Elyesa Koytak / Sanat / Sinema / Tarih-Kültür / Yorum-Analiz / İktibaslar

Kalpazanlığa Karşı

itirazım-var-1Bütün bir tarihten sorumlu tutulmak istenen “devletçi, sağcı, Sünni, Türk, Ermenilerin mallarına el koymuş, Kürtlerden nefret eden, faşizme her an hazır, siyasetçilerin hemen kandırdığı, cahil, yığın” bir halk var. Bugünlerde moda olan adalet ve vicdan ideolojisinin gizli ve kötü nesnesi, tarihe dair söylemsel mahkemenin gizli ve suçu verili sanığı olarak.

Herkes adalet istiyor, herkes tarihle yüzleşmekten, hesaplaşmaktan bahsediyor. Hem de tarihi üstlenmeye yanaşmadan, tarihi kendinden başkasına yıkarak. Tarih denince Ermenilerin, Rumların, Kürtlerin çektiği acılardan başka bir şey anlaşılmasın ve bu kirli, ağır bir yük olan tarih ortada sahipsiz kalsın, tekmelensin, yumruklansın isteniyor. Hem savunulmayacak derecede azılı bir suçlu, hem de herkesin acısını çıkaracağı bir yetim olarak tarih. Hem şeytan, hem de günah keçisi. Tarih derken Türkiye tarihi. Herkes derken de halkı kastetmiyoruz; bir kısmı gizliden halka kasteden, bir kısmı da halkın yanında olduğunu halka satmaya çalışan bir azınlık, her türlü olay vesilesiyle vicdan sosu sıkılmış bir adalet talebini dile getiriyor. Medya üzerinden görünürlük kazanan köşe yazarları, akademisyenler, siyasetçiler.

Adalet talep etmeden önce bir düşünelim, adalet nedir ve ne değildir? Adalet hukuk değildir. Hukuk, suça dair mümkün olduğunca her unsuru hesaba katarak bir karar hükmüne varmanın verili prosedürleriyken, adalet bir şeye hak ettiğini tam anlamıyla vermektir ve hukuka sığmaz. Bir kişi haksız yere bir başkasına vurmuşsa bunun karşılığı misliyle vurmak olabilir; nitekim Hazret-i Ömer, bir görüşme yaparken gelip kendisini rahatsız eden bir Müslümanı asasıyla itip de akabinde çok pişman olunca hemen o Müslümanı çağırır ve kendisine aynı şekilde vurmasını ister. Hazret-i Ömer’i bu yüzden adaletle anıyoruz, Allah’ın gözünde adil olmamaktan korkup, herkesin gözü önünde darp edilmeye cesaret ettiği için. Fakat her olay bu kadar az taraflı, az boyutlu değildir.[1]

Peygamber Efendimiz, aralarındaki anlaşmazlığı kendisine getiren iki Müslümana şöyle der: “Yargılanmak için bana geliyorsunuz, biriniz delil getirmekte diğerinden daha becerikli olabilir. Bense duyduğum söze göre hüküm veririm. Bundan ki birinize Mümin kardeşinin hakkını alıp verirsem ona cehennemden bir parça ayırıyorum demektir”.[2] Bundan ne anlayabiliriz? Adalet ve ahiret hem bu dünyayı ve hukuku aşar, hem de bu dünyadaki bütün hükümlerden daha kesindir. Bu dünyada işlerimizi halletmek mecburiyetinde olduğumuz hukuk prosedürleri yoluyla hakkaniyetli olabilmek adına bir vakada tam anlamıyla doğru karar vermek istesek ve her şeyi hesaplamaya kalksak bile başaramayız, çünkü gerçek “hesap” günü ahirettedir. Bu dünyada işlenen suçun cezasını vermek isteriz, bunun için gayret de gösteririz, ancak suçun tam anlamıyla adil bir cezasının ancak ahirette olacağını da biliriz. Ayrıca bu dünyada suçlu değil, suç cezalandırılır; bir kul olarak suçlunun bu dünyayı aşan akıbetiyse her zaman onla Allah arasında kalır, ahirete kalır. Nitekim Peygamber Efendimizin, suçlu olduğu açığa çıkan bir kadın hakkında, kadının durumunun ahirete kalması nedeniyle cezai hüküm vermediği olmuştur.[3] Hiçbir hukuki karar nihai değildir, bütün dava dosyaları ahirette yeniden açılacaktır. Derrida’nın “gelecekteki bir ihtimal” şeklindeki müphem adalet tanımı, ahiret gününü kesin bir hakikat olarak bilen biz müslümanlar için kifayetsiz, umutsuz ve nihilist kalır.

Tarihle yüzleşmeye çağırıp, sözgelimi 1915 olaylarına dair vicdan çağrısında bulunanlar ne istiyor? Hayatını kaybetmiş her bir Ermeniyi ayrı bir vaka dosyası olarak yeniden açacak, bütün taraflarda ölen-öldürülen kimin hangi oranda suçlu olduğuna hükmedecek, sonra da bütüncül bir hüküm verip olaylarla en uzaktan alakası olmuş olana dahi hak ettiğini verecek bir mahkeme mümkün değildir.[4] Tarihteki bir olay hakkında adaletli hükmetmenin imkansızlığının nedeni, sadece, o olayın üzerinden çok zaman geçmiş olması, belge ve bulguların yok olmuş olması ve olayın hiçbir hükme indirgenemez karmaşıklığı değildir; ayrıca adaleti icra edecek olanın kim olacağı sorusu da olayı bütün bir tarih üzerine mücadeleye dönüştürür, zira bugünkü yargılamada bugünün aktörleri sanık, savcı, hakim vesair konumlara dağılacaktır. Tarih söz konusuysa saf ve kendinde bir hüküm/karar yoktur. “Osmanlılar 1453’te İstanbul’u ele geçirdiler”, “Padişah 2. Mehmet komutasındaki ordular 1453’te Konstantinopolis’i işgal etti”, “Sultan Mehmed Han Hazretleri 857 senesinde şehr-i Konstantiniyye’yi fethetti” ve benzeri her ifade, tarihi bir gerçeğin sunulması değil, tarihe dair konuşan öznenin kendini sunmasıdır. Tarihi olayların hükmü verilemez; tarihi olayların maddesi, tarih üzerine konuşanların elinde yumuşak ve değişkendir. Tarih üzerine konuşmak, içinde bulunduğumuz bir şey olan tarihin herkesçe düşünülme biçimlerine müdahale etme, bunu da tarih içinde konuştuğumuz yere göre yapma ve böylece tarih içindeki kendi konumumuzu diğer konumlara yayma gayretidir.

Türkiye’yi tarihiyle yüzleşmeye çağıranların farklı konumlardan gelse de, ortaklaştıkları bir nokta olduğunu görüyoruz: Halkın Müslüman varlığını gözetmemek. Bunu deyince, adaletin ve zulmün dini ve meşrebi olmadığı hakikatini hatırlatma gereği duyuyorsanız bir önceki paragrafı okumamış gibi davranıyorsunuz demektir. Tarihle yüzleşmeye çağıran, bir çoğu kendi derdindeki köşe yazarları, tarihçiliği kendinden menkul tarihçiler, sinemacılar, öne çıkan bir çok siyasetçi, akademisyenler vesairenin pek çoğunda halkı gözetmek gibi bir dert olmamasından bahsediyoruz. Gözetmek bir kenara, bilakis, bütün bir tarihten sorumlu tutulmak istenen “devletçi, sağcı, Sünni, Türk, Ermenilerin mallarına el koymuş, Kürtlerden nefret eden, faşizme her an hazır, siyasetçilerin hemen kandırdığı, cahil, yığın” bir halk var. Bugünlerde moda olan adalet ve vicdan ideolojisinin gizli ve kötü nesnesi, tarihe dair söylemsel mahkemenin gizli ve suçu verili sanığı olarak.

Onur Ünlü’nün son filmi mesela, aynı yetimhanede büyümüş biri Rum, biri Alevi, biri Kürt üç gencin, ince bir planla, cami cemaatinden birini namaz esnasında öldürmesi üzerine. Filmi izleyen herkes için adil bir cinayet bu, zira adam hem tefeci hem de pedofil, sorun yok. Mesele Onur Ünlü’nün adalete siyasi-kültürel kimlikler dağıtması ve Sünni-Türk’e her kötülüğün altındaki şeytan rolünü biçmesi. Adaletin bu denli kimlikleştirilmesi gerçekçi bir tarzda olamazdı zaten; film, Ünlü’nün bilindik absürdizmiyle, kabak tadı veren melezlik hevesiyle anca mümkün oluyor. Filmdeki tek gerçek kişiler belki de, açılış sahnesinde, fonda bir Alevi türküsüyle bizi karşılayan namaz sırasında cemaatteki diğerleri, yani adı sanı daha sonra hiç geçmeyen, anca figüran olabilen Müslüman halk. Oysa, mesela tersinden, bütün kötülüklerin Ermeni, Rum, Alevi, Kürt karakterlerden kaynaklandığı ve bunlara karşı mücadele veren kahraman Sünni-Türklerin olduğu bir film ne kadar faşist olur, hemen nasıl da nefret suçu kapsamına girerdi değil mi?

Tarihle yüzleşmeye çağırıp adalet talep edenler, önce, halkın Müslüman varlığına düşmanlık etmediğinin teminatını verebilecek mi? Son yıllarda klişeleşen Kemalizm eleştirisinin sonu, tarihi bütünüyle “Sünni-Türk”ün üzerine yıkmaya çalışan bir kültürel azınlıkçılığa varmış durumda. Faili, halkın çoğunluğunun değerlerine ve menfaatlerine kasteden bir adalet adalet değildir. Yılın 364 günü farklı söylemsel biçimlerde bu sahte adaletin failliğine soyunanların Soma’ya gidip poz kesmesi de sırıtıyor. Onur Ünlü’yle, Soma’daki faciada halka kasteden gerçek suçlunun faiz, bankalar, sömürücü işletmeler, patronlarla işbirliği eden devlet katları olduğu konusunda anlaşabiliriz; ama halkın dinine, kültürüne kasteden kampta durmaması kaydıyla.

Adalet ve vicdan kalpazanlığına mahal bırakmayacak bir adalet. Soma için patronlardan ve yöneticilerden hesap sormanın yanısıra, normal şartlarda o madencileri “devletçi, sağcı, Ermenilerin mallarına el koymuş, Kürtlerden nefret eden, Alevilere dair önyargıları malum, faşizme her an hazır, siyasetçilerin hemen kandırdığı, cahil, yığın Sünni Türkler” olarak gören adalet kalpazanlarının da farkındayız.

Elyesa Koytak – populistkultur.com

—————-

[1] Bu yazıda İslam tarihinde adalet anlayışı ve uygulamalarına değinip dört başı mamur bir adalet kavramı kuracak halimiz yok, bunun yerine yakın dönemde üzerine bir ödev hazırladığım batılı bir isme atıf yaparak derdimi anlatacağım. Jacques Derrida, şimdilerde okuyan ve bilhassa okumayan herkesin atıf yaparak bir şeyler devşirmeyi umduğu meşhur Fransız feylesof, “Yasanın Gücü” adlı makalesinde adaletin imkansız olduğunu ve açmazlar barındırdığını söyler. Bir kararın adil olması için, bir yandan, konu edindiği olayın veya durumun kendine özgü yanını, verili hukuk çerçevesine sığmayan yanını dikkate almak zorundadır, yoksa olayın veya durumun farklı olan yanına hakkıyla muamele edemez ve daha önce başka olay veya durumlar için verilmiş kararları tekrar eden bir makineye dönüşür. Diğer yandan da verili hukuk çerçevesine bir şekilde bağlı olması, performatif yorumunu ona dayandırması gerekir, yoksa son derece şahsi ve keyfi kalacağı açıktır. Bu açmaz, her türlü karara, karar verilemez olan bir şeyin musallat olması demektir. Üstelik adalet hemen oracıkta gerekli olan bir şeydir, soğumaya bırakılamaz, acildir. Aciliyet, bir kararın gerçekten adil olabilmesi için gereken sonsuz malumatı edinmesini ve hesaba katmasını imkansızlaştırır. Nihayetinde sevgili filozofumuz şunu der: Bir karar hükmü hiçbir zaman şimdiki zamanda bütünüyle adil değildir, adalet her zaman gelecekteki bir ihtimal olarak kalır. Daha fazlası için: Jacques Derrida, “Yasanın Gücü, Otoritenin Mistik Temeli”, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Metis, 2010, s: 43-134.

[2] Buhari, Şehadat, 27; Ahkam, 20. Müslim, Akziye, 4. Bu hadis-i şerifin özgün bir yorumu için İsmet Özel’in Kırk Hadis’ine yönlendiriyorum.

[3] Bir gün bir adam karısının zina yaptığı iddiasıyla Peygambere gelir. Peygamber, kadını da çağırtır ve yüzleştirir, kadın iddiayı reddeder. Peygamber Efendimiz, şahit de bulunmadığı için ikisine de 5’er kere yemin ettirir. Sonuncu yeminlerinden önce, yalan yere yemin etmede ısrar edenin ahiret azabına müstehak olacağını söyler. İkisi de iddiasında ısrar edince Peygamber boşanmalarını söyler ama cezai bir hüküm vermez. Bir zaman sonra kadından doğan çocuğun eski kocasından olmadığı anlaşılsa da tekrar yargılama yapmaz. Zira kadın, ettiği yeminle kendi ahiretini yargılamanın konusu etmiş ve bu dünyada verilecek her türlü cezai hükümden çok daha gerçek, çok daha adil bir hükmü zaten davet etmiştir. Hadis-i şerifin uzun rivayeti için: Buhari, Tefsir, Nur, 1754-55; Talak 28.

[4] Bu arada Ermenilerin mallarına el konma hikayesine dair, okunsun: http://www.populistkultur.com/ermeniler-o-kadar-zengin-miydi/

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s