlardır ki, Kur’an buna “fitne” demektedir. İşte Bakara Suresi’nin 30. Ayetinde insanlık tarihinin başından bu yana birinci problematik olan savaş belasına karşı Müslüman zihinde yukarıda belirttiğimiz gibi savaş karşıtı bir tasavvur ve bilinç oluşturulmak istenmektedir. Bu oluştuğu takdirde İslam halkları ülkelerinde başa gelen münafık yönetimlerin dünyevî/siyasî fitne ve ifsat politikalarına izin vermeyecektir. Bu nedenle Bakara Suresi 30. Ayetini daha iyi anlaşılması için ayet Habil-Kabil meselesinin anlatıldığı Maide Suresi’nin 27. Ayetine götürülmelidir. Burada sözü edilen Habil-Kabil de mecaz olup dünyanın dört bir yanında haksız yere öldürülen insanların her biri Habil, diğerlerinin canına haksız yere kıyan insanların her biri de Kabil’dir. Allahu Teâlâ hak ve adalet dışında herhangi bir nedenle insanın insanı öldürmesini halife ve eşref-i mahlûkat olarak yarattığı insanın şeref ve haysiyetine yakıştırmamaktadır. Barış ve adaletin hâkim olduğu bir dünya sistemi Kur’an’ın en temel meselesidir. O halde biz de bu meseleyi zihnimizdeki din/İslam tasavvurunda merkeze alacağız. Buradaki mesaj budur ve Bakara Suresi’nin 30. Ayeti bunu anlatmaktadır.

Cennetin Daru’s-Selam olması da böyle bir tasavvurla ilgilidir. Allahu Teâlâ bununla demek istiyor ki, dünyadaki temel görev ve misyonunuz birbirinizi öldürmemek, barış ve adaletin hâkim olduğu bir dünya düzenini yeryüzünde tesis etmektir. Ancak bu dünya imtihan dünyasıdır. O nedenle  bu kutsî amaç bu dünyada gerçekleşir veya gerçekleşmez; siz gerçekleşmesi için çalışacaksınız, bu uğurda cihad edeceksiniz. Bu dünyada üzerinde dehrden kendisinin anılır bir şey olmadığı bir zaman -insanın daha insan/Âdem olmadığı bir dönem, (İnsan, 1)- geçen nev-i beşerin nihayet Âdem olup insanî rüşde eriştiği, dolayısıyla artık ubudiyetle mükellef olduğu zamandan başlayarak binlerce, belki on binlerce yıl boyunca en temel problematik olan ve bir türlü bitip tükenmek bilmeyen savaşlar bir gün artık son bulacak. Bu son geldiğinde yeryüzünde barış artık insanoğlunun inisiyatifine bırakılmayacak, Allahu Teâlâ kendi kudret eli ile yeryüzüne müdahale edecek. Tamamen O’nun inisiyatifinde, O’nun garantörlüğünde bir daha yıkılmayacak ve bir daha son bulmayacak şekilde dünya barışın ve nihayetsiz bir refahın hâkim olduğu yeni bir dünya olacak. Ölüler dirilecek. Önceki hayatta Allahu Teâlâ’nın gönderdiği elçilerin yollarını izleyenlerle Nemrutların, Firavunların, Ebu Leheblerin, Ebu Cehillerin yollarını izleyenlerin dünyaları kesin olarak birbirinden ayrılacak. İki taife -kâfirlerle mü’minler- artık aynı dünyada yaşamayacaklar. Herkes hak ettiği yeri bulacak ve herkes hak ettiği yerde ebedî yaşayacak.

Burada “kâfirler” inanç ifade eden bir kavram olarak kullanılmıştır. Kâfirliğin amelî tezahürü yeryüzünde tuğyan, zulüm, fitne, fesat, kan dökmek, fısk ve fücurdur. “Mü’min” de İslam imanını ifade eden bir kavram olup onun da amelî tezahürü hilm, ihsan, ıslah, silm (barş), adalet ve teslimiyettir. Kur’an bunu anlatmak istemektedir. Meseleye bu açıdan baktığımızda Müslüman zihnin bu konuda barış ve adaleti, bu fani dünyanın geçici menfaatlerini elde etmek için birbirinin kanını dökmemek gerektiğini layıkıyla içselleştirememiş olduğunu görüyoruz. Bugün Türkiye olarak bir ateş çemberi içinde yaşıyor olmamızın nedeni de budur. Oysa Müslümanların aslî misyonu insanlık âlemine bu dünyanın geçici menfaatleri için vahşi hayvanlar gibi birbiriyle savaşmamayı, barbarlık yerine hadareti öğretmektir.

III

Meleklerin Âdem’e secde etmeleri  

Meleklerin Âdem’e secde etmeleri “Göklerde ve yerde ne varsa sizin için yaratan O’dur” şeklinde gelen Casiye Suresi’nin 13. Ayetine götürülmelidir. Âdem ve eşi, kadın ve erkek cinsiyle insan türüdür. İkisinin yerleştirildiği cennet bu dünyadır. İblis ve şeytan insandan ayrı, ruhî, gaybî varlıklar olmayıp insanın şeytanî benliğini ifade eden kavramlardır. Âdem’in cennetten çıkarılması bir cennet mesabesinde olan bu dünyada -ki Kur’an’daki cennet ve dünya tasvirleri birbirine çok benzer (Bakara, 22 vb.)- yasak ağaçtan yiyen insanın Allahu Teâlâ’nın kudret eli ile kendisine hazırlayıp sunduğu refah ve saadeti kaybetmesi olarak tefsir edilmelidir. Sözü edilen cennet ve dünya iki ayrı dünya veya iki ayrı mekân olmayıp aynı dünyadır. Yasaklanan ağaç da yine mecaz olup bu mecazın çözümü için Ta-Ha Suresi’nin 20. Ayetine gitmek gerekir. Burada Kur’an insan için bir fitne olan şeceretu’l-huld’dan söz eder. Yasak ağaç bu şeceretu’l-huld’dur. Şeceretu’l-huld’ü anlamak için ise Hümeze Suresi’ne, “yahsebu enne mâlehu ehledeh” ayetine gitmek gerekir. Ve bir de Kehf Suresi’ndeki bahçe sahiplerine. Bahçesinin veya mallarının izzet ve ihtişamına bakıp “Bu mülkün yok olacağını sanmıyorum, kıyametin kopacağını da sanmıyorum” diyen insandaki gaflet hali, bir diğer ifadeyle insanın gafleten kendini kaptırdığı ebedîlik hayali, çağdaş bir ifade ile kapitalizme işaret eder. Kur’an “Birbirinize düşman olarak inin” derken, ebedîlik hayali insanda hâkim oldu sürece bu dünyada emperyalist savaşların, zulümlerin, sömürünün eksik olmayacağını anlatmak istemektedir. Âdem’in tevbe etmesi ise, dünya var oldukça insanın kendisini düzeltmesi ve bunun Allah tarafından kabulü için hâlâ mühlet ve fırsatın var olduğuna işaret etmektedir. “Âdem Rabbinden kelimeler aldı ve onunla tevbe etti”, bu ise, vahiy ilmi olmadan insanın yeryüzünü ıslah etme imkânının olmadığını, dolayısıyla bu durumda tevbesinin kabulünün de söz konusu olamayacağını ifade etmektedir.

IV

Âdem’e öğretilen esma (isimler) nedir?

Âdem’e öğretilen isimleri anlamak için önce Âdem’i anlamak lazımdır. Burada Âdem bildiğimiz ilk insan olan Âdem peygamber olmayıp nev-i beşerdir. Esmayı anlamak için ayet Lokman Suresi’nin 20. Ayetine götürülmelidir. Söz konusu ayette göklerde ve yerde olanların insanın hizmetine amade kılındığı belirtilir. Bu nasıl olacaktır? Göklerde ve yerde olan şeyler annelerinin karnından hiçbir şey bilmez olarak çıkarılan insanlara (Nahl, 78) nasıl verilir? Bunu anlamak için annesinin karnından konuşmayı dahi bilmez bir halde dünyaya gelen insanın, kendisinden önce dünyaya gelen ve konuşan insanlara bakıp, onların hangi cisme ne isim verdiklerine bakarak, kelimeleri ve kelimeler arası anlam ilişkilerini gözlemleyerek, daha kendisinin bile varlığının farkında olmadığı bir erken çocukluk -daha doğrusu bebeklik- döneminde konuşmayı öğrenmesine bakılmalıdır. Çocuk kendi var oluşunun farkına vardığında kendini konuşmayı öğrenmiş olarak bulmaktadır. Aynı şekilde insan, dünya üzerinde ilkel olarak var olduğu zamanlardan başlamak üzere eşyayı ve olayları izleyerek, varlık âlemindeki sebep-sonuç ilişkilerini gözlemlemek suretiyle eşyaya/maddeye hâkim olan kanunları -fizik kanunlarını düşününüz- keşfederek göklerde ve yerde olan şeylerden dünya üzerindeki hayatını kolaylaştıracak şekilde tasarrufta bulunmanın yollarını öğrenmektedir.

Bu bağlamda ele alındığında meleklerin Âdem’e secde etmeleri Âdem’in eşya üzerindeki -Allahu Teâlâ’nın belirlediği sınırlar çerçevesinde- tasarrufu olur. Allah’ın Âdem’e esmayı (isimleri) öğretmesi de yukarıda belirttiğimiz gibi insanın bu tasarrufu kolaylaştıran fizik, kimya, astronomi gibi fen bilimleri yoluyla eşyanın hakikati hakkında elde ettiği bilgilere tekabül eder. Ancak insan, evren, eşya ve madde hakkında hiçbir şey bilmediği ilkel döneminden başlamak üzere uzay çağına gelene kadar nasıl bir aşama geçiriyorsa ahlakî alanda da benzeri bir tekâmüle ihtiyacı vardır. Zira “fe elhemeha fucuraha ve takvaha/ona fücurunu ve takvasını ilham etti” (Şems, 8) ayetinde işaret edildiği gibi, insan fücura da takvaya da mütemayil olarak yaratılmıştır. Ancak bunlardan fücur damarının kontrol altına alınması suretiyle takvanın insanda hâkim konuma gelmesi, böylece insanın evrende yakan, yıkan, ezen, sömüren, bu suretle gökleri ve yeri ifsat eden bir varlık haline gelmemesi için bilgi meselesinin doğru eksene oturtulmasına büyük ihtiyaç vardır. Burada Allahu Teâlâ, insanın eşya hakkında kesbettiği bilgi üzerinden -bu bilgiden hareketle- kendinde ulûhiyet vehmetmesinin önünü almak istemektedir. Kur’an’a göre eşya/varlık âlemi, göklerin ve yerin mülkü elinde olan Allah’a boyun eğdirilmiştir: “Göklerin ve yerin hâkimiyeti O’nundur.” (Hadid, 5). Bunu da yine intak sanatı doğrultusunda melekleri konuşturmak suretiyle yapmaktadır. Kur’an’da göklerde ve yerde olan her şeyin Allah’ı tesbih ettiği belirtilir (Haşr, 1). Buradaki tesbihin, ayetin bağlamına dikkat edildiğinde göklerde ve yerde olan bu varlıkların üzerinde yaratıldıkları fıtrat kanunları ne ise onun dışına çıkmamaları anlamında kullanıldığı görülecektir. Aynı gerçek, paralel bir ifade ile Fetih Suresi’nin 7. Ayetinde “Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır” şeklinde gelir. Göklerde ve yerde olan varlıklardaki bu fıtratlarında olana teslimiyet, Kur’an dilinde meleklerin hamd ile Allah’ı tesbih etmeleri şeklinde ifadesini bulmuştur. Söz konusu bilgi olunca, aynı teslimiyet, “Sen yücesin, senin bize öğrettiğinden başka bizim bir ilmimiz yoktur” (Bakara, 32) şeklinde ifadesini bulur. Buradaki “ilmimiz yoktur” ifadesini, “Hayır, bizim sen öğretmedikçe kendimizden bir ilmimiz olamaz, dolayısıyla bizim de böyle bir iddiada bulunmamız söz konusu değildir” şeklinde anlamalıyız. Burada kendisine öğretilen esmaya, yani fıtrat kanunlarına, eşyanın ilmi//bilgisine karşılık insanın gurura ve kibre kapılmayıp aksine melekler gibi her an hamd içerisinde olmasının gereği anlatılmak istenmektedir. Aksi halde demiri işleyerek zırh örmeyi, ok, yay, kılıç ve mızrak yapmayı öğrenen insan bu bilgisiyle hemcinslerini boyunduruk altına almaya çalışacak ve böylece ulûhiyet ve rubûbiyet davasına kalkışacaktır. Yani ok, yay, kılıç ve üvendireyi, yabayı, keseri, sabanı kendi tahakkümü altına alacak olan insanın insan emeğini sömürmesinin, insanın insana kulluğunun tarihi böylece başlayacaktır ki, öyle de olmuştur. İlk çağları takip eden yüz yıllar ve bin yıllar süresince eşya üzerindeki bilgisini tekâmül ettiren insanın bu yolla atomu, nükleer enerjiyi, petrolü vs. keşfettikçe tahrip gücü de doğal olarak o oranda artmıştır. Üstelik bu tahribat sadece insanın insan üzerindeki ulûhiyet iddiası ve kıtali (öldürme ameliyesi) ile sınırlı kalmayıp Rahman Suresi’nin 1-8. Ayetlerinde ifade edildiği üzere ekosistemi, hatta uzayı tehdit eden boyutlara ulaşmıştır.

Netice olarak insan için bir cennet hükmünde tanzim ve tefriş edilen dünya (Bakara, 21-22) insan için bir cehenneme dönüşmüştür. Bu anlatımlar üzerinde dikkatli bir biçimde düşündüğümüzde, bu bilgilerin hakikaten insana acıyan, onu koruyan bir zat-ı müteal, bir akl-ı küll (Allah) tarafından bu amaçla Hz. Resul’e inzal edilmiş olduğu apaçık görülür. O nedenle Allahu Teâlâ Kur’an için “hikmetu’l-baliğa/hikmetin zirvesi” ifadesini kullanır (Kamer, 5).

Bakara Suresi’ndeki Âdem kıssasının bağlamına bakıldığında düşünülebilecek başka bir anlam boyutu ise şudur:

Kıssanın sonunda hitabın İsrail oğullarına yönelmesi asla gözden kaçırılmaması gereken bir husustur. Bu kıssa, meseleyi sadece kıssanın kendisi üzerinden aldığımızda insanlık geneline ne kadar oturursa, İsrail milleti özeline de o kadar oturur. Zira kıssanın bitiminden itibaren hitabın İsrail oğullarına yöneldiğini dikkate alırsak, bu, kıssanın özellikle Bakara Suresi’ndeki versiyonuna baktığımızda anlatımın İsrail milleti ile ilgisinin olması gerektiğini göstermektedir. Buradan hareketle kıssayı İsrail milleti özelinde ele aldığımız zaman kıssada sözü edilen Âdem’in İsrail oğulları olması bağlama daha uygun düşmektedir. Bakara Suresi’nin 30. Ayetinde Allah’ın yeryüzünde var edeceğini söylediği halife İsrail oğulları olup, “halife” terimi onların insanlık âlemine olan önderliklerine (velayet) işaret etmektedir. Bu durumda Âdem ve eşinin iskân edildiği cennet, İsrail oğullarının Hz. Süleyman ve Hz. Davut zamanlarındaki Filistin/Kenan/Mezopotamya coğrafyasıyla bu coğrafyada kurdukları devletlere ve söz konusu devletlerin sahip oldukları kudret ve saltanata tekabül eder. Âdem ve eşinin yasak ağaçtan yemeleri İsrail oğullarının bu kudret ve saltanatı başlangıçta fazilet üzerine kurmuş oldukları halde zamanla o ilk masumiyet halinin yok olarak bunun yerine dünyevileşmenin ağır bastığına, erdemden uzaklaşmalarına, aralarına giren ihtilaflarla bölünüp parçalanmalarına, sonuç olarak kudreti, saltanatı kaybedip düşmanlarının elinde esir ve sürgün duruma düştüklerine işaret eder. Ayıp yerlerinin kendilerine malum olması, kendilerini Hz. Davut ve Hz. Süleyman zamanlarındaki kudret ve satvetlerine ulaştıran bu ilk safiyet halinden ayrılarak, onları önce tefrika, sonra da düşmanlarına karşı zafiyet içerisine düşüren şeytanî his ve niyetlerin uç vermeye başladığı bir negatif dönüşüm ve tereddi, yani yozlaşma sürecine işaret eder. Âdem ve eşinin cennet yaprakları ile kendilerine malum olan ayıp yerlerini kapatmaya çalışmaları ise -bu kısım her ne kadar kıssanın diğer versiyonlarında yer alıyorsa da bütünlüğü bozmamak açısından işaret etmiş olalım- insanın masumiyet dönemi ile şeytanîleşmeye doğru geçişteki vicdan muhasebesi ve bu bağlamda yaşadığı iç çatışmaya işaret eder. Bu durumda “Birbirinize düşman olarak inin” ifadesi de, bir başka anlam boyutuyla, şeytanla -ki o, insanın şeytanî benliğinin yanı sıra yeryüzünde şeytanlaşan fakat kendisi insî olan tağutî güçlerdir- insan arasındaki ebedî savaşa işaret ettiği kadar İsrail oğullarının dünya hırsının ağır basmasıyla birbirleri arasında sürüp giden ve kendilerini Allah’ın “has kavmi” sayan bir millete asla yakışmayacak iç savaşlara işaret etmektedir. Bu durumda Âdem’in tevbe etmesini de bu doğrultuda yeniden anlamlandırmamız gerekir. Buna göre Âdem’in tevbe etmesi, emanet ve velayetin, yani Allahu Teâlâ tarafından kendilerine tevdi edilen insanlık âlemi nezdindeki önderlik misyonunun İsrail oğullarından geri alınmış olmasına rağmen kapıların yine de kendilerine tamamen kapatılmadığı, gelen son elçiye karşı çıkmak yerine eğer ona sahip çıkarlarsa bu halde de bağışlanma yollarının hâlâ açık olduğuna işarettir. Bununla ilgili yine Bakara Suresi’nin 38. Ayetinden itibaren hitabın neden İsrail oğullarına yöneldiği konusunda, arkasından gelen aynı doğrultudaki ayetlere bakılabilir.

Buradan yola çıkarak -ve devamla- Kur’an’da İsrail oğullarına yapılan bu uyarının sadece onlara mahsus bir uyarı olmayıp İslam ümmeti için de bir uyarı niteliği taşıdığını gözden uzak tutmamak gerekir. O nedenle burada Muhammed (a.s.v) ümmetine yönelik iki mesaja dikkat çekerek konuyu noktalayalım:

Hz. Resul’ün özellikle Medine döneminde yürüttüğü tebliğ ve davet faaliyetinin karşısındaki en ciddi muarız Yahudiler, nam-ı diğer İsrail oğulları idi. Kur’an’daki İsrail oğulları ile ilgili anlatımların birinci amacı onların Hz. Resul’ün risaletine karşı öne sürdükleri itirazları çürütmek, bu bağlamda onları önceki peygamberlerin kıssalarından örnekler vermek suretiyle Hz. Resul’ün risaletine karşı mücadeleye girişmekten vazgeçmeleri konusunda uyarmaktır. İkincisi, İsrail oğullarından geri alınan emanetin kendilerine tevdi edildiği bir ümmet olarak İslam ümmetinin de Yahudiler gibi olmamaları konusunda onları uyarma amacını taşımaktadır. Bu noktadan hareketle yola çıktığımızda İsrail oğullarının geçmişte Hz. Resul’ün risaletine karşı yürüttükleri muhalefet bugün siyasî planda aynı şiddetle devam etmektedir. Bu siyasetin arkasındaki İsrail’in Arz-ı Mev’ûd amentüsü, İsrail’le olan siyasî ve askerî mücadelenin gölgesinde kalmaktadır. Oysa İsrail’in mağlup edilmesi gereken asıl alan bu siyasetin arkasında yatan Arz-ı Mev’ûd amentüsüdür. Bu noktada Müslüman teologlar için İsrail’in ciddi bir muarız olduğu gerçeği elan geçerliliğini korumaktadır. Oysa İslam âlemindeki siyasî ve dinî dâhilî ihtilaflar, İsrail’in bu konuda işini büyük oranda kolaylaştırmaktadır. Bugün nüfusu on milyonu bile bulmayan İsrail’in bir buçuk milyarlık İslam âlemi karşısında efelenmesinin arkasında İslam ümmetinin bu zaafı ve içinde bulunduğu bu zillet hali yatmaktadır. Kur’an, İslam ümmetini onlar gibi olmamaları konusunda uyarmaktadır.

En doğrusunu Allah bilir. Es-selâmu alâ men ittebea’l-hudâ…

Ali Bal – akilvefikir.org

Reklamlar

2 thoughts on “Âdem Kıssası

  1. I) “Melekler insanın kan dökeceğini nerden biliyorlardı?” İnsanlar yeryüzünde vardı, melekler oradan biliyorlar ne olduğunu, Allah, Adem’i bu insanlar içinde seçmiştir, Adem ve ailesi ilk örnek ailedir…

    Beğen

  2. Emre Gülşeni, değerli kardeşim. Bir şey biz öyle dedik diye öyle olmaz. Yerinde neyse odur. Bakara 30. ayete biraz daha dikkatli bakın. Allah meleklere ‘ben yer yüzünde bir halife var edeceğim’ dediğinde melekler de ‘orada kan dökecek ve fesad çıkaracak birini mi var edeceksin’ dediklerinde daha yer yüzünde adem de insan da yoktur. Metne göre söylüyorum. Bir daha bakın lütfen.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s