Ali Bulaç / Kentleşme Üzerine / Konferans-Sempozyum-Panel-TV Programı Özetleri / Yorum-Analiz / İktibaslar

Geleneksel Şehir Tecrübesi Olarak Mardin

mardin-2Modern kent, dört alanda çatışmayı öngörür ve çatışmayı sürdürür. Modern kent, çatışma olduğu müddetçe varlığını sürdürebilir. İkincisi, insanı bireyselleştirerek atomize eder ve ona hükmeder. Çünkü insanı birey durumuna getirmedikçe ona hükmetmesi, onu ehlileştirmesi, onu evcilleştirmesi mümkün değildir.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Ben daha çok geleneksel şehir üzerinde duracağım. Bu bize Mardin konusunda, gelecekte neler yapabileceğimize ilişkin fikirler verebilir diye düşünüyorum.

Birincisi, şehrin tanımını yapmak lazımdır.

Şehir, en basit tanımı itibariyle, belli bir ölçekte, belli bir büyüklükteki yerleşim birimidir. Fakat şehir anahtar terim değildir. Akraba dillerin ortak terimini bulmak icap ederse, akraba dillerde ortak terim “medine”dir. Arapçada “medine”, Türkçede “medeni” ve “medeniyet”, Farsçada “temeddün”, Kürtçede belli bir şehir olarak “Medine” şehri, Peştuca, Malayca ve Urduca’da da bu kelimeyle bilinir. Demek ki bu akraba dillerde; Arapça, Türkçe, Farsça, Kürtçe, Peştuca, Malayca ve Urducada ortak kelimemiz, anahtar terimimiz “medine”dir.

Bu kelimenin nereden çıktığını baktığımız zaman Medine öncesi bir yerleşim birimi vardır. Bu ismi ilk defa tarih sahnesine çıkarın Peygamber Efendimiz olmuştur. Yesrib’e geldiği zaman, adı “Yesrib” olan bu küçük yerleşim biriminin ismini “Medine” olarak değiştirmiştir.

“Medine”nin amacı, dinî hayatın özgürce ve doğruca yaşandığı, insanı ebedî yurda hazırlayacak şekilde yaşandığı mekandır. Dolayısıyla din, medine, medeni ve medeniyet kelimelerinin semantiğinde anahtar, referans noktası din olmaktadır.

Rahmetli annem de hep söylerdi -Mardin’de meşhur bir sözdür-, “ed-din fil-medin”, yani “din medineye aittir”. Din şehre aittir, şehirde yaşanır. Fakat bu tabii ki dinin çölde, ormanda, dağ başında yaşanmayacağı anlamına gelmez. “Kâmil manada şehir hayatı, dinle ve şehirde yaşanır” demektir.

Şehir-insan ilişkisini iki paradigmadan belirleyebiliriz.

Birinci belirleme çerçevemiz, dinî bakış açısıdır. Dinî bakış açısından insan ile Tanrı, insan ile tabiat, insan ile kendi nefsi, insan ile öteki arasındaki ilişki şehri belirler. Dolayısıyla şehir belirlenir. Bu, geleneksel şehirdir. Benim geleneksel şehirden anladığım budur. Mardin hâlâ önemli ölçüde -büyük ölçüde değil- bu bakış açısından geleneksel şehir kategorisine girer.

İkinci belirleme çerçevemiz, seküler bakış açısından modernite ile birlikte, sanayi devriminden sonra ortaya çıkan modern kenttir. O halde sosyolojik açıdan da geleneksel şehir ile modern kenti dikkatli biçimde birbirinden ayırt etmemiz gerekir.

Modern kent; insanın Tanrı, tabiat, kendisi ve öteki ile ilişkisini belirler. Yani geleneksel şehrin tam tersi bir çerçeve ortaya çıkmaktadır.

Benim kanaatime göre 21. yüzyılda yaşayabileceğimiz büyük gerilim geleneksel şehir ile modern kent arasında sürmeye devam edecektir ve giderek daha çatışmacı bir sürece doğru giriyoruz.

Modern kent, dört alanda çatışmayı öngörür ve çatışmayı sürdürür. Modern kent, çatışma olduğu müddetçe varlığını sürdürebilir. İkincisi, insanı bireyselleştirerek atomize eder ve ona hükmeder. Çünkü insanı birey durumuna getirmedikçe ona hükmetmesi, onu ehlileştirmesi, onu evcilleştirmesi mümkün değildir. Üçüncüsü, toplum ve ulus projesiyle hayali bir cemaat inşa eder ve kurgular, böylelikle farklılıkları ortadan kaldırır. Toplum ve ulusun olduğu yerde çok kültürlülük sadece teorik bir tartışmadır, fiili olarak asla mümkün değildir. Bugünkü modern demokrasilerin de en büyük sorunu, siyasal çoğulculuğu öngörüp toplumsal ve kültürel çoğulculuğa halen kapalı olmasıdır. Dördüncüsü de modern kent, hakikati fizik gerçekliğe indirger. Modern kent sosyo-ekonomik ve maddi temelde örgütlenir, geleneksel şehir sosyo-kültürel temelde örgütlenir ve ortaya çıkar.

Geleneksel şehir, insan ile Tanrı arasındaki engelleri ortadan kaldırır. Şehir zorunludur, ama risklidir aynı zamanda. Çünkü şehir, Allah’ı zikretmenin bir engeli, bir perdesi olmamalıdır. Gelenekte şehirler tasarlandığı zaman insan ile Tanrı arasındaki ilişki hareket noktası olarak seçilmiştir.

Grekler, şehri kozmik düzenin yeryüzündeki izdüşümü olarak düşünmüşlerdir. Fakat İslamiyet, dinin mekandaki tezahürü olarak algılamıştır şehri. Tao, şehirleri, tabiatın yüzünü çirkinleştiren entiteler olarak görmüştür. Tao şehre karşıdır. Fakat İslam bakış açısından şehir, iki kitap arasında uyumu sağlayan mekandır. Birinci kitap vahyedilmiş kitaptır, yani Tevrat, İncil, Zebur ve Kur’an-ı Kerim, ikinci kitap ise yaratılmış kitaptır, yani tabiattır. O halde insan ile tabiat arasında şehir aynı zamanda uyumun da sağlandığı mekan olmalıdır. Şehir tabiatın devamı olmalı ve onunla uyumu sağlamalıdır. Tanrı’yı, aşkın olanı hatırlatmalı, zâhiri bâtına götürmeli, fâniden bekâya hazırlamalıdır insanı.

Süslemeler dış cephede yoğunlaşır geleneksel şehirde. Zenginlik geleneksel mimaride kendini sergilemez, iç mekanlarda yaşanır. Bir zenginin evini, bir yoksulun veya orta sınıfın evinden ayırt etmek kolayca mümkün olmaz. Kurumlar ve sokak düzeni birbirine yabancı değildir. Bu aslında geleneksel otoritenin geleneksel sivil toplumla da barışık olduğunun göstergesidir.

Bunu mesela Mardin’in mimarisinde gözlemlemek mümkündür. Evler kıbleye dönük olur geleneksel şehirde ve mezarlar şehrin kenarında durur. Şehre mezarların içinden veya kenarından çıkılır. Bu şu demektir: Mezarlık, hayatın içinden çıkmanın ne kadar kolay, her an mümkün olduğunu hatırlatır bize her zaman. Modern kent mezarları kovar, ölümü hatırlamak istemez. İnsan ile kendi arasında sükûn temeline dayanır geleneksel şehir. Çünkü geleneksel şehirde ev konut değildir, meskendir.

Mesken, yani kendisinde sükûn bulduğumuz yerdir. Evin mekanı, sakinleri bize sekinet vermeli. Sükûn, sekinet, sâkin ve mesken aynı kökten gelirler. Evimizde sükûn bulmalıyız, anne babamıza, yakın akrabamıza yuva açık olmalı, onları içine alabilmeli; dolayısıyla iki oda bir salon olmamalı, mekan kullanımı farklı olmalı ve misafire de açık olmalıdır.

Mekan bize huzur sağmalıdır. Meskenin mekanı bize huzur sağlamalıdır. Huzur, Tanrı’nın huzuruna çıkmaya hazırlanma sürecidir. “Evlerinizi birer karargah edinin”; “müstakar”, yani kendisinde karar kıldığınız, sükûn ve huzur bulduğunuz yer olmalıdır. Mesken budur. Sosyal açıdan, bir sosyal mekan olarak düşündüğümüzde şehir, öteki ile olan ilişkimizi belirler. Evler üst üste yığma değildir, biri diğerinin, komşusunun hakkını mutlaka gözetir. Mardin’de evler iki şeye dikkat eder: Birincisi komşusunun mahremine asla muttali olmaz, mimari o şekilde düzenlenmiştir; ikincisi önünü kapatmaz.

Komşuluk ve mesken mahremiyet ama hayat alanı ortaklık esasına dayanır. Evin içi mahremdir, fakat hayat alanları ortaktır. Bir kadın sabah gündelik işini bitirdiğinde başını meskeninden dışarıya uzattığı andan itibaren hemen komşusuyla ilişki içine girebilir, konuşabilir, paylaşabilir, iletişim içine girebilir. Ayrıca ev ve mahalle “zevil-erham”a dayanır, yani akrabalığı takviye eder.

Mahalle son derece önemlidir. Üç temel fonksiyonu vardır. Birisi, mahalle koruyucu mekandır. İkincisi, dışarıdan geleni filtreden geçirir ve eğitir. Üçüncüsü şehre hazırlar. Şehir ve ekonomi arasında son derece önemli bir ilişki vardır. Vurgu orta sınıfa aittir. Geleneksel şehir orta sınıfa ve esnafa dayanır. Çünkü orta sınıf kültürün taşıyıcısıdır. Geleneği sürdürür, sivil hayatı ayakta tutar. Dünyanın en gelişmiş sivil toplumunun bulunduğu ABD’de 20 bin sivil toplum kuruluşu vardır. Fakat Osmanlı İmparatorluğunda 345 bin vakıf vardı. Vakıflar, yardımlaşma kurumları orta sınıfı güçlendirir. Dev gross marketler önlenir. Bugün dünyada ve Türkiye’de maalesef ekonomik politikaların dayandığı, desteklediği ve küçük esnafı yok etmeye dönük büyük alışveriş merkezlerine geçit verilmez. Çünkü şehir küçük ve orta boy tüccarı ve sanayiciyi güçlendirmelidir. Mesela esnaf geliştikçe sanat ve estetik de gelişir. Mardin’de müzik büyük ölçüde bakırcılar çarşısında üretilmiştir. Yoksulları koruyucu mekanizmalar esas kabul edilir. Servetin tekelleşmesine karşı önlemler alınır. Sorumsuz harcama ve tüketime hoş gözle bakılmaz. Sonradan görmeliğe karşı kültürel bir direnç vardır şehrin dokusunda. İktisadi olarak formül, adil piyasaya dayanır.

Adil piyasa; yoksullara yönelik koruyucu politikalar, orta sınıflar için liberal politikalar ve aşırı zenginleşmeye karşı da müdahaleci politikaları öngörür. Fırsat ve gelir dağılımında adaleti gözetir. Geleneksel şehrin dokusuna sosyal mekan açısından baktığımız zaman öteki ile ilişkimiz son derece önemlidir. Her birimiz diğerine göre ötekiyiz. Öteki bizim gerçeğimizdir. Ama hiçbirimiz diğerini ötekileştiremez. Öteki bir gerçektir, ötekileştirilen şeytanlaştırılmıştır. Bizim ötekimiz Süryani değildir, Kürt değildir, Arap değildir, Türk değildir. Bizim ötekimiz şeytandır. Kusur bendedir. Önce ben kendimi bilmeli, kusuru kendimde aramalıyım. Kusuru kendimde aradığım zaman kendimi tanımaya başlarım, bu beni “marifetun-nefs”e götürür, yani kendimi bilmeye. Pisagor, Delf tapınağının kapısına şunu asmıştır: Kendini bil! Peygamber efendimiz de “marifetu’n-nefs”i tavsiye etti bize. Kendini bilen Rabbini tanır. “Marifetu’n-nefs”ten sonra “marifetu’l-halk” gelir. Yaratılmışların bilinmesi, kainatın bilinmesi, maddi tabiatın bilinmesi. Sonra “marifetullah” gelir. Allah’ı bilmemiz ve tanımamız. Bu açıdan “tearuf” tanıma ve anlamaya açık bir alandır. Camiler ve kiliseler bunu öngörür. Hıristiyan ve Müslüman aynı mahalleyi paylaşır. Bu son derece önemlidir. Batı’da gettolar vardır. On birinci yüzyıla kadar Yahudiler gettolarda yaşarlardı. Fakat Mardin’de geleneksel olarak, cumhuriyet öncesinde Hıristiyanların, Yahudilerin ve Müslümanların aynı mahalleleri, ortak mekanları paylaştıklarını, çarşının beraber kullanıldığını tespit edebiliyoruz.

Bu, bir arada yaşama için son derece önemlidir.

Müzakereci siyasete açık olmalıdır. Birey ile devlet arasındaki ara mekanizmalar kaldırılmamalıdır. Bu açıdan aşiret, kabile ve cemaat son derece önemlidir. Sabahki oturumda Fikret Toksöz Bey bize birey ve eşit yurttaşlık fikrini bize önerdi. Ben bunun sorunların kaynağında yatan temel faktör olduğunu düşünüyorum. Çünkü birey ortaya çıktığı zaman, kişi birey olduğu zaman devletle birey karşı karşıya gelir ve her defasında devlet bu karşılaşmadan galip çıkar. Eşit yurttaşlığı değil, farklı yurttaşlığı geliştirmemiz gerekir. Şahsiyet sahibi şehirli insan, farklı yurttaş ve iradî cemaatler bizim güçlü yapılarımızı ortaya koyarlar.

Teşekkür ederim.

Ali Bulaç, 27-28 Haziran 2009 – Mardin

Bu konuşma, 27-28 Haziran 2009 tarihlerinde Mardin Belediyesi tarafından düzenlenen “Mardin’de değişim ve gelecek arayışı: Yerel kalkınma, yerel demokrasi ve sosyal dokunun rehabilitasyonu” başlıklı uluslararası sempozyumda yapılmıştır.

kendir.blogcu.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s