Ali Bal / Din / Emeği Geçen Yazarlar / Yorum-Analiz

Direniş Metodolojisi Üzerine (6): Ayrışma ve Arınma

köşe8-alibalHz. Resul’ün zamanın Mekke oligarşisine karşı verdiği mücadelenin özü tebliğ ve davet, uyarıcılık ve müjdeleyiciliktir. Bunun da temeli müstekbirlere karşı fiilî isyan ve çatışma yerine mustaz’afların müstekbirlerden fikren, ahlaken ve siyaseten ayrışmak suretiyle inandıkları değerler etrafında tek millet olmalarına dayanmaktadır.

Kur’an’ın Allah katından Resul’ünün kalbine ilka edildiğine inanmak nasıl Mü’minler için bir iman meselesi ise (Bakara, 97) Allahu Teala’nın onda bildirdiği mücadele metoduna tabi olmanın da öyle olması gerekir. Mü’min olan hiç kimse kendi cüz’i aklını, zatı ve şahsı itibarı ile akl-ı küll olan Allah’ın üzerine çıkaramaz. Çıkaran daha bu dünyada sünnetullah gereği yaptığı işin altında kalır ve ezilir. Ahirette veremeyeceği hesap da ayrıdır. Zira insan ve hayatın fıtrî gerçekleri (sünnetullah) açısından yapılan iş yanlış olup rıza-i ilahiye de terstir. Mü’mine düşen öncelikli görev küfür ve istikbardan ayrışma, yüreğinin ve beyninin onun tarafından işgal ve istilasına izin vermemektir. Paralel bir ifade olarak mazluma düşen de önce zalimin atından inmektir. Oysa bugün İslam âlemi pek azı dışında Siyonizm’in kontrolündeki dünya küfrü ve istikbarı ile adeta fenafîh olmuştur. İslam âlemindeki siyasal sistemler ve rejimler de, onlara karşı sözde mücadele eden örgütler de bir anlamda hep birlikte patronluğunu Siyonizm’in yaptığı küresel hegemonyanın piyonu durumundadırlar. Gerçek niyetleri bu olmasa dahi Nebevî/Kur’anî metottan yoksunluk, onları, dünya sisteminin bir anafor gibi kendi içine çekip yutması karşısında savunmasız bırakmaktadır.

Söz konusu örgütler veya hareketler, “Ülkemizi, halkımızı, hatta dinimizi savunuyoruz, cihad yapıyoruz, ölürsek şehidiz, kalırsak gaziyiz” diyerek farkında olmadan küresel silah tekellerinin değirmenine su taşıyorlar. Bu insanlar azıcık akıllarını kullanarak şu dünyaya baksalar kendilerinin nasıl kullanıldığını, karşılarındakinin onları nasıl kullandığını anlayabilirler. Maalesef herkes bir diğerinin küresel egemenler tarafından nasıl kullanıldığını çok iyi görüyor, ancak sıra kendisinin nasıl kullanıldığına geldiğinde aklını işletmiyor, kan ve can pahasına bütün gücünü, enerjisini, aklını kendisinin asla kullanılmadığını, kullanılamayacağını ispat için seferber ediyor. Bugün İslam coğrafyasındaki işgalci güçlerin sivil ve askerî tesislerine, hele sivil halka yönelik saldırlar İslamî hareket metodu açısından yanlıştır. Çünkü bu tesisler esasen -evet iddia edildiği gibi işgal gücü’ olmakla beraber- işbirlikçi hükümetler tarafından bizzat meclislerden geçirilen yasalarla meşrulaştırılmıştır. Halklar ise maalesef bu işbirlikçi hükümetlere büyük çoğunlukla destek vermektedirler. Bu şartlarda direnişçiler rahatlıkla “terörist” olarak yaftalanmakta ve küresel istikbar psikolojik savaşta mücadeleye 1-0 galip başlamaktadır. Zaten psikolojik savaş, savaşın sonucunu belirleme açısından askerî savaştan önce gelir. Psikolojik savaşı kaybeden tarafın askerî savaşı kazanması mümkün değildir.

Bugün İslam ülkelerinin dizlerinin dibinden ayrılmadığı ABD ve AB’de, İslam coğrafyasındaki İslamî hareketleri ve buradan yola çıkarak tüm Müslümanları “terörist” olarak yaftalayan ve son derece güçlü bir yaklaşımın varlığı söz konusudur. Ne direniş örgütleri, ne siyasî hükümetler, ne de İslamî sivil toplum kuruluşları İslam âlemi hakkındaki bu küresel bağnazlığa karşı mücadele etmek için bir araya gelmedikleri gibi dünya kamuoyunda İslam’ın terörizmle eşdeğer algılanmasına neden olacak girişimlerden geri kalmamaktadırlar. Bu nedenle İslam âleminde siyasî felsefesini şiddet üzerine bina eden örgütleri onaylamak mümkün değildir. Bu nedenle bu örgütlerin asıl niyetlerinin ümmeti savunmak mı yoksa başka bir şey mi olduğu üzerinde iyiden iyiye düşünmek gerekir. Bu söylediklerimiz laik felsefeye yaslanan direniş örgüt ve hareketleri için de geçerlidir. Üstelik onlar inanç, tarih, kültür ve medeniyetini onaylamadıkları bir toplum adına silahlı mücadeleye girişmiş örgütler olarak İslamî örgütlerden daha büyük problem olmaktadırlar. Bu tip örgütlerin kendilerini savunmak için gösterdikleri gerekçe “düşman” olarak tanımladıkları tarafın kendilerine başka seçenek bırakmadıklarıdır. Fakat bu yazı dizisinde de belirtmeye çalıştığımız üzere gerçek bu olmayıp, asıl amaç ezilmişlik ve mazlumiyeti -mustaz’aflığı- silahlı şiddet için istismar etmek sonra da bunu silahlı şiddetin arkasındaki küresel güçler hesabına siyasî ranta çevirmektir.

Nebevî hareket metodu bu kirli tezgâhı bozan bir metottur. Çünkü vahyin öngördüğü hayat felsefesinin temeli yeryüzünü ıslah ve insanlar arası münasebetlerde merhametin hayata hâkim kılınmasıdır; fitne, fesat ve dünyevî rant değil. Onun için Nebevî metot mustaz’afların öncelikle kendilerini müstekbirlere ne fikren ne de siyaseten istismar ettirmemelerini öngörür. Bu cümleden olarak İbrahim Suresi’nin 21ç Ayetinde şöyle buyrulur: “Onların tümü toplanıp Allah’ın huzuruna çıktılar da mustaz’aflar müstekbirlere dediler ki: ‘Şüphesiz biz size tabi idik, şimdi siz bizden Allah’ın azabından herhangi bir şeyi önleyebiliyor musunuz?’ Dediler ki: ‘Eğer Allah bize doğru yolu gösterseydi biz de sizlere doğru yolu gösterirdik, şimdi yakınsak da sabretsek de fark etmez, bizim için kaçacak hiçbir yer yoktur’” (İbrahim, 21). İşte Hz. Resul’ün zamanın Mekke oligarşisine karşı verdiği mücadelenin özü budur: Tebliğ ve davet, uyarıcılık ve müjdeleyicilik. Bunun da temeli müstekbirlere karşı fiilî isyan ve çatışma yerine mustaz’afların müstekbirlerden gerek fikren, gerek ahlaken ve gerek siyaseten, yani kısacası hayatın tüm alanlarında -insanî ilişkiler hariç- ayrışmak sureti ile inandıkları müşterek değerler etrafında tek millet olmalarına dayanmaktadır.

Buna rağmen mustaz’aflar müstekbirlerin dizinin dibinden ayrılmıyorlarsa, mustaz’aflara yönelik tebliğ ve davet faaliyetlerine devam etmekten başka yapacak bir şey yoktur. Bunun dışında onlar artık başlarına inecek azabı bekleyeceklerdir ki, biz buna “sünnetullah” diyoruz. Müstekbirleri iktidarda tutmakta ısrar eden toplumlar/mustaz’aflar bunun bedelini savaşla, yurtlarından sürülmekle, her türlüsünden ezilmek ve sömürülmekle ödeyeceklerdir. Bu kaçınılmaz bir sonuç olup insan hayatının sosyolojisi bu yasaya tabidir ki, sünnetullahın anlamı da budur. “Allah’ın sünnetinde değişme bulamazsın” demekle Kur’an (Fetih, 23; Ahzap, 62; Fatır,43) bu esasın değişmezliğine vurgu yapmış olmaktadır. Benzer bir anlatım Sebe Suresi’nin 31-33. Ayetlerinde de geçmektedir: Kuran şöyle der:

“İnkâr edenler dediler ki: ‘Biz ne bu Kur’an’a ne de bundan önce indirilenlere inanırız’. Sen o zalimleri Rablerinin huzurunda tutuklanmış, birbirlerine laf atarlarken bir görsen. Zayıf düşürülenler (mustaz’aflar) büyüklük taslayanlara (müstekbirlere) ‘Siz olmasaydınız elbette biz inanan insanlar olurduk’ derler. Büyüklük taslayanlar da zayıf düşürülenlere dediler ki: ‘Size hidayet geldiğinde sizi ondan biz mi engelledik? Hayır! Zaten kendiniz suç işliyordunuz.’ Zayıf düşürülenler büyüklük taslayanlara: ‘Hayır! Gece gündüz dolap çevirip Allah’a nankörlük etmemizi ve O’na eşler koşmamızı bize emrederdiniz’ dediler. Ve azabı gördüklerinde içlerindeki pişmanlıklarını gizlediler. Biz de o nankörlerin boyunlarına demir halkalar geçirdik. Yalnızca yaptıklarıyla cezalandırılmıyorlar mı?”

Burada zayıf düşürülenler (mustaz’aflar) ve büyüklük taslayanlar (müstekbirler) şeklinde soyut olarak yapılan kategorizasyonu hayatın bütün alanlarına uygulayabiliriz. Mesela bu ayetleri Ortadoğu özeline vurduğumuz zaman ortaya çıkacak sonuç gerçekten çarpıcıdır. Bu bağlamda yukarıda zikrettiğimiz ayetler İslam âleminde görülen militarist cihad hareketlerinin tümünün metot yönünden sorgulanmasını gerektirmektedir. Soydaş ve dindaşlarınız patronluğunu Siyonizm’in yaptığı küresel hegemonyanın kapıkulluğundan ayrılmazlarken sizin küresel hegemonyaya karşı vereceğiniz silahlı savaşlar başarısız olmaya mahkûmdur.

Bugün İslam coğrafyası dünya küfrü ve istikbarının ideolojik saldırıları ve buna bağlı olarak siyasî işgali ile karşı karşıyadır. “Ilımlı İslam”, “Demokratik İslam”, “Laik İslam” gibi yeni ve farklı İslam tanımlamalarının, patronluğunu Siyonizm’in yaptığı küresel hegemonyanın İslam coğrafyasına yönelik yürüttüğü psikolojik savaş çerçevesinde düzenlenen ideolojik saldırılar olarak düşünülmesi gerekir. Kaldı ki, emperyalizm sadece laik ideolojileri değil, doğrudan İslamî akımları dahi etkileyebilmektedir. Küresel istikbar Afganistan gibi bir çok İslam ülkesini fiilî, Türkiye gibi ülkeleri de siyasî ve buna bağlı olarak dolaylı askerî işgal altında bulunduruyorsa, oturup etraflıca düşünmek gerekiyor.

Eğer bir İslamî hareket bütün bu gerçekler göz önünde iken bunları yok sayıp Türkiye’nin ve Sünnî dünyan önündeki en büyük tehdidin İran olduğunu iddia edebiliyorsa, burada bu ümmetin kendini istikbara kul-köle haline getirecek bir akıl tutulması ile karşı karşıya olduğu su götürmez bir gerçektir. Ümmet bu gaflet ve dalaletten vazgeçmedikçe, Allah ve Resul’ünün öğrettiği çerçevede dinî ve siyasî akaidini her türlü şirkten arındırmadıkça, fitne, zulüm, talan, acı, kan ve gözyaşı İslam coğrafyasında hükümferma olmaya devam edecektir.

Ali Bal – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s