Ali Bulaç / Kentleşme Üzerine / Yorum-Analiz / İktibaslar

Geleneksel Şehir – Modern Kent

geleneksel-şehir-modern-kent-ali-bulaç-1Modern kentin krizi ile ilgili sorulması gereken önemli soru şudur: Nasıl olur da insan kenti kurar; fakat belli bir formasyondan sonra kent tarafından determine edilen bir kukla haline gelir?

Belli bir bakış açısından “şehir” ile “kent” arasında temelli bir ayırım yapmak mümkün. Her ne kadar kelimelerden biri Arapça, diğeri Türkçe ise de, iki paradigmanın yerleşim düzeninde tezahür eden farklarını anlatmak bakımından böyle bir ayırıma gidilebilir.

Şehir ve kentin ortak paydası, gelişmiş, yaygın iş bölümü ve organizasyonlar ile gayri şahsi kurumların beşeri hayatı derinden etkilediği “sosyal mekan” olma özellikleridir. Modern dil, “şehir” kelimesini korumakla beraber, asıl şehir vizyonunu ifade ederken kasdettiği “modern kent”tir.

Sosyal bilimciler de, şehri geleneksel yerleşim ve toplum biçimine özgü görme eğilimindeyken, bunun bir alternatifi olarak kentleşmeyi modernleşmenin en önemli göstergelerinden biri sayarlar. Hiç kuşkusuz şehir insanoğlunun tarihinde çok eski bir geçmişe sahiptir; kent ise yeni bir fenomen sayılır. Bu bağlamda modern anlamda kentlerin ortaya çıkışı ile geleneksel şehir yapıları arasında önemli farklar var. Bugünkü modern kent çok yönlü ve karmaşık sorunların yumağıdır ve her bir sorun diğerlerini etkileyebilecek nitelikte olup acilen çözüm beklemektedir. Elbette geleneksel şehirlerin de kendilerine özgü sorunları vardı; ama şehir ile kent arasındaki paradigmatik fark, söz konusu sorunların mahiyetçe farklı olduklarına işaret eder.

Belli kültürel ve ideolojik kodları teyit etmek amacında olan antropolojik zamanlar ayırımına göre, insanın ilk yerleşik hayata geçişi büyük ölçüde coğrafî, maddî ve sosyal bir gelişmenin kendini zorunlu olarak ittiği bir etkinliktir. Bu etkinlikte açıkça ifade edilmese de, bilinçten çok tesadüfler ve bilinçten yoksun maddî tabii zorunluluklar rol oynamıştır. Geçmişin kültürünü ve dolayısıyla türümüzün ilk nesillerini aşağılayan bu kuram, aslında “bugünün verili dünyası”nı meşrulaştırma amacındadır ve bu amaç ilerleme inancının derinden beslediği modern ideolojiye göndermeden başka bir gerçekliğe sahip değildir.

Kaldı ki elimizde bu kuramı farklı yorumlara da gelebilecek bazı tarihsel kalıntılardan başka destekleyecek geçerli verilerimiz yok. Modern tarih gibi, antropoloji de geçmişi bir tür kurgulayarak resmetmekte ve bize belli bir kültürel perspektiften hareket ederek geçmişi tanımlamaktadır. Oysa farklı bir açıdan bakıldığında, ilk yerleşme ve bunun zaman içinde gelişen şehir hayatı, insanın kendi doğal ihtiyaçlarının da eşliğinde bilinçli olarak giriştiği amaçlı bir eylemidir. Hatta bu eylem, fizikî zorunluluklardan çok, aşkın ve kutsal değerler çerçevesinde daima bilincinde olarak hareket ettiği varoluşsal anlamıyla ilgilidir. Elbette fizikî çevre, coğrafî şartlar, iklim ve maddî ihtiyaçların bu amaçlı eylemde etkileyici rol oynaması, insanın modern zamanların eşiğine gelinceye kadar, maddî ve sosyal çevrenin etkisinde hareket eden bir kukla gibi yaşayıp eylemde bulunduğu anlamına gelmiyor. Modern kentin krizi ile ilgili sorulması gereken önemli soru şudur: Nasıl olur da insan kenti kurar; fakat belli bir formasyondan sonra kent tarafından determine edilen bir kukla haline gelir? Geleneksel hiçbir şehir yapısında insan “yapabilen aktör” olma özelliğini kaybetmemişti. İnsanın tarihte başardığı en anlamlı çaba, maddî ve fizyolojik ihtiyaçlarını karşılarken, bu eyleminde ve hatta bu eylem dolayımında aşkın olanla her zaman ve her durumda varoluşsal bir bağ kurmaya çalışmasıdır. Eski Yunanlılar, şehirleri kozmostaki düzenin yeryüzündeki izdüşümleri şeklinde görürlerken, aşkın ve kutsal olanın tamamiyle bilincinde olarak şehirler kuruyor ve şehirlere belli bir anlam veriyorlardı.

Bunun en canlı kanıtı hâlâ şehir ile kent arasında varolan derin anlam ve işlev farkıdır. Modernliğin ağır ve tahripkâr saldırıları karşısında hâlâ ayakta kalmaya devam eden şehirlerde, sembolik anlam çerçeveleri, kutsala ait somut referanslar ve kozmosun ve doğanın düzenine saygılı mekanlar bu şehirlerin dominant kimliklerini teşkil ederler. Bu kimlikteki mekanlar ihtişamı ve tevazuyu aynı anda barındırmaktadırlar. Modern kentler ise, neredeyse bütünüyle aşkın ve kutsal olandan uzaklaşmış ve sadece kendi başarılarına ve gücüne inanmış modern insanın salt fizikî, teknolojik ve doğaya meydan okuyan devasa kurumsal yapılarından ibarettirler. Bu kentlerde mekanda tevazu ve doğanın düzenine saygı, geri kalmışlık ve zaaf olarak telakki edilmektedir.

Ali Bulaç – Zaman, 28 Ekim 2000

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s