Din / Hasan Köse / Yazarlar

Neden Hadis’e Yetim Muamelesi Yapıyoruz?

köşe2-hasanköseHz. Peygamber ölmüş gitmiş ise, onun sözleri konusundaki tüm haberler uydurma ve güvenilmez ise, o zaman onun da yaşayıp yaşamadığıyla alakalı tüm haberler ve bize bıraktığı söylenen kitap da uydurmadır… Neden hadise yetim muamelesi yapıyoruz? Sahibi yetim olduğu için mi?

Bu yazı samimiyetinden kuşkum olmayan “Kur’an ancak Arapça dil bilmek ve samimi olmakla anlaşılabilir. Hadis dahi olsa Kur’an’ı anlamak için araya koyamayız, zaten hadislerin hepsi de en nihayetinde bir beşerin sözüdür ve Kur’an kendinden başka hiçbir söze itibar edilmemesini söyler” gibi düşüncelere sahip olan bir Müslüman’ın iddialarını müzakere için yazılmıştır.

Kur’an da hadisler de anlaşılır metinlerdir ve onları hem Peygamber hem de Sahabe ve sonrakiler anlamışlardır. Her metinde kaynağının maksadını anlayamadığımız kelime ve cümleler olabilir. Bunlar ne Kur’an’da ne de hadislerde öze zarar verebilecek sayıda ve içerikte değildir. Müteşabih sözün sahibi anlamının bilinmesini istiyor olsaydı onu mutlaka açardı. Açmadığına göre ilk duyanla onun arasındadır. Sonradan verilen anlamalar ancak o anlamaları vehmedene aittir. Kimseyi bağlamaz.

Her dil gibi Arapça ve Arapça bir gramer üzere indirilmiş Kur’an’da dilin ana örgüsü ve kaideleri hâkimdir ve bu kaideler hadisler için de geçerlidir. Buralardaki sorunlar yok denecek kadar azdır ve öze ait meseleler değildir. Gerek Kur’an’da gerekse Hadis ya da cahiliye Arap şiirinde kullanılan kavramlar vardır. Bu kavramların kelime anlamı ve terim anlamı vardır. Hatta bunların hem kelime hem de terim olarak birden fazla bazen benzer bazen de birbirine zıt anlamları vardır. Bu Türkçede de diğer dillerde de böyledir. Üstelik bu yalnızca lehçe farkından dolayı da değildir. Aynı lehçede ikisi de kullanılır. Türkçeden bir örnek verelim. Cümle içinde anlam farklılıkları; başvurmak, kelle vurmak ve kafa vurmak cümlelerindeki baş, kelle ve kafa müradiftir fakat anlamları yanlarına gelen kelimeye göre değişir. Anlamı konuya göre değişen kelimeye örnek de “başa çıkmak” terimidir ki, bir yerin başına çıkmak, lidere şikâyete çıkmak, mücadele edebilmek gibi konusuna göre birçok anlama gelir. Google translate’e soracak olursanız hepsini “hit head/kafası vurmak” diye çeviriyor. Aynı mı? Elbette değil. İşte bunun gibi Kur’an’da eş sesli, farklı anlamlı, müradif fakat aynı anlamda kelimeler vardır ve Sahabe bunları “Bunu nasıl anlayalım?” diye Hz. Peygamber’e sormuştur. O da bir müradifle ya da geniş açıklamayla cevap vermiştir. Bu konu Hz Peygamber’in Kur’an’ı tefsiri başlıklı çalışmalarda ve bazı tefsirlerde zaten vardır. Şimdi buradaki kapalı bir anlamı mesela “variduha”(1) kelimesini Sahabe “içine girmek” olarak anlıyor ve azaptan korkarak ağlıyor. Bunu gören başka bir Sahabe “Neden ağlıyorsun?” deyince “Sen ‘Oraya varid olmayacak yoktur’ ayetini okumadın mı?” diyor. Diğeri “Vallahi Mü’mine cehennem haramdır” diyor ve ilgili ayetleri okuyor. İşte bu duruma müşkül deniyor. Gidip Hz. Peygamber’e soruyorlar. O da ayete bir vazıh müradifle cevap veriyor. “Vurud/Duhuldür”(2) diyor ve “Evet, oraya herkes girer ve fakat cehennem Mü’min’e İbrahim’e ateşin değdiği gibi değer” diyor. Burada günahlar kadar yanıp çıkmadan söz eden hadisler de var denirse işte o hadisleri Bakara Suresi 80 ve Âl-i İmran Suresi 24. ayetlerin bu inancı zemmettiğini ve bunun haber nitelikli olduğu için de nesih kapsamlı dahi düşünülemeyeceğini söyleriz. İşte inancımızı ve gelen sözleri kimden ve ne adına olursa olsun Kur’an’a vurmanın bir ciheti budur. Elbette buradaki vardığım yargı tamamen bana aittir. Kimseyi bağlamaz.

“Hadislerin bizzat Kur’an’la yasaklandığı” fikrini Casiye Suresi’nin 6. Ayetine dayandırmak tam bir akıl tutulmasıdır.  Eğer “…artık Allah’ın ayetlerine inanmadıktan sonra hangi söze inanırlar” ayetini “Hz. Muhammed’in sözlerine inanmayın, Allah’ın sözlerine inanın” şeklinde anlarsak, bunun anlamı şu olur: Hz. Muhammed Kur’an’ı bir yana bırakıp ileri geri kafasına göre konuşuyordu. Allah da onu uyarmaktan veya gırtlağını sökmekten çekindi ve muhataplara “Onun sözlerine uymayın, benim sözlerime uyun” dedi. Buna göre Hz. Muhammed hiç konuşmadan insanlara yalnızca Kur’an okudu ve öldü. Bu akıl en temel mantık kurallarından mahrum bir akıldır. İmam Gazalî boşuna dememiştir “Mantık bilmeyenin ilmine güvenilmez” diye.

Arapça bilen herkesin Kur’an’ı okuyup anlayabileceğini zannetmek bir şehir efsanesidir fakat Arapça bilen birinin bunu böyle zannetmesi büyük cahillik olur. Arapça bilen herkes ve herhangi bir Kur’an mealini okuyan herkes Kur’an’dan çok şey anlar ve fakat bu aklı ve irfanı oranında olur. Oysa başka ilim ve irfan sahiplerinin okumalarının sonuçlarını da okusa yine aklıyla doğru orantılı olarak daha ileri anlamlara ulaşır. Bu iki durum arasındaki farkı eğer fark edemiyorsak bu bir zihni yetersizlik olur. Tartışma biter.

Kur’an’ın kavramsal örgüsünde ayetler birden fazla mümkün/zorunlu/gayri mümkün anlamlara gelebilir mi? Evet. Eğer “Hayır, her ayet bir ve kesin anlama gelir” deniyorsa bu kimin verdiği anlamdır? Dolayısıyla burada “Hangi anlam?” sorusu gündeme gelir. Yok, birden fazla anlama gelebiliyorsa “Hangisi doğru ve biz hangisine uyacağız?” sorusu gündeme gelir. Bu konularda Allah’ın Resul’üne neden başvurmayalım? Eğer başvurmazsak kendimizi Kur’an karşısında Peygamberle aynı seviyeye koymuş olmaz mıyız ve o zaman bizim sözümüze insanlar neden inansın? Gelen sesin zihni ele geçirilmiş bir transformers’tan geldiğinden nasıl emin olsun? Nisa Suresi’nin 150. ayetinde “Allah ile peygamberinin arasını ayırmaktan” söz ediliyor. Bu ne demek? Nisa Suresi’nin 59. Ayetinde “itaat edilmesi gereken emir sahipleri” yaşayanlar olsun. Hz. Peygamber’in hukukun hikmetli yüksek hakikatlerinden Pisagor’un geometride keşfettiği gibi keşfettiği kevnî ilkeler ve hükümleri olamaz mı? Ki bu tür hükümler her toplumu ayakta tutan törelerin omurgasını oluşturur. Hatta bazıları toplumlara göre değişmeyen yüksek prensipler/yasalardır. Bu yasalar gücünü tespit edenden değil kendi hakikatinden alır. Bu konuda yazılan el-Eşbah v’en-Nezair ve el-Kavaid kitaplarının ana konusu külli kaidelerdir. Bunların sonuncusu Ahmet Cevdet Paşa’nın Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye’sidir ve bu kaideleri değil tespit etmek çoğu zaman anlamak için kırk fırın ekmek yemek gerekiyor. İşte bu kaidelerin oluşturulmasında Kur’an ayetlerinin yanında en önemli kaynak Hz. Peygamber’in söz ve davranışları, onun öğrencilerinin söz ve davranışları ve onların varisleri âlimlerin tespit ettiği yüksek prensiplerdir. Hz. Peygamber’in “Sizin hata yaparak serbest bırakmanız, hata yaparak cezalandırmanızdan iyidir” hadis-i şerifi buna örnektir. Hz. Ali’nin Cemel Savaşı sonrası Müslümanların “Ganimeti nasıl paylaşacağız?” sorusuna “Aişe kime düşecek?” diye karşılık vererek tartışmayı bitirmesi ve Müslümanların kendi aralarında savaşsalar dahi birbirlerinden ganimet alamayacakları konusundaki vahyi kaideyi kesin bir hüküm olarak tespit etmesi buna örnektir. Hz. Ömer’in fethedilen yerlerin beşte dördünü mücahitlere dağıtmak yerine miri toprak sistemi olan ıkta’ya geçmesi buna örnektir. Denirse ki, zaten bunları Kur’an’dan anlıyorlar, deriz ki, ganimeti nasıl paylaşacağız diye soranlar da Kur’an okuyorlardı, “İran’ı, Mısır’ı ve Suriye’yi fethedenlere temlik et” diyenler de Kur’an okuyorlardı. Ayrıca “O ayet Ehl-i Kitab’a indirildi, bu ayet müşriklere indirildi” diyerek topu taca atan Mürcie aklı da işlemeye devam ediyor. Kur’an’da açık haram yoksa, eşek eti, mut’a nikâhı, anneanneyle veya dedeyle evlenme, hala-yeğenin aynı anda nikâh altına alınması haram mı helal mi? Bunlar Kuran’da lafz-ı kat’i olarak yok. Bunları Hz. Peygamber bu doğrultuda anladı. Sahabe tasdik ve tatbik etti. Kesinliği icma iledir. Bu hikmet birikiminden neden mahrum olalım ve neden matematikte Pisagora tanıdığımız kevnî yasaları tespit hakkını, hukuk, siyaset, ekonomi ve diğer sosyal alanlarda Hz. Muhammed’e tanımayalım? Bunlar “Müşriklerin Allah’ın helalini haram kılması” gibi midir? O zaman Hz. Muhammed’e müşrik demiş olmaz mıyız? Olmuyorsak ve caizse biz onun bu hükümlerine tabi olmakla neden yanlış yapmış olalım?

Elinizde Kur’an adını verdiğiniz bir kitap var, o kitap ne zaman geldi? Hangi topluma geldi ve nasıl yaşandı? Bunlar Kur’an’dan anlaşılabilir mi? Kur’an kendisini yazanlardan ve hıfzedenlerden ve koruyanlardan söz ediyor mu? Eğer bu sorulara Kur’an ayetleriyle “Evet” cevabı veremezseniz lütfen onu geri gönderin ve yeniden indirilsin çünkü adresi belli değildir. Onun kime ve ne zaman indiği belli değildir. Eğer Kur’an kendisini kimin taşıdığı ve onu nasıl koruduğuyla alakalı yeterli bilgi veriyorsa bunlar nelerdir? Mesela yazılmasıyla alakalı ne diyor? Kim bilir belki de müsteşriklerin dedikleri doğrudur. Kur’an uydurulan bir kitaptır. Daha kötüsü belki de “Allah adına uydurulan bir kitaptır.” Diyorsunuz ki “Kur’an anlaşılabilir bir kitaptır” ki bu konuda da birçok ayet var. İyi de bu Hz. Muhammed’in de onu anlayabildiği anlamına neden gelmiyor? Eğer Hz. Muhammed’in de Kur’an’ı anladığına inanıyorsak neden Kur’an’ın senet ve rivayetlerle lafzen kat’i olarak korunduğunu ve sorduğum sorulara cevap olarak da Hz. Muhammed’in ve Sahabe’nin Kur’an’ı “Anneleriniz ve babalarınız” ayetini ebeveynin ana babasına doğru da işlettikleri gerçeğinin haram kıldığını anlamıyorsunuz? Peki, nikâh konusunda aynı sayılan dede ve büyük anneler neden miras konusunda da aynı sayılmıyorlar? Bu sorulara cevap verilirken kullanılan usûl ve tekniklerden neden başka alanlarda da Kur’an’ı anlamak için yararlanmıyorsunuz?

“Kur’an’ı anlamayanlar ancak kalplerinde hastalık ya da perde olanlardır”, sorun bu değil,  ben “Kur’an’ı Kur’an’dan okuyup anlamayı” biliyorum da ayetlerin anlamlarının rivayetleri hadis rivayeti kadar muhtelif! Aynı kelime yedi anlam üzere açıklanınca hangisini tercih edeceğimi nasıl bileyim? Bu konuda Kur’an size, bana söylemediği neyi söylüyor?

Doğuştan Arap olan birisi ve Arap dilcisi dahi Kur’an’ı Kur’an’dan anlamaz, onu verilmiş anlamlar üzerinden anlar. Kur’an lafzen Kur’an’dan okunur fakat onu anlamak beşerî diğer unsurlara bağlıdır. Bunun için:

1- Akıl,

2- Dil ve dil ilimleri,

3- Yaşam ve tarih bilgisi gibi başka ilimler gerekir.

Bizim bugün bu ilimlere sahip olmamız hem genel hem de özel anlamlarda söz konusu metni anlamamızı sağlar. Bu ilimler öncelikle kendi zamanının dili, kendi zamanının tarihi ve yaşam algılarının bilinmesi, sonra genel olarak diğer dil, tarih ve yaşam algıları bilgilerimizdir. Eğer günümüze bir hüküm çıkaracaksak o zaman günümüzün şartlarını ve verilerini de bilmemiz gerekir. Kur’an’ı Kur’an’dan okuyup ilk anlayan Hz. Muhammed’dir. Biz onun anladıklarından neden yararlanmayalım? O ölmüş gitmiş ise, onun sözleri konusundaki tüm haberler uydurma ve güvenilmez ise, o zaman onun da yaşayıp yaşamadığıyla alakalı tüm haberler ve bize bıraktığı söylenen kitap da uydurmadır. Onun bıraktığı, bugün bizim elimizdeki Mushaf mı ve biz bunu nasıl anlayacağız? Özetle Kur’an muhkem bir lafız olarak korunmuş bir Mushaf olsa da onu anlamak için kullandığımız tüm veriler hadis rivayetleriyle, hatta daha zayıf yöntemlerle oluşmuştur. O halde neden hadise yetim muamelesi yapıyoruz? Sahibi yetim olduğu için mi?

Başka kitapları ve örfü (Maide Suresi: 42) bizzat Kur’an git oku diyor ve 34 yerde de örfe göre hüküm ver diyor ve kastedilen örfün Kur’an da ne olduğu yazmıyor. Söz konusu örflerin ne olduğunu bize kadar getiren kaynaklarla Hz. Muhammed’in sözlerini bize getiren kaynaklar ve yöntemler aynı. O halde neden hadise yetim muamelesi yapıyoruz? Sahibi yetim olduğu için mi?

Kur’an’ı doğru anlayıp anlamadığımızın ölçüsü -içinde hadisler de olmak üzere- Sünnet-i Seniyye ve Medine uygulamaları ve doğrusuyla yanlışıyla sahabe içtihatlarıdır ve hatta sonraki içtihatlardır. Aksi bir durumda Kur’an’ı anlamak muhaldir. Hatta iki kişi bir araya gelerek Kur’an üzerine konuşsalar hepsinin dediği kendi anladıkları olduğu için yalandır. Anlam buharlaşmış olur. Geçmişin anlamını, işin ilk sahibinin sözlerini atıp, kendi aklımızın verilerini Kur’an diye sunmak, Kur’an açısından iftiradan başka ne olur?

Anlama, fıkhetme, akletme ayetlerini Peygamber, Sahabe ve sonraki tüm âlimler de okuyorlardı. Tüm ihtilaflara baktığımızda “Onlar münazara yapıyorlardı” mı diyeceğiz? Demek istediğim ihtilaf işin doğasında var. Bu konuda Cabir Alevani’nin İslam’da İhtilaf Usûlü adlı çalışmasını tedris etmek gerek. Bu ihtilaflar “Kur’an’ın bütünlüğü içerisinde çelişkisizlik prensibiyle” çelişmez, daha ziyade ona uyma çabasının bir sonucudur. Yani her usûlün kendi tepesinde sallanan kılıçtır. Lafz-ı Kat’i manası kat’i ayetler ışığında muaheze edilmek.

Hiç kimse “Kur’an’ın bütününe vakıf olmak” durumunda değil, zaten bu mümkün de değil. Kur’an ecza yapımında kullanılan kimyasal deposu gibidir. Her âlim oraya girer ve kendine ilaçlar yapar ve bu ilaçlar eczanelere dağıtılır. Sonra o ilaçlar hastalarına göre uzman doktor ve eczacılar eliyle insanlara verilir.

Ravilerin hiçbir dediği ve bu Kur’an’ın anlamıdır diye bugün hiçbirimizin dediği “mutlak hakikat” değildir. Her işin bir ilmi ve usûlü var. Elbette sidik ve kan içirmeyi din olarak yutturmaya çalışanların zırvalarından söz etmiyorum. Bu konuda son derce temiz çalışmalar var. Biz yılanı biliriz. Dediğimiz yılanın zehrinden ecza üretenler var ve yılan zehrinin eczası da yine o zehirdendir. Komple ret ve komple tasdik belli şeyler dışında caiz değil. Bakara Suresi’nin 113. Ayetinde Ehl-i Kitap için bile “Hiçbir şey üzere değildirler” demekten men olunmuşken bir Müslüman “Peygamberden rivayetle gelenlerin hiçbir gerçekliği yok…” nasıl der?

Hadislerin Peygambere aidiyeti ile Kur’an’ın aidiyeti elbette bir değildir fakat bu lafız itibarıyladır, ondan öte değil. Bizim derdimiz Kur’an lafızlarının mutlaklığı değil ki! Onlar Peygambere nasıl gelmişlerse aynen öyledir. Ve kıyamete kadar da öyle kalacaklar. Bizim müzakere alanımız “mananın mukayyetliği, müphemi, müşkülü…” vb. konulardır.

“Kur’an’a uymayan hangi hadise, hangi rivayete, hangi söze inanabilirsiniz!” Ayeti bu içerikle anlıyorsak, yapacağımız şey sahih hadis diye önümüze gelen rivayetleri gücümüz yettiğince Kur’an’a vurarak ilmî bir disiplin ve usûlle çalışmak ve uymayanlar için “Ben buna Kur’an içinde te’vil bulamadım” diyerek ayıklamak, diğerleriyle de amel etmektir. Bu sözlere hadis-i şerif diyemiyorsanız bari bunlara geçmiş âlimlerin süzgecinden geçmiş saygın sözler olarak bakın. Peygamberden gelmiş olma ihtimali bunca yüksek olan ve Kur’an’la da açıkça reddedemediğimiz sözleri reddedersek esas hikmete yazık etmiş olmaz mıyız? Ellerinde kimin ne kadarını ne zaman yazdığı dahi belli olamayan eski öğretiler Budistleri, Şintoistleri, yazılı dahi olmayan gelenekler Eskimoları ve Kızılderilileri bile bizden daha ahlaklı kılıyor. Kur’an’ı Peygamberin ve ilk muhataplarının nasıl anladığı ve nasıl yaşadığının ilmî bir tarihi süreçle anlama ciheti olmadan dinin hedeflediği insan karakteri modelini nasıl oluşturacağız?

Kur’an yalnızca ve bir seferde inen düz bir metinden ibaret değildir. Peygamber üzerinden “yaşayan insanlara ve topluma” peyderpey söylenmiş sözlerdir. Hadislerin bu ciheti, Kur’an’ın anlaşılmasında müşkülle karşılaşıldığında -ki bu çok değildir- Hz. Peygamber’in onu tahsis, teşmil, tefsir vs. etmesidir ki, çoğu dinî helal ve haramlarla ilgili değil, mubahlar alanının düzenlenmesiyle ilgilidir.

Kur’anı anlarken hadislerden yararlanmak esastır ve fakat muhtelif olduğu için yine akıl, ilim ve zamanın gerçeklikleri üzerinden tercihler yapmak zorunludur. Çünkü Peygamber aramızda değil. Lafzen korunmuş olanın kendi iç bütünlüğü içinde anlayamadığımız bir durumu anlayabilmek için lafzen korunma garantisi olmasa da en az sarf ve nahiv ilimleri kadar ilmî değer taşıyan hadislerden yararlanmaktan neden kaçalım?

Her şeyi Kur’an’la ölçeriz, buna yaşıyor olsaydı Peygamber de dâhildir. Kaldı ki, Sahabe ona “Bu senden mi, Allah’tan mı?” diye sormuştur. Bu söze baktığımız da;

1- Onlar Kur’an’ı biliyorlardı, “O halde bu konuda yeni bir ayet mi?” diyorlardı.

2- Eğer “Benden” derse o zaman itiraz edip kendi görüşlerini ifade ediyorlardı.

Buradan çıkaracağımız soru ve sonuçlar;

1- Bize Peygamberden gelen sözlerin Kur’anî bir dayanağı olabilir mi?

2- Bizim doğrudan Kur’an’dan anlayamadığımız bir konuda Peygamber bir şey ifade etmiş olabilir mi?

3- Eğer konu mubahlar içindeyse mendub ve müstehab olanın hangisi olduğuna karar vermek için hadis-i şerifleri dikkat ve saygıyla ele almamız gerekmez mi?

Neshin ne’liği ve sınırları uzun tartışma konusu olmakla birlikte “Eğer unutturduysak veya daha iyisiyle değiştirdiysek” gibi ayetlerin ifade ettiği konular tek tek inceleme konusu olmakla birlikte şu anda okuduğumuzda bize göre kamu menfaatine en uygunu hangisi ise onu uygularız. Diğerlerini inkâr etmeyiz. Tedrici olarak belki döngü tekrar onların uygulanacağı sosyolojiyi yaratır. Bunu bilemeyiz. Bilmemiz de gerekmez. Aklımız, ilmimiz ve vicdanımızdan sorumluyuz. Nesih çoğu zaman tedrici bir gelişim sürecini ve şartlara göre farklı uygulamaları ifade ediyor.

“Hadis, hadis” diye ortalıkta dolaşıp güya Ehl-i Sünnet bayraktarlığı yapan sidik övücü, nikâh için en az iki şahit hadisini “gizli nikâhları” meşru kılmak için “la nikâhe illa veliyyun” mütevatir hadisine tercih edebiliyor. Bunlar ölçü değil. Bunlar yalnız ayet ve hadisleri iğfal etmiyorlar, işçilerini, komşularını ve insanların akıllarını da iğdiş etmeye çalışıyorlar. İşin doğrusu bu konuda başarısız oldukları da söylenemez.

Kur’an’da çelişki görenler bunu bir ilim sahibine götürürler. O çelişki gördüklerine izahat bulan birisi vardır. Sahabe de bunu bolca yapmıştı ve buna “müşkül” denilmektedir. “Allah çelişkili konuşmaz” da toplumun ihtiyaçlarına göre zaman ve şartlara göre Şeriat’ı yeniler. Bu da her hukukî süreçte yaşanan ve yaşanmaya da devam edilen bir durumdur. Lafzen Kur’an içinde her söz bir gün şartlar tahakkuk ettiğinde uygulanabilir. Buna akıl, ilim, usûl ve yetki sahibi insanlar karar verir.

Miras ayetinin uygulanması da indiği zamanın sosyolojisine hitap etmektedir. Bugün her toplum aynı sosyolojiye sahip değildir. Dolayısıyla aynen uygulamak Kur’an’ın ruhuna aykırı olur.

Kur’an’ı bize getiren ilimler şüpheliyse “Kur’an’ın Allah kelâmı olduğuna nasıl inanacağız?”  deniliyor. “Biz Kur’an’ı bize taşıyan ilimlerin içinden Hz. Peygamber’in sözlerini atmayalım” dediğim için mi Kur’an’ı anlama problemiyle karşılaştık? Yine aynı şekillerde okuyup anlayacağız. Tabii Kur’an üzerine Hz. Peygamber’in de söz hakkını koruyarak. Yine de kalbinize yatmıyorsa kalbinize uyacaksınız? Ve dua edeceğiz “Ey bizi ve kâinatı var eden, bize anlamanın yollarını aç, kalbimizi itminana ulaştır” diyeceğiz. Bildiğimiz iyilikleri yapmada ve bildiğimiz kötülüklerden kaçınmada yarışacağız ve Rabbimize bu hal üzere varacağız. O aramızda hükmünü verecek.

Sonuç olarak;

Hadis ilmi tüm İslamî ilimlere kaynaklık ettiği gibi, Arapça dil bilimine de kaynaklık eder. Bugün de tüm ilimlerin kullanmaya devam ettiği ravi ve senet zinciri/ilmî referans sisteminin ilk uygulamasıdır. Mutlak olarak hadisin reddi -bizi tarihsizliğe götürmesinin ötesinde- mantığın zorunlu sonucu olarak reddedenin kendisini de inkâr etmemizin gerektiği anlamına gelir. Arap olsun ya da olmasın bugün Kur’an’ı anlayan ve anladığını herhangi bir dil üzerinden şifahi ya da yazılı olarak anlatanların hepsine yok muamelesi yapabiliriz. Ve şöyle deriz: Allah bana bu Kitab’ı öğretmenin başka bir yolunu bulsun. Çünkü anlam veren masum olmasına rağmen biz onun sözlerini reddettikten sonra masum olmayan bu insanların sözlerine inanmam bizzat Resul’e haksızlık olur.

Kur’an’daki bazı ayetler -Peygamberimiz tarafından tefsir edilmiş olmanın ötesinde- Kur’an’ı en iyi bilen ve ona yine onun tarif ettiği şekilde en arınmış ve saf bir halde yaklaşan, yüksek bir yürek ve akıl tarafından yaşanmıştır. Onun bu yaşadıkları tüm çağ ve zamanlar için örnektir. Ve o aklın ürünü sözler de.

Kur’an’ı, onun vahyolunduğu dönemi bilmeden anlamak muhaldir. O döneme ait en sağlıklı bilgi kaynağı ise hadis kitaplarıdır. Siyer ve tarih kitapları içinde kaynağı hadis kitapları olmayanlar yığma rivayetlerden ibarettir.

Kur’an’da kullanılmış terimlerin anlamları hakkında en sağlam haber kaynağı yine hadis kitaplarıdır.

Sahabeler, ayetlerin inişine sebep olan olaylara şahit olmuşlardır. Sebeb-i nüzul ayetlerin ne zaman ve ne gibi şartlarda indiğini bildirir ve tüm eleştirilere rağmen bunları öğrenebileceğimiz en güvenilir malzeme hadislerdir. Bunların bazıları yanlış olsa bile bu rivayetler vahiy-toplum ilişkisini anlamak açısından yüksek bir bilinç oluşturur ve vahyi zihnimizde beşerî bir zemine indirir.

Vahiy öncesi ve sonrası kültürel, ekonomik, siyasî ve dinî özellikleri tanımak, Kur’an’ın bir topluluk ile nasıl diyaloga girdiğini görmek, Kur’an’da ısrarla vurgulanan ayetlerin toplumdaki karşılıklarını öğrenmek ve Kur’an ayetlerinin indiği koşulları bu yolla anlamak, onu gerçeklik zemininde anlamaktır.

Aksi halde Kur’an, tasavvufî metaforlar, ruhçu, şifreci yaklaşımlar içeren, fal bakılan bir kitaba veya bir yazarın hayallerini yazarak toplumu eğitmeye çalıştığı bir meditasyon ürününe indirgenmiş olur.

Sevgili kardeşim, yeryüzünde hiçbir söz Kur’an ayetlerinden daha değerli değildir ve hakikatte de bu böyledir. Sahih hadisler de buna dâhildir. Kendimizi mahşer günü Allah’a karşı iftira etmişlerin arasında bulmayalım. Allah hepimizi ümmet-i vasata hidayet etsin.

Hasan Köse – akilvefikir.org

——————

1- Meryem Suresi: 71

2- Suat Yıldırım, Peygamberin Kur’an Tefsiri, s. 259, Kayıhan Yayınları, İstanbul

Reklamlar

5 thoughts on “Neden Hadis’e Yetim Muamelesi Yapıyoruz?

  1. SA.Muhterem hocam!Yazınızı okudum. İfadem belki ifadenizin aynı olmayabilir, mealen olsun. Kur’an’ın hadislerle aynı rivayet geleneği yolu ile geldiği, o nedenle hadisleri güvenilmez bulanların kendi mantıkları gereği Kuranı da güvenilmez bulmaları gerektiğini söylüyorsunuz. Oysa Kur’an’ın bir harfi dahi değişmeden bize kadar geldiğini, hadislerin ise mevzu, ahad, zayıf, hasen, sahih, kudsi gibi kat’iyet yönünden derecelere ayrıldığını o geleneğin kendisi söylüyor. Kur’an’ın Allah tarafından korunduğunu, geleneğin bir harfi dahi değişmeden bize kadar geldiğini iddia ettiği Kur’an’ın kendisi söylerken, Kur’an, Kur’an dışında bir kaynak için böyle bir vaadde bulunmadığı gibi gelenek de böyle bir iddiada bulunmuyor. Hal böyle iken Kur’an’ın anlaşılması şartı nasıl hadislere endeksleniyor anlamak mümkün değil. Bu bir. İkincisi Kur’an’ın anlaşılmasında Kur’an dışı kaynaklara çekimser yaklaşanların aralarındaki ihtilaflar tezlerinin geçersizliğinin kanıtı olur mu? Bir kaynak üzerindeki ihtilafların nedeni o kaynağı bize açıklayacak tabir caizse o kaynağın anlaşılmasında bize vekalet edecek artı kaynakların olmayışı mıdır? Das Kapital çağımızda yazılmış bir kitaptır. Ne mecazı vardır. Ne müteşabihi ne de müşkili vardır. Ama ihtilaf edecek olan yine ediyor. Çünkü ihtilafın nedeni her zaman literatür probleminden kaynaklanmıyor. İnsanların içinde yaşadığı ahlaki, siyasi, sosyal, ekonomik bir çok faktör insanın anlayışında çeşitliliklere neden olabiliyor. İşte Ehl-i Sünnet, Şia, Selefi, Sufi bunların hepsi sözde hadis ve sünneti gerek teşride, gerekse Kur’an’ın anlaşılmasında delil olarak alan ekoller. Ama ihtilaf yine bitmiyor. Demek ki mesele hadis değil. Kaldı ki ben bunları söylemekle hadisleri süpürüp atalım anlamında da söylemiyorum. Bana göre biz önce Kur’anı bir kendi bütünlüğü içinde anlamaya çalışalım. Kur’an’ın bir kavramı ne anlamda kullandığını anlamak için aynı kavramın geçtiği başka ayetlere bakalım öncelikle. Bir ayeti anlamak için de hem siyak sibak bütünlüğüne, hem mevzu bütünlüğüne hem de Kur’an’ın genel bütünlüğüne bakalım. Ayetler arasındaki anlam bağlantılarına bakalım. Mesela Bakara/185’i anlamak için neden Haşr/21 ve Furkan/30’a gitmiyoruz? Oysa bu ayetlerin üçünü bir araya getirip ondan sonra Bakara/185’in üzerinde düşündüğümüz zaman alışıla gelenin ötesinde bir anlam çıkıyor. Nisa 150’den nasıl öyle bir çıkarımda bulunduğunuzu da anlayamadım. Ayete tekrar baktım. Ayetin sizin tartışmaya açtığınız konu ile bir bağlantısını göremedim. Bir kere orada tek bir peygamberden söz etmiyor. Peygamberlerden ve onların arasında ayırım yapanlardan söz ediyor ki meseleye Kur’an bütünlüğünde baktığımız zaman Hz. Musa’ya, Hz. İsa’ya inanıyoruz deyip de onların getirdiğinin benzerini getiren Hz. Muhammed’e inanmıyoruz diyen Yahudi ve Hristiyanları kastediyor. Kur’an’daki bağlamından koparıldığı için böyle anlam kaymasına uğramış kavram ve ayetlerle karşılaşabiliyoruz çok zaman. Onun için bence Kur’an’ı önce kendi bütünlüğü içinde anlamayı bir denemek lazım. Buna rağmen hala anlaşılmayan yerler olursa ondan sonra hadislere ve tefsir kaynaklarına bakılır sıhhat derecesine göre.

    Beğen

  2. Hasan hocam yazınızı okuyunca üzüldüğümü belirtmeliyim. Üzülme sebebim şahsi değil.
    Ben şahsen sizin Kur’an’ı okuduğunuzu sanıyordum. Oysa yazınızı okuyunca Kur’an’ı değil Kur’an hakkında birilerinin yazdıklarını okuduğunuza tanık oldum.

    Esasen size uzunca cevap yazmayacağım. Eğer birilerinin yorumlarına yoğunlaştığınızın yarısı kadar muhammed 24 / kamer 17,22,32,40 / nisa 82. Ayetleri dikkate alarak Kur’an’a yoğunlaşsaydınız böyle bir yazıyı yazmanıza ihtimal yoktu. Sakın bu yazdıklarımı yanlış anlamayın. Yazınızda öyle hatalar varki bu değerlendirmeyi yapmak durumundayım.

    Öncelikle Casiye 6. Ayetin anlamını özellikle mi öyle seçtiniz anlamadım. Keşke hiç değilse birkaç meale baksaydınız. Zira yazdığınız anlamın ayet ile alakası yok. Allah’a ve ayetlerine inanmadıktan sonra hangi söze inanacaklar diye bir çeviri yapabilmek için ya hiç arapça bilmemek lazım yada Allah’ın ayetlerini mezhebine uydurmak üzere eğip bükmek lazım. Üçüncü bir ihtimal yok.
    Ayetin metni şudur: febieyyi hadisin badellahi ve ayatihi yuminun. Bu metnin neresinden hangi Arapça bilen Allah’a ve ayetlerine inanmadıktan sonra diye bir çeviri yapabilmiş anlaşılır gibi değil. Bunun adına düpedüz tahribat yapmak denir. Oysa ayetin anlamı o kadar net ki. Febieyyi hadisin hangi söze badellahi ve ayatihi Allah’tan ve ayetlerinden sonra yuminun inanacaklar: Allah’tan ve ayetlerinden sonra hangi söze inanacaklar! ? Burada inanmadıktan sonra ifadesini yazabilmek için artık bu çeviriyi kimden almışsanız ancak bilinçli tahrifattan söz edilebilir.
    Bu şekilde bir çeviri ayetlere dahi inanmayanın hadislere inanmasını nasıl bekleyebilirsin anlamına gelir ki oysa ayet tam tersini söylemektedir. Ayet diyor ki Ayete aykırı hangi söze inanılabilir ayet dururken bir müslüman nasıl başka bir sözü ölçü alabilir.

    Yazınızın temelini Allah ile peygamberin arasını ayırmanın anlamını kavrayamamanız oluşturuyor ve bu yüzden Allah’a Kur’an’ı peygambere hadisleri paylaştırarak tam da eleştirdiğiniz yanlışa düşüyorsunuz ve Allah ile peygamberin arasını ayırıyorsunuz. Resule uymak adına resulullah’ın tebliği olan bir çok ayeti işlevsiz kılıyorsunuz. Bu noktayı ancak Kur’an iklimine girince anlayabilirsiniz. O yüzden fazla açıklama yapmayacağım. Sadece şunu vurgulamalıyım ki bu ayeti de yukarıda vurguladığım Casiye 6. Ayetteki tahribat doğrultusunda okumuşsunuz.

    Hal böyle olunca öyle büyük yanlışlara imza atmışsınız ki anlaşılır gibi değil! Nasıl dersiniz ki dede ve anneanne ile evlenilemeyeceği Kur’an’da yok. Bu cümlelerinizi okurken hayretler içinde kaldım. Onlara Allah’ın ayetlerine uyun dendiği zaman onlar derlerki biz atalarımızı üzerinde bulduğumuza uyarız ayetinde atalarımız derken kullanılan kelime abauna kelimesidir. Babalarımız demektir. Siz bu ifadede dedeleri değil de sadece babayı mı anlıyorsunuz? Arapçada abaun usulu ifade eder yani dedeleri dedelerin dedelerini diye kökleri ifade eder. Kur’an diyor ki:Hurrimet aleykum ummehatukum ve benatukum. Anneleriniz kızlarınız size haram kılındı anneleriniz derken anneanne babaanne hepsini kapsar kızlarınız derken torunları kapsar.

    Miras payları ile ilgili ifadenize de kısaca değineyim. Bir defa erkek iki kız kadar her halükarda alır algısı sizin israrla savunduğunuz hadisi Kur’an’ın önüne geçirme yanlışından kaynaklanıyor. Eğer peygamber denince zihinlere peygamberin tebliği olan Kur’an gelecekken peygambere isnat efilen ve aidiyeti zan olan hadisler gelirse hadisleri Kur’an’ın önüne geçirmek kaçınılmaz oluyor. Youtube de mustafa Arıcan ayas diye aratırsanız miras konusunu anlattığı iki videom var. Merak ederseniz oradan genişce dinleyebilirsiniz. Ben burada kısaca değinmekle yetineceğim.

    Ayet diyor ki:
    Allah çocuklarınız konusunda erkek için iki kız payı kadar tavsiye eder, eğer kızlar ikiden fazla ise üçte ikisi onlarındır eğer kız bir ise onun için yarısı vardır.

    Bizim hadisçi kafalar bu ayetleti hadislerden hareketle okudukları için erkek için iki kız payı kadar vardır cümlesinde noktayı koyuyorlar oysa orada cümle bitmiyor. Eğer onların dediği gibi ise ayette ikiden fazla kızın hissesi ve bir kızın hissesi varken iki kızın hissesi yok. Allah iki kızı belirtmeyi unuttu mu!? Alim denen hadisçi kafalar tefsirlere bakarsanız göreceksiniz ki haddi aşarak Arap dili kurallarını hiç dikkate almayarak iki kızda ikiden fazla gibidir diyebilme cüretini göstermişlerdir.
    Oysa ayet çocuklara düşen payı erkekli kızlı mirasçı olunursa nasıl pay edileceğini anlatmaktadır. Nasıl ki Türkiyede önce eş alır kalandan çuklar alır nisa 11 – 12. Ayetlere göre de hisseler nisbi olduğundan önce eş payını alır kalandan annebaba hisselerini alır kalandan çocuklar alırlar.
    Eğer çocuklar erkekse kendilerine düşen payı eşit paylaşırlar eğer çocuklar kızsa yine eşit paylaşırlar eğer erkekli kızlı ise orana bakılır eğer bir erkek iki kız oranı varsa erkek iki kız kadar alır ayeti gereği yarısını iki oranındaki kızlar eşit paylaşır yarısını bir oranındaki erkekler eşit paylaşır eğer kı oranı ikiden fazla ise üçte ikisini kızlar eşit paylaşır üçte birini erkekler eşit paylaşır. Bu da eğer kızlar ikiden fazla ise üçte ikisi onlarındır ayeti gereğincedir. Eğer kız oranı erkeğe göre bire bir ise ya da kızlar erkeklerden az ise eğer kız bir ise yarısı onundur ayeti gereğince erkek ve kızlar eşit alırlar.
    Hasan hocam ben bu kadarını söyliyim siz gerisini araştırın inşaallah. Selamlar sevgiler saygılar. ..

    Beğen

  3. “Kur’an’ın hadislerle aynı rivayet geleneği yolu ile geldiği, o nedenle hadisleri güvenilmez bulanların kendi mantıkları gereği Kuranı da güvenilmez bulmaları gerektiğini söylüyorsunuz. Oysa Kur’an’ın bir harfi dahi değişmeden bize kadar geldiğini, hadislerin ise mevzu, ahad, zayıf, hasen, sahih, kudsi gibi kat’iyet yönünden derecelere ayrıldığını o geleneğin kendisi söylüyor. Kur’an’ın Allah tarafından korunduğunu, geleneğin bir harfi dahi değişmeden bize kadar geldiğini iddia ettiği Kur’an’ın kendisi söylerken, Kur’an, Kur’an dışında bir kaynak için böyle bir vaadde bulunmadığı gibi gelenek de böyle bir iddiada bulunmuyor. Hal böyle iken Kur’an’ın anlaşılması şartı nasıl hadislere endeksleniyor anlamak mümkün değil. Bu bir.”

    1- Kur’an’ı bize getirenlerle hadisleri bize getirenler aynıdır.

    2- Kur’an’ın korunmuşluğu manasıyla alakalı değil lafzıyla alakalıdır.

    3- Korunmuş lafızların anlamları olarak bize gelen sözler buna hadis-lügat ve dille alakalı her şey dâhil korunmuş değildir.

    4- Korunmamış bir dil garantisi olmayan anlamlar ve çıkarılan hükümlerin içinde Kur’an’dan sonra lafzen korunmuşluğu en güvenilir kaynak hadisler ve onları bize getiren kitaplardır. Yani Kur’an’ı anlamak için Arapça gerekiyor dendiğinde bunun anlamı, hadis lafızlarını, Kur’an hakkında Peygamberin sözlerini, hadislerle gelen rivayet lafız ve manaları, tarihi olayları, o günün ekonomik, sosyal, siyasal, itikadi çeşit ve biçimlerini şartlarını, bize getiren kaynakları okuyup tahlil edip anlayabilme anlıyoruz. Yoksa tercümanlık anlamıyoruz. Tercüman tercüme ettiği şeylerin içeriklerini bilmez. Uygun kelimeleri seçer fakat onu sahanın uzmanı olan muhatapları anlar. Kuranı anlamak için hadislere ihtiyacımızın nedenlerinden bazıları bunlar.

    “Kur’an’ın anlaşılmasında Kur’an dışı kaynaklara çekimser yaklaşanların aralarındaki ihtilaflar tezlerinin geçersizliğinin kanıtı olur mu? Bir kaynak üzerindeki ihtilafların nedeni o kaynağı bize açıklayacak tabir caizse o kaynağın anlaşılmasında bize vekalet edecek artı kaynakların olmayışı mıdır?”

    1- Her kitap eğer tarihin bilinmeyen bir kabilesinin hiç bilinmeyen biri diliyle yazılmış ve yeryüzünde hiçbir kelimesine benzer bir fonetiğin ve dilin yakalanamadığı bir dille yazılmışsa hariç.

    a- içinde bulunduğu dille anlaşılır.

    b- o dilin lafızları lafızların manaları muhteliftir.

    c- yaşamın temel olgularıyla en doğal olana yaslanarak anlaşılır.

    d- doğrudan o kitaba yönelik açıklamalarla (yalan bile olsa) anlaşılır.

    e- en yakın muhatapları incelenerek anlaşılır… vb…

    “Das Kapital” Almanca kumsal anlamına da geliyor. O halde muhtemelen bir tatil kitabıdır. Desek. İçindeki geçmişe ait analizleri geçmişin dil ve tarih bilgileriyle karşılaştırmadan ve bizzat marksın kendisinin mektup ve konferansları olmaksızın anlamaya çalışıyor muyuz? Hayır. Peki aynı şeyi neden Hz. Muhammed’den esirgersek bu rasyonel olur mu?

    “İhtilaf edecek olan yine ediyor. Çünkü ihtilafın nedeni her zaman literatür probleminden kaynaklanmıyor. İnsanların içinde yaşadığı ahlaki, siyasi, sosyal, ekonomik bir çok faktör insanın anlayışında çeşitliliklere neden olabiliyor. İşte Ehl-i Sünnet, Şia, Selefi, Sufi bunların hepsi sözde hadis ve sünneti gerek teşride, gerekse Kur’an’ın anlaşılmasında delil olarak alan ekoller. Ama ihtilaf yine bitmiyor. Demek ki mesele hadis değil.”

    1- Ben ihtilaf olmasın demiyorum. Hatta olsun diyorum. Bu konuda Cabir Alevani’nin, İslam’da İhtilaf Usulü’nü önerebilirim. İhtilaf insanın, olgunun ve dolayısıyla da düşüncenin doğasında var ve hep olacak.

    2- Ekollerin postulalarını konuşup kendi postulamızı ortaya koymalıyız. Ya da ait olduğumuz ekolü ortaya koymalıyız.

    3- Herkes Kuranın her şeyini anlamak zorunda değil. Her şeyde olduğu gibi bunda da uzmanlık alanları var. Hep olacak da. İnsanlar ilmihal okusun ve bildiklerinin doğrusuyla amel etsinler. Mesele bundan ibarettir. Gerisi ilim müzakereleri meseleleridir ve kıyamete kadar bitmez.

    “Kaldı ki ben bunları söylemekle hadisleri süpürüp atalım anlamında da söylemiyorum.”

    Ben de sidikçi leşçilerin hadis diye anlattıkları saçmalıkları yutalım demiyorum. Bu işin bir uzmanlık işi olduğunu ve Kuran üstüne uzmanlık iddiası olanların öncelikle “Kur’an’a ve İslam’a isnat edilen sözleri ki bunlara en çok da hadis deniyor” Kur’an’a vuran bir ve bunu yazarak ilmi bir sürece katılması gerekir diyorum.

    “Kur’an’ı Kur’an’la anlayan ilk insan Hz. Muhammed’dir” ki yazıda verdiğim Meryem Suresi / 70. ayet-i kerimesini “oraya girersek yanmaz mıyız” diyenlere “Mü’min’lere ateş İbrahim’e değdiği gibi değer” deyip “Kulnâ yâ nâru kûnî berden ve selâmen alâ ibrahîm” ayetini okuyarak anlamlandırmıştır.

    Nisa 150. ayetteki anlamın doğrudan hangi olayla alakalı olduğunun önemi yok eğer biz Kur’an’ı birinci muhatabından bağımsız anlayacağız diye bir saplantıya düşersek “Allah ile Peygamberinin arasını ayırmış” oluruz.

    Vesselam…

    Beğen

  4. 1- Casiye 6 diyorsa ki “ayetlere aykırı hangi söze inanılabilir” sünnetten ve hadislerden lafz-ı kat’i, manası kat’i olarak ayıklamalısınız ki biz de bilelim. Toptancılıkla ilim olmaz.

    2- Allah ile peygamberin arasını ayırmanın ne anlama geldiği konusunda aynı düşünmediğimiz açık.

    3- Kimin yanlışa düştüğü mahşere kalmıştır.

    4- Uydurma sözlerden kaçma adına Kuranı hiçbir zamana ait olmayan, havada, spekülatif ve eklektik bir anlam zeminine mahkum ediyorsunuz. Kuranın Resule uyun emrini yok sayıyorsunuz.

    5- Bunu ancak biraz mantık bilgisiyle anlayabilirsiniz. Mantığın ve aklın temel kurallarından haberdar olmamanız size evhamlarınızı nass zannetme cüreti veriyor.

    6- Peygamber aradan çıkarılarak Kur’an anlamaktan söz edip bazı şeylerde kendiliğinden Sünnete uymak hem iki yüzlü hem de bütüncül bir tahribat ve tenzilat usulüdür.

    7- Dede ve anneanne ile evlenilemeyeceğini Kur’an’da hangi ayetin lafzına dayandırıyorsunuz ve o anlamın sahibi lügat nedir?

    8- “Onlara Allah’ın ayetlerine uyun dendiği zaman” bugün bazıları biz “aklımızın erdiği kadar, bedevi sözlüklerinde bulduğumuz kadar ve ninemizin bize öğrettiği dil kadar uyarız” diyorsunuz.

    9- “Anneleriniz” derken onun annesi de “kızlarınız” derken onların kızları da diye hiçbir arapça kaide yok. Onu öyle tahsis eden “beğenmediğiniz sünnettir” ve öyle olduğunda ittifak eden sahabe icmaıdır.

    Mustafa bey kardeşim; bir tane bile usul kitabı okusan bu meselelerde bir çok meseleyi aşmış olacaksın… Başlangıç için bunları tavsiye ediyorum…

    http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=33983

    http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=710009

    ben bu kadarını söyleyeyim, siz gerisini araştırın inşaallah. muhabbetlerimle…

    kitapyurdu: kitap – İslam Hukuk Felsefesi & Gaye Problemi…

    Beğen

  5. Allah Rasulü Kur’ân’ın Mübeyyinidir !

    Hz. Muhammed Allah’ın elçisidir. Elçiye düşen verilen mesajı muhataba iletmektir. Mesaj Kur’ân, muhatap insandır. Hz. Rasul’ün Kur’ân’ı insana iletme görevine “tebliğ” adı verilir. Vahiy ona bu görevi açık ve net biçimde hatırlatır: “Rasule düşen mesajı apaçık tebliğ etmekten ibarettir.” (Mâide/92) “Elçilere apaçık tebliğ dışında bir şey düşer mi?” (Nahl/35)

    Rasul’e tebliğ yükümlülüğü yanında, bir de “tebyîn” yükümlülüğü vardır : “İşte sana da bu uyarıcı vahyi indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara beyân edesin.” (Nahl/44) Yine “Biz sana ilâhi mesajı, sadece üzerinde anlaşmazlığa düştükleri (inançla ilgili) meselelerin çözümlerini kendilerine beyân edesin … diye indirdik.” (Nahl/64)

    Ayetlerde yer alan tebyîn, “açıklama” anlamına gelir. Bu, hem “iletme, duyurma, bildirme” anlamında, hem de “tarif etme” ve “uygulamalı olarak gösterme” anlamında bir açıklamadır. Kur’an’da “beyyene” fiili kimi yerde bu en geniş çağrışımlarıyla, kimi yerde ise sadece “duyurma-iletme” anlamıyla kullanılmıştır. Mesela; Bakara/159-174, Âl-i İmran/187, Mâide/15 gibi ayetlerde, hepsi de kitap ehliyle ilgili olarak “saklama (keteme)” ve “gizleme (hafâ)”nin zıddına “açıkça söyleme, eksiksiz iletme, duyurma” anlamına da kullanılır. Bu anlamdaki tebyîn’in zıttı, kitmân’dır ki, bu vahyi “örtbas etmek, hasıraltı etmek, aldığı haberi açıklamayıp gizlemek” anlamına gelir.

    Tüm dil otoritelerinin de ifade ettiği gibi tebyîn, sözü de içine alan fakat ondan daha kapsamlı bir anlam taşır. Nahl/39, Bakara/159, Nîsa/26, Mâide/75 gibi ayetlerde Allah’a izafe edilen beyyene fiili, Nahl/64 ve İbrahim/4’te, aynı anlam içeriğiyle Hz. Peygamber’e izefe edilir. İlgili ayetlerin tümü bir araya getirilerek okunduğunda beyân, “vahyi iletme” anlamında “açıklama”nın yanı sıra, vahyi “vahyi anlatıp muhatabı aydınlatma” anlamındaki “açıklama” anlamını da içerir. Buna, uygulamaya konu olan talimatların nasıl uygulanacağını bizzat göstermek de dâhildir. Zaten vahyin onu “güzel örnek” olarak nitelemesi bunun teyididir (Ahzâb/21).

    Özetle “tebyîn”, Allah Rasulü’nün vahyi örtbas etmeden taşıyıp açıklaması ve hayatında yaşamasıdır. Böyle yaptığı içindir ki Hz. Aişe, “Onun ahlâkı Kur’ân’dı” tesbitinde bulunmuştur.

    Allah Rasulünün tebyîn görevinin kapsamına onun Kur’ân’ı açıklamasının da girip girmediği meselesi, günümüzde sert tartışmalara konu olmuştur. Bu konuda birbirinin zıttı iki tavır ortaya çıkmıştır:

    1. Tebyîn’i teşri, mübeyyin’i Şâri’ (şeriat koyucu) olarak kurgulayan anlayış : Bu anlayış, Hz. Peygamber’in mübeyyin olduğunu söyleyen ayetleri istismar ederek, “şeriata uyucu (müteşerri’)” olan Rasul’den “şeriat koyucu (şâri’)” bir peygamber çıkarmaya çalışmışlar ve bunu da maalesef başarmışlardır. Oysa Kur’ân, helâl ve haram koyma yetkisini sadece Allah’a vermektedir. Hz. Peygamber’in değil başkaları için, kendisi için dahi helâl bir şeyi haram edemeyeceğini yaşanan bir örnek üzerinden açıkça beyân etmektedir (Tahrîm/1).

    2. Tebyîn görevinin asla “açıklama” görevini içermediğini savunan anlayış : Şeriata uyucu bir Nebî’ye razı olmayıp, ille de şeriat koyucu bir Nebî anlayışında ısrar eden geleneksel yaklaşıma tepki olarak doğmuş anlayıştır. (Bir örnek için bkz: Fatih Orum, Kur’ân ve Sünnet Temelinde Kur’ân’ı Anlama Usulü, İstanbul 2013). Bu anlayış tebliğin, Âl-i İmran/187, Bakara/219 ve konuşanın Hz. İsa olduğu Zuhruf/63 gibi ayetlerde geçen ve sadece “iletme” anlamını öne çıkarır. Fakat Hz. Peygamber’in görevleri arasında zaten “tebliğ” vardır ve bu sadece “olduğu gibi iletme” anlamına gelir. Eğer beyân görevini de tebliğ görevi ile eşitleyeceksek, bu dilin mantığına aykırıdır. Tebyîn ile tebliğ arasında bir fark mutlaka olmalıdır. Kaldı ki beyân kelimesinin kök anlamı “açıklama” ile ilgilidir.

    Bu anlayışı savunanlar, karşıtlarının Hz. Peygamber’e verilen tebyîn sorumluluğunun, sanki teşrî’ yetkisiymiş gibi lanse edildiğini söylerler. Bunda yerden göğe haklıdırlar. Gerçekten de tebyîni teşrî’ gibi lanse etme hastalığı, hadis ve sünneti Kur’ân’a paralel ikinci asıl ilan etme bid’atına yol açmıştır. Fakat tamamlanmış dine ilaveler yapan bid’at ehlinin bu ifrat tavrı, karşı kutuptaki tefriti mazur kılmaz. Dilleri Arapça olduğu için ilk nesillerin inen vahiyler hakkında soru sorma ihtiyacı duymadıklarını savunmak söz konusu tefritlerden biriydi. Bu, ne toplumsal vakıaya, ne de insan gerçeğiyle uyumluydu. Zira her toplum gibi Arap toplumu da bilgi, bilinç, akıl ve anlayış açısından farklı bireylerden oluşuyordu. Buna Mekke ve civarının kozmopolit toplum yapısını da ilave etmek gerekir. O toplumda anadili Arapça olanlar yanında Arapça olmayanlar da vardı ve İslâm’ı ilk seçenlerin arasında yabancı kökenliler hatırı sayılır bir yekûn oluşturuyordu. Allah rasulü’nün Kur’ân’ın hiçbir pasajını açıklamadığı, buna hiçbir ihtiyaç duyulmadığı iddiası da o kadar uçuktur!

    Burada “Yüce Allah kitabı için “mübîn (açık ve açıklayıcı)” derken, vahiy ayrıca bir açıklayıcıya muhtaç mıymış ?” diye sorulabilir. Elbette değildir. Vahiy açık-seçik bir dille muhatabına ebedî hakikatleri açıklamıştır. Açıklama konusunda yeterlidir. Fakat bazı insanlar o açıklamayı anlama konusunda yetersizdir. Bu yetersizlik bazen hitabın diline yeterince vâkıf olmamaktan, bazen Hatib’in kastını anlamamaktan, bazen muhatabın anlayış kıtlığından ve konuya yabancılığından kaynaklanabilir. Bazen de yapbozun parçalarını bir araya getirememekten kaynaklanabilir. Bütün bunlardan dolayı suçlanacak olan Kur’ân değil, muhatabın kendisidir. Sonuncuya bir örnek verelim: Allah müşrik olarak ölene cenneti haram kılmıştır (Mâide/72). Bunu teyiden Nîsâ/48 ve 116, Allah’ın şirki bağışlamayacağını, onun dışında dilediğini bağışlayacağını söyler. Peki, biri çıkıp da “Ey insanlar ! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin ! Şüphesiz Allah günahların tümünü bağışlar.” (Zümer/53) ayetiyle yukarıdaki ayetleri yan yana koyup, “Bu ayetler arasında ben çelişki görüyorum” derse, ona “Git işine !” mi demeliyiz ? Yoksa Abdullah İbn Mes’ûd’un yaptığı gibi, “Allah şirki tevbesiz bağışlamaz, onun dışındaki tüm günahları tevbesiz de bağışlayabilir” açıklamasını mı yapmalıyız ? Önümüzde, Hz. İbrahim’in Yüce Allah’a “Nasıl yaratırsın ?” diye sorduğu ve azarlanmadığını söyleyen bir Kur’ân var. İnsanlar da şu veya bu nedenden dolayı açık ve anlaşılabilir olsa da anlamayabilirler. Bu, ilk Kur’ân nesli için de aynen geçerlidir. Bunun geçerli olmadığını söylemek, ilk Kur’ân neslini “melekler toplumu” gibi gören ütopik anlayışla aynı gözede buluşmaktır.

    Kur’ân, vahyin “en güzel tefsirini” yine kendisinin yaptığını söyler, fakat tefsirin tamamını kendisine tahsis etmez. Kur’ân’ın yapmadığı tahsisi yapmak, ayetin söylemediğini ona söyletmektir!… Mustafa İslamoğlu / Kur’ân’ı Anlama Yöntemi

    Katkısı olur ümidiyle selamlar…

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s