Ali Bal / Emeği Geçen Yazarlar / Yorum-Analiz

Medeniyetler İttifakı Üzerine Bir Güncelleme

köşe8-alibalBu süreçte Batı’nın Müslüman Doğu’ya ve genel olarak tüm Doğu, Afrika, Uzak Doğu ve Güney Amerika’ya yönelik -ki üstelik Hıristiyan bir kıtadır- istila, yağma ve sömürü faaliyetlerinden bir kez olsun söz edilmiş midir?

İspanya’nın eski Başbakanı Zapatero ile dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından ortaklaşa başlatılan Medeniyetler İttifakı projesini İspanyol hükümeti “önemini yitirmiştir” gerekçesi ile rafa kaldırmış. 2011 yılında Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne dâhil edilen Medeniyetler İttifakı projesinin güncellenen dökümandan çıkarıldığı belirtilmiş. Ne Medeniyetler İttifakı’na ne de bu başlık altında ortaya atılan dinler arası diyalog sürecine teoride hiçbir zaman karşı olmadığım gibi aksine böyle bir sürecin insanlığın hayrına olacağına inananlardanım. Dış görüntü olarak Yahudi, Hıristiyan ve İslam âleminde her ne kadar taraflar birbirlerine geçen yüz yıllar içerisinde teolojik açıdan son sözlerini söylemişler ve artık tartışılacak hiçbir şey kalmamış gibi herkes kendi köşesine çekilmiş gibi görünse de bizim geçmişten tevarüs ettiğimiz geleneğe aynen teslim olmamız ve boyun eğmemiz söz konusu değil. Madem ki insan tecrübesi itibariyle sürekli bir gelişme içindedir, geçmiş yüz yılların sorunları bundan sonraki on yıllarda pekâlâ çözülebilir. Onun için bu konuda (zayıf olsa bile) böyle bir ihtimal ve ümit kapısını her zaman açık tutmakta fayda vardır. Zaten medeniyet denilen şey gerçekten medeniyet ise başka medeniyetlerle ilişkilerini mutlaka savaş, istila, zulüm, sömürü, vahşet ve barbarlık üzerinden sürdüremez.

Medeniyet, hem kendi medeniyet ailesi, hem de başka medeniyet aileleri ile barış ve adalet üzere bir arada insanca yaşamayı gerektirir. Bu yoksa orada medeniyet de yoktur. Mehmet Akif sonradan aslî referansı modern Batı medeniyeti olan Türk Ulusçuluğu ideolojisine alet edilen İstiklal Marşı’nda Batı medeniyetini “tek dişi kalmış canavar” olarak niteler. Yani maneviyattan nasibini almamış, modern teknolojiyi tek geçerli değer olarak kabul eden modern Batı medeniyeti Akif’e göre tek dişi kalmış canavardır. Akif  “Garb’ın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar” derken kast ettiği şey budur. O, “Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var” derken güce, çeliğe, imandan, maneviyattan yoksun, ezmeye ve sömürüye endeksli modern sanayinin karşısına imanı koyar. Bunu Hak’la bâtılın savaşı kabul eder. “Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal” demekteki kastı da budur. Akif’in bu marşı yazdığı yıllarda biz gerçekten ne kadar Hakk’a tapıyorduk, şimdi ne kadar Hakk’a tapıyoruz elbette tartışılır ve tartışılmalıdır. Biz hüsn-ü zan ederek iyimser bir yaklaşımla Akif’in bu cümlelerini milletin kaybettiği kutup yıldızına dikkat çekmesi olarak değerlendiriyoruz.

Hıristiyan âlemine gelince, bizce muharref olan şu hali ile bile -eğer dinlerinde gerçekten samimilerse- öncelikle hak kabul ettikleri İncil’e dönmeleri gerekirdi. Eğer kitaplarına dönmüş ve ona itaatte sadakat üzere olmuş olsalardı dünyanın durumu kesin olarak söyleyebiliriz ki bugünden çok daha iyi, çok daha farklı olurdu. Gerçekte ise içlerinden pek azı dışında Batı’nın geçmişte ve bugün dinî açıdan ortaya koyduğu profil itibariyle İncil’den onay alamaz. Üstelik Hıristiyan âlemi mevcut İncil’e muhalif geleneksel Hıristiyanlığına Antik Yunan ve Roma putperest/pagan yaşantısını da eklemek suretiyle, üstelik bunu demokrasi, laiklik ve modernite adı altında bir dünya dini haline getirerek tüm dünyayı bu yolla istilaya, yeryüzünde ekini ve nesli ifsada girişmiş, böylece dünyayı kirletmiştir (Bakara, 204-205). Siz ne Vatikan’ın, ne Ortodoksluğun, ne Protestanlığın, ne faşizmin, ne kapitalizmin, ne de komünizmin yeryüzünde ifsat, talan ve vahşet karşısında haktan ve adaletten yana hayırlı bir duruşunu gördünüz mü? Bilakis onlar her daim zulmün ve fitnenin takdisçileri olmuşlardır. İşte benim inandığım Medeniyetler İttifakı ve dinler arası diyalogun temel mantığı burada yatıyor. Eğer bu süreç mevcut dinsel fahişeliğin sorgulanmasına yönelik işleseydi bu süreçten insanlık adına ümit var olabilirdik. Oysa günümüzde bu isim altında ortaya çıkan süreci izlediğimizde böyle bir ulvî amaç görmek şöyle dursun yapılmakta olan şeyin insanların gözünü boyamak, ifsat ve istilanın boyutlarını mümkün olan en uç boyutlara taşımaktan ibaret olduğu görülmektedir.

Bu süreçte Batı’nın Müslüman Doğu’ya ve genel olarak tüm Doğu, Afrika, Uzak Doğu ve Güney Amerika’ya yönelik -ki üstelik Hıristiyan bir kıtadır- istila, yağma ve sömürü faaliyetlerinden bir kez olsun söz edilmiş midir? Ya Müslüman Doğu’nun bu muharref Hıristiyanlıkla Antik Yunan ve Roma paganizminin gayri meşru izdivacından olma modern dünyanın vahşet, barbarlık, ifsat ve istilalarına karşı sergilediği işbirlikçiliğe, piyonluğa ve yalakalığa ne demeli? Hz. Resul 23 yıllık risalet mücadelesinin sonunda dünya güçler dengesinde zamanın iki süper gücü olan Sasani ve Bizans imparatorluklarının karşısına üçüncü bir güç olarak çıkmayı başarabilmişti. Şüphesiz Hz. Resul’ün henüz hayatta olması ve bu nedenle ümmetin sahih İslam tasavvurundan sapmasına izin vermemesi bundan etkili olmuştur. Zira doğru amel ancak doğru inançla mümkündür. Sonraki süreci biliyoruz, iç ihtilaflar dönemi. Emevi saltanatın ortaya çıkışı bir anlamda “Onların işleri aralarında meşveret ve şura iledir” (Şura, 38) ve “Mü’minler ancak kardeştir” ilkesini ruhlarında, gönüllerinde bir türlü ayağa kaldıramamış olan ümmete ilahî bir gazap, -Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’e karşı Kûfe halkının dönekliğini hatırlayın- bir ceza niteliğindedir. Ümmetin gönüllü rıza ve kulluk mesuliyeti içerisinde yapmadığı şeyi -ki Allah nazarında aslolan budur- demir yumrukla Emeviler yapmış, gönüllü yoldan sağlanamayan birliği zorla sağlamışlardır. Bu, dinin ümmet tarafından ne kadar anlaşılabildiğinin hazin bir örneğidir.

İslam hilafeti icraatta bu arızalarla malul bir şekilde Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı hanedanlığına geçer. Bu şekilde hilafetin kaldırıldığı tarih olan 3 Mart 1924’e kadar gelinir. Ve o günden bu güne geçen 90 sene içinde ümmet ya İslam hilafetini yeniden tesis etmekten veya bir İslam Paktı teşkil etmek sureti ile ümmetin birliğini yeniden sağlamaktan acizdir. İslam coğrafyası kâfirlerin sömürü, yağma ve talan alan haline gelir. Nüfusu on milyonu bile bulmayan İsrail kendi bâtıl amentüsü olan Arz-ı Mev’ud’u hayata geçirmek üzere dünya devletlerinin politikalarını kontrol ve tasarrufu altına alır. Bir buçuk milyarlık İslam âleminin gözü önünde Filistin’i inim inim inletirken sözde fatih bir peygamberin varisi olan ümmet hiçbir şey yapamaz. Yapamadığı gibi devletlerinin bekasını her biri İsrail’in fino köpeği durumunda olan ABD ve Batı ülkeleriyle kurdukları ittifaklarla kaim olarak görmektedirler. Oysa inandığımız Kur’an’da şöyle buyrulur: “… Onun için kalplerinde hastalık bulunanların ‘korkarız bir zaman inkılabı ile durum aleyhimize döner’ diyerek onların (o kâfirlerin) arasında koşuştuklarını görürsün. Olur ki Allah yakında size bir fetih nasip eder ya da kendi katından bir emir getirir  de onlar kalplerinde gizlediklerine pişman olurlar” (Maide, 52).

Buna karşılık Kur’an’da ön görülen çözüm siyasal, ekonomik, askeri olmak üzere ümmetin hayatın tüm alanlarında birbirine entegrasyonudur: “Kâfirler dahi birbirlerinin yardımcılarıdır, siz de birbirinizle yardımlaşmayacak olursanız yeryüzünde büyük bir fitne ve fesat kopacaktır” (Enfal, 73). Dolayısıyla İslam ümmeti Maide Suresi’nin 52. Ayetinde belirtildiği gibi küresel egemenler dediğimiz dünya küfrünün kahyalığını yapmak yerine önce kendine çeki düzen vermeli ve bu bağlamda Allah’a gerçek anlamda kul olmanın izzetine koşmalıdır. Kur’an’da Mü’mine verilen emir yeryüzünü ıslah etmek için kâfirlerle iş tutmak yerine Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru olmaktır: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hud, 112). Bu ise takvayı kuşanmakla olacak bir iştir, müstekbir kâfirlerle iş tutarak değil. “Onları kullanıyoruz veya onlar güçlü, ne yapalım, şerlerini üstümüzden defetmek için şimdilik, geçici olarak onların yanında yer almak zorundayız” kabili ileri sürülen gerekçeler yapılan yanlışlıkları veya yanşan zilleti kamufle etmek için kullanılan uyduruk gerekçelerdir. Müslümanlar çağı kontrol altına alacaklar, çağa hâkim olacaklarsa, Kitab’n emrettiği gibi Hakk’ı yeryüzünde hakim kılacaklarsa, bilmeliler ki, bu, öncelikle akidelerini her türlü şirkten arındırmak, Allah ve Resul’ünün belirlediği hudutlarda saf tutmak (Mücadele, 22), çağın ve vahyin gerektirdiği donanımlara sahip olmak suretiyle gerçekleşecektir. O zaman Allah onları kendi katından bir ruh ile destekleyecektir (Mücadele, 22).

Kısacası İspanyol hükümeti doğru bir karar almış. Zaten yanlış bir projeydi bu, darısı bizimkilerin başına!

Ali Bal – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s