Atilla Fikri Ergun / Yazarlar / Yorum-Analiz

Modernist Sapma ve Din-Kültür İlişkisi

köşe0-atillafikriergunİslam ulemâsı hiçbir zaman ruhban sınıfı teşkil etmediği gibi tarih boyunca ilmin gereği olarak ahlaka, adalete, merhamete öncülük etti. Kafayı Kilise’yle ve ruhban sınıfıyla bozmuş olan modern(ist) “akıl”da ise bunların hiçbiri yok.

Modernist akımlar bizi geriye götürdü, öyle bir sapmaya ve tahrifata yol açtılar ki, tekrar başa dönüp İman’ın şartları, İslam’ın şartları ve Edille-i Şer’iyye’den başlamamız gerekiyor. Modernistler sayesinde bırakın usûlü İlmihal bilgisine dahi sahip olmayan kimselerin ictihad yaptıkları günleri de gördük, herhalde bu da bizim imtihanımız.

Kilise’nin tarihini İslam tarihi zanneden ve sürekli bir biçimde Luther’den ve Calvin’den söz eden modernist ilahiyatçılar Batı’da yaşanan hadiselerin bizim tarihimizde karşılığı olmadığı için somut örneklere dayanmaksızın konuşuyorlar. Hâlbuki Batı tarihinin, Kilise’nin, engizisyonun bizimle uzaktan yakından alakası yok. İslam ulemâsı hiçbir zaman ruhban sınıfı teşkil etmediği gibi tarih boyunca ilmin gereği olarak ahlaka, adalete, merhamete öncülük etti. Kafayı Kilise’yle ve ruhban sınıfıyla bozmuş olan modern(ist) “akıl”da ise bunların hiçbiri yok.

Bunun yanı sıra ortada bir “Sabit din, dinamik Şeriat” lafı dönüp dolaşmaktadır. Bu formül din adına uydurulmuş en büyük hurafelerden biri kuşkusuz, zira din Şeriat, Şeriat da din demek zaten. Dinamik olan Şeriat değil fıkıhtır, ictihad kavramı da bu yüzden vardır. Dolayısıyla fıkıh Şeriat’ın karşılığı değildir, bu ikisi birbirinden farklı şeylerdir. Oryantalist “akıl” kelime oyunlarına başvurmak ve kavram kargaşası yaratmaktadır.

Fikrî planda yaşanan sapma hayatın hemen her alanına sirayet etmektedir, içsel dinamikleri dumura uğratarak günümüz Müslüman’ını amelî açıdan bozmaktadır. Bu yüzden nefse muhalefet etmek ve azîmetle amel eylemek moderniteyi içselleştirmiş olanların harcı değil, bu yüzden ruhsatla amel revaçta. Hâlbuki Kuşadalı’nın dediği gibi, ruhsat günahın yularıdır (zimâm-ı masiyyet). Kısacası ruhsata sarılan aslında günahın yularından tutmuş olmaktadır.

Malum, Hz. İbrahim, Hz. İsmail ile birlikte Beyt’in var olan temellerini yeniden yükseltmişti (Bakara: 127). Peki, niçin 5-10 metre ötede yeni bir yapı inşa etmedi, niçin Beyt’i eski temelleri üzerinde yeniden kurdu? Beyt’in eski temellerinin özelliği ne? Bir an için modern(ist) “aklın” baktığı gibi bakacak olursak taşında toprağında tılsım mı var? Hayır, bu bir tılsım meselesi değildir, Beyt’in aslı oradadır çünkü, Hz. Âdem bizzat Allah’ın talimatıyla ilk kez oraya inşa etmiştir Beyt’i, dolayısıyla aslını ihya etmek gerekir.

İşte dinî düşünce ve medeniyet de böyledir, modernist, nevzuhur yaklaşımlarla, kerameti kendinden menkul modern, “bilimsel” ve “yeni” yorumlarla farklı bir şey icat etmemize gerek yoktur, bilakis aslını ihya etmemiz, temelleri üzerinde yeniden yükseltmemiz gerekir. Gelenek dediğimiz şey bundan başkası değildir.

Hz. Peygamber, putlarla dolu olduğu zamanlarda dahi Kâbe’de namaz kıldı, fetihle birlikte de onu aslına irca etti. Önümüzde böyle bir örnek dururken neden içine bozuk malzeme karıştığı için bütün bir ilim ve düşünce mirasını, tarihi, kültürü, geleneği toptan çöpe atalım? Bilakis çöpe atmamız değil sahih-muharref ayrımı yaparak onu ihya etmemiz gerekmektedir.

Hz. Peygamber sonradan türedi değildi (Ahkaf: 9), zannedildiği gibi “yeni” şeyler de söylemiyordu, bilakis emr-i ilahî mucibince kendinden öncekilerin yoluna/hidayetine tabi oluyor, aynı hakikati dile getiriyordu (En’am: 90). Modern(ist) “akıl” ise zincirin -bugün itibariyle- son halkası olmak yerine zinciri kırmaya çalışıyor. İşte bu apaçık bir ihanet, yoldan çıkış ve sonradan türediliktir.

On dört asırlık birikimi yok sayıp doğrudan bidâyete rücû etmeye kalkışmanın bizi doğrudan tekfirciliğin kapısına götüreceği aşikâr. Bidâyet ile bugün arasında kalanların tümünü “küfür” ve “şirk” ile itham eden anlayışın neş’et ettiği yer burasıdır, tekfirciye göre Müslüman olarak ilk nesil (bazısına göre ilk üç nesil) ve kendisi var, diğerleri küllü kâfir, küllü müşrik.

İslam’ı ideoloji ve siyasetten ibaret kılan “aklın” anlamlandıramadığı konulardan biri de din-kültür ilişkisi. Her din, düşünce veya dünya görüşü süreç içinde kendi kültürünü üretir. Örneğin Batı’da kişi ateist olsa bile kültürel olarak Hıristiyan’dır. Nasıl içki veya uyuşturucu kültürü varsa dinden neş’et eden bir kültür de vardır ve bizim kültürümüz, on dört asır içinde İslamiyet’le muhkem hale gelmiştir. Kişi ister iman etmiş ister inkâr etmiş olsun günlük hayat içinde sergilenen birçok davranış ve uygulamanın kaynağı İslam’dır ve bu son tahlilde iyi bir şeydir.

Latince “cultura”dan gelen kültür, “inşa etmek, işlemek, süslemek, bakmak” anlamlarına gelen “colere”den türetilmiştir. Dolayısıyla kültür toplumu inşa eden, işleyen, süsleyen unsurdur ve kültürleri yok olan toplumlar asimile olmuşlardır. Hal böyle iken dinin toplum içinde kültürleşmesini son derece olumsuz bulup “vahiyden kültüre” gibi birtakım yozlaşma haritaları çıkarmak abestir, çünkü zaten bizim kültürümüz vahiyden neş’et etmiş ve yine vahiy sayesinde muhkem hale gelmiştir. Bu kültürün kendisini yoğun olarak gösterdiği alanlardan biri sanattır. Örneğin Süleymaniye Camii İslam inancı ve kültürünün ürünüdür, sanat alanında -dünya genelinde- binlerce örnek sıralanabilir.

Belki itiraz edilebilecek tek şey dinin sadece bu boyuta has kılınmasıdır. Bunun da yolu kültürleşmeyi kötülemek değil diğer boyutların eksikliğinin yanlış olduğunu ve zarara yol açtığını dile getirmektir.

Atilla Fikri Ergun – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s