Din / Hasan Köse / Yazarlar

Ahlak, İman ve İslam

köşe2-hasanköseAhlak, gönüllü vazgeçmeler ve şartsız teslim olmalar bütünüdür. Din, gönülsüz iş gördürmeler ve şartlı teslim olmaları da içerir. Çünkü insanların çoğu bırakalım kendi haklarından vazgeçmeyi, başkalarının hakkına razı olmaya dahi yanaşmazlar…

İman, Kur’an’ın “iman” dediğidir ve Peygamberlerin inandığıdır ve onun en son hali, Hz. Muhammed’in inandığıdır. İslam, Allah’ın insanlar için seçtiği dindir ve o da Kur’an aracılığıyla gelen bilgilerin içinde vardır. Hz. Muhammed onu hem yaşamış hem de tarif etmiştir. Ahlak insanın yaratılış güzelliğinin gereği, fıtrî dengeye göre yaşamasıdır. Tüm toplumlarda güzel ahlak vardır. Bu yüzden Hz. Muhammed’den önce de “güzel ahlak” vardı.  Hz. Muhammed onu Kur’an ışığında hem yaşamıyla hem de sözleriyle tamamlamıştır. Tamamlanmış güzel ahlak dinin dünyada en yüksek maksadıdır. İbadet kişi ile Allah, kişi ile tabiat ve kişi ile diğer insanlar arasındaki her türlü ilişkidir. En doğrusu son kitap Kur’an-ı Kerim aracılığıyla Allah tarafından belirlenmiş, son peygamber Hz. Muhammed tarafından hem bireysel hem de toplumsal yönleriyle eksiksiz yaşanmıştır.

Ahlak, gönüllü vazgeçmeler ve şartsız teslim olmalar bütünüdür. Din, gönülsüz iş gördürmeler ve şartlı teslim olmaları da içerir. Çünkü insanların çoğu bırakalım kendi haklarından vazgeçmeyi, başkalarının hakkına razı olmaya dahi yanaşmazlar. Başka bir ifadeyle güzel ahlak bütün toplumlarda ilahî din olmasa da vardır. Ahlaksızlık da ilahî din olsa da hep vardır ve hep var olacaktır.

Bu hakikati müşrik Ebu Talib’in ve Mut’im b. Adiyy’in gösterdiği yüksek ahlakı anlamaktan uzak Müslümanlar anlayamasalar da böyledir. Bu nedenle Müslüman olmadığı halde çok yüksek bir ahlakî formasyona sahip insanları görünce Müslümanlar dinlerinden şüpheye düşüyorlar. Oysa İslam insanın tüm cihetlerinde ve toplum olarak öyle olmasının yoludur. Tedavinin başarısız olması, hastanın ilaçlarını zamanında, doğru miktar ve şekillerde kullanmamasından, diyetlerine uymamasından kaynaklanmaktadır. Bu da çoğu zaman doktorla hasta arasındaki iletişim bozukluğundan kaynaklanmaktadır.

İmanın ne olduğu hep tartışılagelmiştir ve kalben tasdik hepsinin ortak zeminidir. Varsa azı da çoğu da en nihayetinde kalbin tasdik etmesiyle alakalıdır. Bir başka ittifak konusu ise Allah’ın varlığının kabul ediliyor olmasının yeterli olmadığıdır. Ateist istisnalar olsa da onların da sonuçta tabiat dedikleri şeye varlığı kendiliğindenlik özelliği verdikleri için, varlığı kendinden olan tabiat tanrı olmaktadır ve bu da binlerce yıldır panteizm/tüm tanrıcılığın söylediğinden başka bir şey değildir.

Tartışma varlık-yokluk meselesinde değil Allah’ın yaşayan insanlara hükümler koyması ve onlardan ibadet istemesidir. Bu tartışmalar her ne şekilde devam ederse etsin esas konu insan-insan ve insan-tabiat ilişkilerinde Allah’ın varlığının, Rablik ve İlahlığının kabul edilip edilmemesiyle alakalıdır. İnsan olarak herkesi kandırabiliriz fakat hakikatte bir kendimizi bir de Allah’ı kandıramayız. O halde varlık-yokluk ve sıfatlar, din ve şeriat tartışmalarından önce herkes kendisine şu soruyu sorarsa iman denen cevherin kendisinde olup olmadığını bilebilir:

Kendisiyle baş başa kaldığında “…dini Allah’a has kılıp…” bir misakla Allah’a bağlanabiliyor mu? Cevap “evet” ise iman vardır ve o tüm peygamberlerin kardeşleri, arkadaşları gibidir.

Yani kişi “Allah’ım ben bütün günahlarımdan pişmanım ve bundan sonra senin ‘dur’ dediğin yerde duracağım, ‘yürü’ dediğin yerde yürüyeceğim” diyebiliyor mu?

“Allah’ım bundan sonra ben senin ‘tut’ dediğini tutacağım, ‘bırak’ dediğini bırakacağım” diyebiliyor mu?

“Allah’ım bundan sonra ben senin ‘al’ dediğini alacağım, ‘ver’ dediğini vereceğim” diyebiliyor mu?

Cevap “evet” ise kişide cehennemi kendi nefsine haram kılacak iman vardır. Yoksa ya kalben biliyordur ve zahiren açık amelleri terk ettiği için ebedî cehennemi boylayıcıdır ya da kalben de emin değildir. Şeklen maliyetsiz ya da maliyeti düşük nüsuk’a devam eden ebedî cehennem yolcusudur.

Birincisi kalben Hz. Muhammed’in hak olduğunu anladıkları halde türlü sebeplerle dilleri ve halleriyle reddeden ehl-i kitap, ikincisi kalben emin olmadıkları halde türlü sebeplerle Müslümanlığın alametlerini taşıyan münafıklardır.

Bunlar için ilme ve danışmana ihtiyaç yoktur.

Birbirimizi kandırmayalım.

İkinci olarak ahlakta da benzer bir testi yapabiliriz. Yine kendi kendimize aklımız, vicdanımız ve Rabbimizle baş başa kaldığımızda, H. D. Thoreau’nun şu metaforunu düşünelim:

Batan bir gemiden sağ kalan yaralılardan biriyiz ve yüzmekteyiz. O sıra bir tahta parçasına tutunmuş ve daha rahat yüzerek ilerleyen ve bizden daha zayıf olan birinin elinden tahta parçasını çekip aldık. O tahta parçasını geri verin! Çünkü size ait değil! O tahta parçasını geri verebiliyorsanız, evet, siz ahlaklı birisiniz, yok veremiyorsanız, onu verinceye kadar siz ahlaksız birisiniz ve cennet ahlaksızlara haramdır.

İçimizden temizlememiz gereken şey o tahta parçasıdır ve bu durumun genel bir niyet olmasıdır. Namaz, oruç, hac ve hatta zekât bunu sağlayabilmek için birer eğitimden ibarettir. Yoksa bu, askerin eğitim yapıp durması ve fakat ülke işgale uğrasa da eğitime devam etmesi ve “savaşa hayır” kampanyalarına katılmasına benzer.

Başarı garantisi yine kişinin niyetidir.

Kendimizi kandırmayalım.

İslam ise Allah’ın “yap” dediğini yapmanın, “kaçın” dediğinden kaçınmanın son halinin Hz. Muhammed’in getirip, yaşayıp, tarif ettikleri olduğuna inanmak ve inandığımız gibi de tatbik etmektir. Bunun için de fazla bir ilim gerekmez. İlmihal yeter.

Bunun ölçüsü, yine kişinin bildiği doğruları yapmada ve bildiği yanlışlardan kaçmada cehd içinde olmasıdır. Bundan ötesi, çevremizi ve hatta kendimizi kandırmaktan ibarettir. Çünkü esasta kendimizi de Allah’ı da kandıramayız.

Her kişi Rabbini önce kendi içinde bulur ve onunla ahde girer sonra da yeryüzünde ve halk içinde onun rızasını arar.

Durmak cehennem ateşini söndürmeyeceği gibi her koşmak da kişiyi cennete götürmez. Allah hiç kimseyi kendi onayı olmadan hidayete zorlamadığı gibi, dünyada kendi tercihi olmaksızın cehenneme de sokmaz.

Hak’tan bir emir önümüze geldiğinde onu yaparız ya da yapmayız. Hak’tan bir yasak geldiğinde onu çiğneriz ya da ondan sakınırız. Bunun ortası yok ki cennetle cehennemin de ortası olsun. Cennet de cehennem de ebedîdir. Tüm geçişlerin biteceği ve cennetin de cehennemin de kapılarının mühürleneceği bir zaman herkes için gelecektir.

“Onların üzerine kapıları kilitlenmiş bir ateş olacaktır.” (Beled: 20)

O zaman nasıl kendi nefsimizle baş başa olacaksak, şimdi de kendi nefsimizle baş başa kararımızı vermeliyiz. Adını ve adresini vermeden, kayıtsız ve şartsız Allah’tan yardım isteyerek. Allah’ın “yap” dediğini yapacak, “sakın” dediğinden de sakınacağımıza söz vermeliyiz.

Mesele bu kadar net ve basittir. Gerisi şeytanın nefsimiz üzerinden bize üfledikleridir.

Son olarak şu tehditten korkalım derim:

Allah’ı unutan ve Allah’ın da kendi nefislerini unutturduğu kimselerden olmayın...” (Haşr: 19)

Hasan Köse – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s