Kaan Yiğenoğlu / Kentleşme Üzerine / Yazarlar / Yorum-Analiz

Ulaşım Hakkı Ama Nasıl? (4)

köşe20-kaan-yiğenoğluİnsanın canına kasteden bir teknolojinin “medeniyet” olarak pazarlanması da gariptir. İnsana ve doğaya karşı olan bu araçların Müslüman toplumlarda yaygınlaşmasını “medeniyet” olarak değerlendirmek yaklaşık 200 yıllık bir tarihsel sapmanın ürünüdür.

Sonuç ve Değerlendirme

Ulaşımda alternatif olarak yürüyüş, hayvanların kullanımı ve demiryolunun tercih edilmesi gerektiğini yazı dizisi boyunca anlattım. Demiryolu ulaşımının ağırlıklı olarak şehirlerarası ulaşımda tercih edilmesi gerektiğini de belirtelim. Şehirde mesafelerin bugünkü gibi genişletilemediği ve dolayısıyla kentin bu kadar büyümesine izin verilmediği düşünüldüğünde şehir içi ulaşımda yürüyerek veya hayvanları kullanarak ulaşım ihtiyacını karşılamak mümkündür. Bunun için şehrin yeniden ele alınması, mahallelerin yeniden tanımlanması, toplumun en küçük birimi olarak ailenin yeniden konumlandırılması ve bireyselleşmeye izin verilmeden cemaatik bir topluma doğru gelişime imkân verilmesi gerekmektedir. Günümüzdeki kent sistemlerinde kalmaya devam ederek güzergâhları metro, metrobüs, otobüs, minibüs ve otomobiller ile doldurmak sömürgeleşmemize, borçlanmamıza yol açar, dinimize zarar verir noktaya gelmiştir. Kesinlikle bu paradigmadan kurtulmak zorundayız. Zihinsel değişikliğe gidilmelidir.  Olmaz, yapamayız, edemeyiz, zayıf kalırız diyenlere Ra’d Suresi’nin 11. Ayet-i kerimesini bir kez daha üzerinde düşünerek okumalarını tavsiye ediyorum.

Ulaşımda hayvanların kullanılmasını bir “geriye gidiş” olarak görmemekteyiz. Müslüman bir ülkenin yöneticisinin Mercedes’e binmesi de gelişmişlik değildir. Tarihin ilerlediği tezi bir masaldan ibarettir. İlerlemeci tarih anlayışı tezi Batı’nın Müslüman zihinlerdeki galibiyetidir. Bugün geldiğimiz nokta “ileri” olarak tanımlanacaksa Hz. Muhammed (s.a.v) ve sahabelere “geri kalmış” demiş olmaktasınız. Bugünü “medeniyet” olarak görüyorsanız Hz. Muhammed (s.a.v)’e “medeniyetsiz” demiş olmaktasınız. Hâlbuki Mekke kapitalist toplumundan Yesrib’e hicret eden Hz. Muhammed (s.a.v) buraya “Medine” demişti. Medeniyet konusunda Peygamberimiz ile modern Müslümanların aynı zihin kodları ile meseleye bakmadıkları açıktır. Modern Müslümanlar maddî ilerlemeyi “medeniyet atılımı” olarak değerlendirmektedir. Hâlbuki medeniyetin maddî temeli olsaydı Peygamberimiz Mekke kapitalist toplumunun içinde kalarak alternatif bir ekonomi geliştirme yoluna giderdi. Elbette medeniyetin de bir ekonomik niteliği vardır ancak bunun bugünkü ekonomi anlayışı ile bir bağı bulunmamaktadır. Medeniyetin din ile olan ilgisini düşünmeden bir medeniyet toplumu kuramayacağımız açıktır.

Reel politiğe göre bir İslam anlayışı ile hareket etmek Müslümanların dünya kapitalizmine hizmet etmesine ve sömürülmesine neden olmaktadır. Batı’ya bir alternatif üretme gayreti İslam’ın geleneğinden kopuşu zorunlu kılmaktadır. Geleneğin terk edilmesi toplumun çözülmesini hızlandırmaktadır. Batı’nın konfor sağlayan tekno-endüstriyel araçlarına sahip olmak dünya hayatının süsü olarak Müslümanların gözünü kamaştırmaktadır. Ahlak ve adalete dayanan bir toplum mu olacağız, yoksa Batı ile bir teknoloji rekabetine mi gireceğiz buna karar vermek zorundayız. “İkisi bir arada olmaz mı?” diyenlerin bundan 150-200 yıl önce “Batı’nın ilmini alalım, ahlakını almayalım” diye başlayan bir sürecin sonunda İslam ahlakı üzere bir toplum olamadığımızı görmeleri gerekir. Teknik bir kültürdür. Batı teknolojisi Batı kültürüdür. Müslüman bir toplum kendi değerlerine uygun bir teknoloji üretebilir. Ancak bunun için öncelikle Batı’nın değerlerinden bir kopuş gerekmektedir. Ulaşımda hayvan kullanımını “geriye gidiş” olarak görüp, konfor ve rahatlık hedefleyerek Müslüman bir toplum olamayacağımız gibi kendimize ait bir teknik üretimi de gerçekleşmeyecektir.

Bugün otomobilleşmeyi, kentleşmeyi, sanayileşmeyi eleştirdiğimizde hayretle karşılanıyor ve neredeyse “vatana düşman” olarak etiketleniyoruz. Hâlbuki bizi bu noktada eleştirenler Batı’nın sözcülüğünü yapmakta olduklarını dahi bilmemektedirler. Bugün Türkiye’nin herhangi bir orta büyüklükteki kentinde insanlar “Biz otomobil kullanmak istemiyoruz” desinler bakalım yer yerinden nasıl oynuyor. Ortalığı yakıp yıkanlar, “Devrim yapıyoruz” diyenler, “Biz işimize yürüyerek gitmek istiyoruz” deseler bu ne kadar büyük bir devrimci eylem olurdu bir bilseler. Ancak tüm bunların aksine modern toplumun tüm unsurları içselleştirilmiş ve çözümler yanlış yerde aranır olmuştur. Çünkü sihirbazlar bugün evimizde, hatta her an elimizde. Toplumların aptallaşmasına yarayan, modernitenin gerçekleri örten, hakikatin görülmesine engel olan sihirbazlara aldanmayın. Onlar siz yolda giderken elinize tutuşturdukları akıllı(!) telefonlar ile etrafınızda olan bitenleri görmenize engel olurlar, başınızı öne eğdirirler. Eğlence sektörüyle, popüler müzik ile, sinema ile, futbolla, televizyonla, reklamlarla yanı başınızda binlerce insan ölürken duyarsız kalmanızı sağlarlar. Şöyle bir düşünün, çocukların öldüğü bir katliam haberini izlerken araya giren reklamlardan sonra zihninizin nasıl dumura uğratıldığını. Az önce bir bebeğin öldüğünü izliyorduk, şimdi bir otomobil markasını tanıtan ve kadın bedenini kullanan bir reklamı izliyoruz. Mevcut sistemi sorgulanamaz, eleştirilemez, itiraz edilemez kılmak için ve kendi iktidarlarını sağlamlaştırmak için sizi manipüle ederler. Üstelik tüm bu dayatmaları da demokratikleşme, özgürlük, serbest piyasa, insan hakları, kadın hakları gibi süslemeler ile pazarlarlar. Kavimlerini küçülten, alçaltan, ahmaklaştıran ve aptallaştıranların Firavun özelliğindeki insanlar olduğunu tarihte okuyoruz. Ancak günah keçisi olarak Firavun’u göstermek haksızlık olur, çünkü ayet-i kerimede Firavun’un aptallaştırdığı kavmin de fâsık olduğu belirtilmektedir.

Müslüman’ın medeniyete bakışı da böylece değiştirilmiştir. İnsanın canına kasteden bir teknolojinin “medeniyet” olarak pazarlanması da gariptir. İnsana ve doğaya karşı olan bu araçların Müslüman toplumlarda yaygınlaşmasını “medeniyet” olarak değerlendirmek yaklaşık 200 yıllık bir tarihsel sapmanın ürünüdür. İlerleme, kalkınma, refah toplumu oluşturma yolunda geldiğimiz noktada modern insanın yiyeceği GDO, giyeceği küresel marka, barınağı beton, ulaşımı ayaksız-petrole bağımlı, bastığı yer toprak değil asfalt olmuştur. Bugün modern insan her haliyle küresel kapitalizme hizmet eder durumdadır.

Mekânı genişlettikçe istediğiniz kadar iletişim-ulaşım araçları kullanın, köprü, yol vs. yapın çare olmaz. Günümüzde teknolojiye bağımlı yaşamlar (cep telefonu, bilgisayar vs.) ve otomobil kullanımının artması kentleşme politikalarının sonucudur. Batı kültürünü Müslüman bir ülkede uygulamaya çalışmak bizi sömürge yapmakta ve küresel sermayeye bağımlılaştırmaktadır. Mesele çok köprü, otoyol vs. yapmakla övünmek olmamalıdır. Aksine bunlara en az ihtiyaç duyulacak bir şehir anlayışını geliştirmek olmalıdır. Türkiye küresel faiz lobisine karşı bir söylem geliştiriyor ama küresel sermayeye bağımlılığını artıran projelerle övünüyor. Bu çelişkidir. Osmanlı şehri, küresel kapitalizmin gelişmesini engelleyen bir yapılanma ile teşekkül etmiştir. İhtiyaçlarını çoğaltan değil ihtiyaçlarını asgarileştiren bir toplum tasavvuru ile kapitalizme karşı durmak mümkündür. “Sonsuz ihtiyaç” kavramı Batı liberal düşüncesinin ürünüdür. İnsan ihtiyaçları sonsuz değildir. Aslolan ahlak esaslı bir toplum kurmaktır. Peygamberimizin hayatı refah, kalkınma, ilerleme, maddî terakki gibi kavramlarla karşılanamayacak kadar ahlak esaslıydı. Ancak Peygamberimiz Mekke kapitalist toplumuna karşı bir mücadele vermek yerine Medine’yi kurmaya yönelmişti. Türkiye’nin inşaat alanı haline gelmesi, her yerden gökdelenlerin yükselmesi gelişmişliğini değil medeniyet tasavvurunun olmadığını gösterir.

Şimdi ben bugün soruyorum, Batı’nın geldiği durumu medeniyet olarak tanımlayanlara: Mevcut sistemde sermaye daha çok büyümek için içeride ve dışarıda kendisine ittifaklar bularak dayanışma içerisinde büyümeye devam ederken siz buna karşı övgü dolu sözler sarf etmekten başka ne yapıyorsunuz? Siz bu kefere dayanışmasına karşı bireyselleşme yolunu tercih etmeyi “modern” olarak tanımlamak dışında hangi ittifaklara, dayanışmalara giriştiniz? Batı’nın dayattığı kitlesel sınaî üretime karşı kendi üretim modelinizi geliştirmenin yolunu aradınız mı? Yoksa bir ölü gibi “Batı’dan ne gelirse alalım; ahlâkı dışında” diyerek yan gelip yattınız mı? Fakat yanlış yaptınız. “Batı’nın tekniğini alalım, ahlâkı dışarıda kalsın” diye yola çıktınız ancak bugünkü durumda ahlâk üzere yaşayan bir toplum olduğumuzu kaç kişi iddia edebilir? Ahlâk üzere yaşayan bir toplum olsaydık İslam medeniyetini ortaya çıkarmaz mıydık? Medeniyetin din ile olan ilgisini maddî terakki ile değiştirir miydik? “Biz ne yapabiliriz ki?” demeyin. Yaparsanız çok şey olur. Yapmazsanız Enfal Suresi’nin 73. Ayet-i kerimesinde buyrulan olur.

Kaan Yiğenoğlu – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s