Atilla Fikri Ergun / Din / Siyaset / Yazarlar / Yorum-Analiz

Modernleşme ve Bedevileşme Karşısında İrfan Mektebi’ne İntisap

köşe0-atillafikriergunİrfan ve hikmet yoksunu “dindarların” bedeviliği ve putperestliği yeniden üretmeleri, İslam Dünyası’nı iki ateş arasında bıraktı, zira İslam Dünyası’nın perişanlığı bir yanda modernleşme diğer yanda bedevileşme illetinden kaynaklanıyor. 

Dinin ahlaktan önce ilim-bilim, ideoloji, siyaset ve iktisatla ilişkilendirilmesi ahlakın ticarî değeri olmamasından kaynaklanıyor. İlim-bilim -ki buna kısaca bilgi diyebiliriz- ideoloji ve siyaset paraya dönüştürülebilir veya bunlar üzerinden manevî rant devşirilebilir, itibar elde edilebilir, iktisat zaten para demek, buna karşın ahlakın herhangi bir maddî getirisi yok.

Tamamen dünyevîleşmiş olan modern Müslüman “akıl” bunun farkında ve bu yüzden de ahlak onun için herhangi bir değer ifade etmiyor, onun nazarında bu daha çok tali bir mesele hükmünde. Kim ne yapsın ahlakı, “paraya çevrilemeyen şey işe yaramaz”, modern “dindar”ın aklı böyle çalışıyor.

Bunun yanında hayatın çölleşmesi, doğrudan fikir dünyasının çölleşmesiyle ilgili, fikir dünyası dumura uğrayan insanlardan hayatlarını doğru kurmalarını, içtimaî, siyasî, iktisadî alanları doğru şekilde dizayn etmelerini beklemek abesle iştigal. Günümüzün modern toplumu da bu tür insanlardan müteşekkil, söz konusu insan türünün laik-seküler veya dindar olup olmaması önemli değil; çöl her yerde aynıdır ve çoraklık onun karakteridir. Aklı, fikri, kalbi çorak olanın hayatı, içtimaî düzeni, siyasî, iktisadî örgütlülüğü nasıl ola ki?!

İslamcılık ortaya çıktığı ilk dönemde “kurtarıcı” rolü üstlenmek istedi, Cumhuriyet döneminde çok partili hayata geçişle birlikte ise “kurucu” olmaya çalıştı, ancak İslamcılığın yararından çok zararı oldu, zira modern bir yaklaşımdı ve bu nedenle de irfan ve hikmet yoksunuydu. Radikal İslamcı fraksiyonların hemen hepsi üzerinde şu veya bu şekilde etkili olan Selefilik de süreç içinde bedeviliği yeniden üretti.

İrfan ve hikmet yoksunu “dindarların” bedeviliği ve putperestliği yeniden üretmeleri, İslam Dünyası’nı iki ateş arasında bıraktı, zira İslam Dünyası’nın perişanlığı bir yanda modernleşme diğer yanda bedevileşme illetinden kaynaklanıyor. Ki, bunların her ikisi de müteşebbihtir, biri Batılıya diğeri bedeviye benzemek isteyen ve bunu ziyadesiyle başarmış olan, asimilasyona uğramış unsurları bünyesinde toplar. Her ikisinin ilacı da on dört asırlık ilim, fikir ve kültür mirasının vücuda geldiği mecrada saklı ve biz ona gelenek diyoruz.

İslamcılığın salt siyasî-ideolojik çizgisi karşısında İrfan Mektebi’ne intisap etmek tek çıkar yol olarak görünmektedir. Türkiye İslamcılığı İrfan Mektebi’nden nasibini almadığı için AK Parti iktidarıyla birlikte tamamen dünyevîleşti. Muhafazakâr İslamcılar Said Nursî, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’u söylemlerinde sürekli kullandılar ancak üçünü de anlamış değillerdi, radikal İslamcılar ise İrfan Mektebi’yle -dolayısıyla gelenekle- bağı olan tüm âlim ve mütefekkirleri doğal olarak kendi yaklaşımlarının dışında bıraktılar. Her iki kanatta yaşanan fikrî tıkanıklık ve ahlakî yozlaşma tek boyutlu okumanın ve irfandan nasipsizliğin tabii sonucudur.

İsmet Özel ise Batı’yla işbirliğine ve dünyevîleşmeye karşı çıktığı için muhafazakârlar tarafından dışlandı, radikaller ise İslamcılığı “küfrün yeşile boyanmış hali” ve “modernleşmenin çocuğu” olarak nitelendirdiği için onun adını dahi anmadılar ve bir bakıma tecrit ettiler.

Dolayısıyla bugün bir okuma listesi yapılacak olsa -bu ve sayabilecek daha birçok nedenden ötürü- en başa sırasıyla Gazalî, İbn-i Arabî, Said Nursî, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve İsmet Özel’i koymak icap eder.

Buna mukabil özellikle radikal İslamcılığın beslendiği kaynaklar birçok soruna yol açtı. Öne çıkan üç isim Mevdudi, Seyyid Kutub ve Ali Şeriati’dir. Seyyid Kutub ve Ali Şeriati’nin eserleri belli başlı birkaç noktada fikir dünyasına katkı sağlamakla birlikte daha çok zararlı oldu, çünkü bire bir hakikat imiş gibi algılandılar, muhteva ettikleri yanlışlar görmezden gelindi ve bu yanlışların süreç içinde yol açacağı sorunlar umursanmadı. Dolayısıyla söz konusu eserler İslamcı çevrelerde hiç derinlemesine tartışılmadı, bilakis ezberlendi.

Radikal çevrelerde Kutub ve Şeriati eleştirisine rastlayamamamızın nedeni budur. Eserleri neredeyse ezberlenmiş, ikisi de birer ikon haline getirilmiştir. “Seyyid Kutub hâlâ aşılamadı” diye yazı yazan radikal “akıl” bunu bir tespit olarak değil, hem eleştirilere karşı çıkmak amacıyla hem de üzüleceği yerde -sanki iyi bir şeymiş gibi- bir övünç vesilesi olarak söylemektedir. Kutub çoktan aşıldı ama radikal “akıl” farkında değil.

Kutub ve Şeriati’nin eserlerini okuyanların hemen hepsi Türkiye’yi Mısır ve İran’la karıştırdılar, tarihî ve kültürel açıdan yaşadıkları toplumu doğru tahlil edemediler ve bu nedenle de sosyal planda yanlış konum aldılar. Özellikle Yoldaki İşaretler ve Dine Karşı Din tekfir dalgasına yol açtı, böylece radikalizm önce evdeki anasından babasından başlamak suretiyle süreç içinde halktan koptu.

Eserleri tetkik ve tahlil edildiğinde Kutub ve Şeriati’nin de neticede sosyolojiden yola çıktıkları görülür ki, zaten ikisi de sosyologdu. Mevdudi’nin Dört Terim’i de aynı şekilde bir tekfir dalgası meydana getirmiştir, ancak bu noktada Mevdudi’nin, Kutub ve Şeriati’den daha yararlı olduğu söylenebilecektir, çünkü dinî ilimler açısından ikisine de ağır basıyordu ve gelenekle bağları daha kuvvetliydi.

Bugün Müslümanlar arasında kendilerini Selef’e nispet eden -ve beslendikleri kaynaklar itibariyle- anlayamadıkları, anlamlandıramadıkları, muhtevasını bilmedikleri, üzerinde hiç tefekkür etmedikleri, derûnuna vakıf olmadıkları her şeye “sapıklık” diyen bir güruh türemiş bulunmaktadır.

Buna mukabil herhangi bir kişi veya grubu ortaya koyduğu düşünce ve görüşler nedeniyle “sapık”, “müşrik” ve “kâfir” ilan etmeden önce Molla Câmî’den mülhem şöyle bir usûl takip etmekte yarar olacaktır:

Herhangi bir kimseden Şeriat’a aykırı olduğu düşünülen bir söz nakledildiğinde, önce sözün sıhhat şartlarını haiz olup olmadığına bakılmalıdır. Eğer söz sıhhat şartlarını haiz değilse, sözün kendisine isnat edilen kişi tarafından söylendiği iddiası reddedilmelidir, zira sözün kendisine isnat edildiği kişi Müslüman’dır. Eğer söz sıhhat şartlarını haiz ise te’vil imkânı aranmalıdır, eğer te’vil imkânı yoksa sözün kendisine isnat edilen kişi katında te’vilinin olabileceği ihtimali göz önünde bulundurularak ihtiyatlı davranılmalıdır. Son çare kişi nakledilen sözü anlayamadığını beyan edip onunla amel etmekten kaçınmalıdır.

Özetle günümüz Müslüman’ı genel olarak sayı üstünlüğüne, silaha, şiddete, kaba kuvvete, hakarete, iktidara, paraya, makama-mevkiye inanmakta, ilme, irfana, hikmete, fikre, kültüre, medeniyete, söze ve sözün gücüne itibar etmemektedir. Bu nedenle siyasî-ideolojik yaklaşımları ve tek yönlü, tek boyutlu okumaları terk etmek, ilim, irfan, tefekkür ve kültür temelli kuşatıcı bir yaklaşım ortaya koymak gerekmektedir. İslam Medeniyeti’nin ihyası bu yolla mümkün olabilecektir, aksi takdirde deniz bitmiş, kara görünmüştür, yolun sonu yakındır lakin günümüz Müslüman’ı bunun farkında değildir; bilakis o mevcut durumun hep böyle devam edeceğini zannetmektedir.

Atilla Fikri Ergun – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s