Ali Bal / Din / Emeği Geçen Yazarlar / Yorum-Analiz

Direniş Metodolojisi Üzerine (4): Sistemin İdamesi ve Mustaz’aflar

köşe8-alibalEgemenler, mustaz’afların zaaflarından istifade ederek onların kendileri karşısında bir güç teşkil etmemeleri, onlara hizmet eden bir yığın, bir kitle halinde kalmaları için dört bir yanı politik ve ideolojik tuzaklarla doldurmuşlardır.

Meseleye Kur’anî bakış açısından yaklaşıldığında dünya sisteminin hâkimiyetini büyük oranda mustaz’afların zaafları üzerine bina etmiş olduğu görülür. Başka bir deyişle dünya sistemi, bir anlamda onların omuzlarında, onların fikrî ve ahlakî zaafları üzerinde yükselmektedir. Bu zaaf genellikle onların, egemenlerin ideolojilerine ve siyasal sistemlerine entegre olmaları şeklinde tezahür eder. İsrailoğulları tevhidî köklere sahip bir millet olmalarına rağmen Mısır’da dört yüz yıl kölelik altında yaşamışlardı ve bunun doğal sonucu olarak Firavunî ideolojinin sığır kültüne bulaşmış durumdaydılar.

Allah’ın onlara bir inek kesmeyi emretmesi, onların ise Hz. Musa’ya “Rabbine sor, onun rengini bize bildirsin, zira ineklerin rengi birbirine benzer” (Bakara, 69) diyerek işi yokuşa sürmelerinin arkasında yatan neden, egemenlerin akaidinin/ideolojisinin bir parçası olan sığır kültüne, dolayısıyla şirke bulaşmış olmalarıydı. Hz. Musa’nın önderliğinde Mısır’dan çıkmışlar -Tevrat’ta Özgürlük Diyarı/Yurdu olarak anılan- Kenan’a/Filistin’e doğru yol aldılar, bu süreçte dahi onlar Hz. Musa’nın kendilerine öğrettiği tek Allah inancı/Tevhid ile Firavunî sistemden tevarüs ettikleri sığır kültü arasında bocalamaktaydılar. Oysa tek Allah inancı, mağrur bir şekilde tebaasına şöyle bir göz gezdirip “Ben sizin en yüce rabbinizim” (Naziat, 24) diyen Firavun’u, “Tanrı’nın oğlu”, dolayısıyla tebaası üzerinde tek egemen ve mutlak otorite sayan inanca ve dünya görüşüne karşı mustaz’afların yanında yer alan bir Allah tanımını da beraberinde getirmekteydi: “Biz de istiyorduk ki  mustaz’aflara lütfedelim ve onları halifeler (önderler)  kılalım ve -Firavun’un iktidarına- varisler kılalım” (Kasas, 5). Denizden karşıya geçtiklerinde orada putlara tapan bir kavim bulmuşlar ve hemen o kavmin putperestliğine hayran kalmışlar, “Ey Musa! Onların ilahları gibi bize de ilah yap!” demişlerdi. Hz. Musa da onlara “Siz ne cahil bir toplumsunuz! Onların taptıkları yok olup gidicidir, size Allah’tan başka bir ilah mı arayacakmışım, O sizi âlemlere üstün kılmışken” demişti  (Araf, 138,139,140).

Ezilen toplumların en temel özelliklerinden biri hâkim güce yalakalık yapmalarıdır. Kimlikleri, kişilikleri, gelenekleri, ahlakî değerleri, onurları, şerefleri, kısacası her şeyleri ellerinden alınmış olan bu insanların içinde bulundukları durum bir yere kadar anlayışla karşılanmalı, şefkatle tedavi edilme yoluna gidilmelidir. İsrailoğullarının tüm kaypaklık ve yalakalıklarına rağmen ancak peygamberlerde görülebilen kanaat, sabır ve onlardan vazgeçmeyişinin sırrını burada aramak gerekir.

Şehirde gezerken kavga eden iki kişiyi görüp de kendi halkından olan ve yardım isteyen adam tiplemesi de bunun açık bir örneğidir. Konunun bağlamından ve devam eden ayetlerden anlaşıldığına göre, bu adam suçlu idi ve haksız olduğu bir kavgada ezilmişliğini istismar ederek Hz. Musa’yı kendi suçuna ortak etmek istiyordu. İkinci kavgadaki çağırışında Hz. Musa’nın ona yardım etmek istemeyişinden anlıyoruz bunu. Fakat ilginçtir ki, aynı olay Hz. Musa için ezilen bir halkın kurtuluş önderliğini üzerine alma sürecinin de başlangıcını oluşturmaktadır. Demek ki, bunları birbirine karıştırmamak gerekiyor (bkz. Kasas, 15, 16, 17).

Egemenler tarafından onuru kırılmış, şahsiyeti ezilmiş, Rahmanî mi, şeytani mi demeden güçlüyü nerede görürse perestiş etmekte birbiriyle yarış eden, hatta birbirini satmaktan çekinmeyen bu insanların ifsat edilmiş ruh dünyalarını onur, sadakat ve asalet üzerine yeniden inşa etmektir davetçinin görevi. Kur’an bu anlamda ezilmiş, ruhları incinmiş bu insanlara kaybettikleri değerlerin yeniden nasıl kazandırılacağının yollarını öğretmektedir. Bu da ancak Allah resullerinin risalet geleneğinden öğrenilebilir. Risalet geleneği her şeye rağmen ezilenlerin zillet ve esaretten kendi çabalarıyla kurtulacaklarını öğretir bize. Kendi çabalarından kasıt, söz konusu insanların vahyi referans alan bir eğitimle ve onun yol göstericiliğinde kendilerini yeniden inşa etmeleridir. Kur’an’da İsrailoğulları ile ilgili anlatımlar bu konuda adeta bir ders niteliğindedir. Kur’an bu yazı serisinin başlıklarında vurgulandığı üzere mustaz’afları sırf mustaz’af oldukları için masum görmemektedir. Mustaz’aflıktan kurtulmak fedakârlık ister. İstikbara karşı mücadele doğal olarak bir mahrumiyeti de beraberinde getirecektir. Mustaz’aflar bu mahrumiyetin getirdiği kahır ve riskleri göğüslemek zorundadırlar.

“De ki: ‘Babalarınız, oğullarınız, eşleriniz, aşiretiniz, elde ettiğiniz mallarınız, kesata uğramasından korktuğunuz alışveriş ve hoşunuza giden evler, sizce Allah ve resulünden ve O’nun yolunda savaşmaktan daha sevimliyse, Allah’ın emri gelinceye dek bekleyin’; Allah, buyruktan çıkan bir topluluğu doğru yola iletmez” (Tevbe, 24). Bu ayet mustaz’afların müstekbirlerle karşı karşıya geldikleri zaman taşımları gereken sorumluluklara işaret eder. Ancak ondan önce ideolojik ve siyasî olarak istikbarla aralarına bir perde çekmeleri, mesafe koymaları gerekir. Nitekim risalet mücadelesinde nihai hedef istikbarın yenilgiye uğratılması olduğu halde mücadeleye kalben ve zihnen şirkten arınma ve şirkin yerine Tevhid’in ikame edilmesi suretiyle başlanması gerekir ve bu, başlı başına bir metot olarak karşımıza çıkar.

Mekke’de putperestlik, Mekke aristokrasisinin -Ebu Leheb’in, Ebu Cehil’in, As b. Vail’in, Velid b. Mugire’nin, Ebu Süfyan’ın vs.- ekonomik ve sosyal çıkarlarını koruyan, onları meşrulaştıran anayasal düzen işlevine sahipti. Tevhid ise bu düzenin tüm meşruiyetini geçersiz hale getiren, dolayısıyla Mekke aristokrasisinin gözünde anayasal düzene karşı geliştirilmiş bir ihtilal projesi hüviyetindeydi. Putperestliği savunanların amaçları, vicdanlarda yer etmiş, samimi bir inancın ve bu inançtan kaynaklanan bir davanın bayraktarlığını yapmak değildi. Bu inancın arkasında kendi sınıfsal çıkarlarını koruma dürtüsü vardı. Zira Hz. Resul’ün mücadelesini, mustaz’afları kendilerine kul-köle haline getiren düzeni tehdit eden bir hareket olarak görüyorlardı. Bu nedenle Kur’an, öncelikle mustaz’afları, müstekbirlerin akaidinden koparmak ve onları arındırmakla başlamaktadır işe: “Onlar yüzlerinin ateşin içinde çevrileceği gün ‘Keşke biz Allah’a ve resule itaat etseydik’ derler ve derler ki, ‘Rabbimiz! Biz reislerimize, efendilerimize uyduk, onlar da bizi yoldan saptırdılar’” (Ahzab, 36-37). Muhakkak böyle bir tavır, sahte efendilerin işine/hesabına gelmeyecek, dolayısıyla Resul ve ona tabi olanları takibata girişecekler, hicretle sonuçlanan eziyet ve işkencelere başvuracaklardır.

Hz. Resul, bu süreçte militan şiddete başvurmak için fazlasıyla gerekçeye sahipti. Dönemin kavim ve asabiyet dengelerini kullanmak suretiyle bunu yapabilecek güce de sahipti. Ama bilindiği gibi o bu yola başvurmadı. Şiddete başvurmadan eziyet ve işkencelere göğüs germek risalet geleneğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu ayet, mustaz’afların her şeyden önce müstekbirlerin rejimlerine, ideolojilerine, siyasetlerine angaje olmaktan vazgeçmeleri gerektiğine işaret eder. Egemenler, mustaz’afların zaaflarından istifade ederek onların kendileri karşısında bir güç teşkil etmemeleri, onlara hizmet eden bir yığın, bir kitle halinde kalmaları için dört bir yanı politik ve ideolojik tuzaklarla doldurmuşlardır. Mustaz’afların bu tuzaklara karşı uyanık olmaları gerektiği gibi, “vatan, millet, Sakarya, demokrasi, insan hakları” vb. masallara kulak asmamaları, temeli zulüm, sömürü ve tuğyana dayalı iktidara piyonluk yapmaktan uzak durmaları gerekir. Aksi halde kıyamet gününde onlarla birlikte haşrolmaları kaçınılmazdır.

Bu bağlamda Kur’an, cehennemliklerin kendi aralarındaki çekişmelerine yer verir. Ayetlerden anladığımıza göre, onlardan bir kısmı müstekbirlerdir. Fakat yine aynı ayetlerin bağlamından anlaşıldığına göre, buradaki “müstekbir” kavramı siyasî ve ideolojik önderliği de içine alan, bildiğimizden daha geniş bir anlama sahiptir. Nitekim doğal olarak mallar ve oğullardan yana gücü ellerinde bulunduranlar, siyasî hayatta da öndedirler, iktidardırlar. Dolayısıyla reel siyasetin banileri ve planlayıcılarıdırlar. Toplum içindeki siyasî cenahları, dünya siyaseti içindeki konumlarını ve kendi yerel iktidarlarını güvence altına alacak şekilde belirlemişlerdir. Kısacası tezgâh buna göre kurulmuştur. Bu tezgâhın içinde merhamete asla yer yoktur. Aksine “tezgâh” olarak tanımladığımız bu âlemde merhamet, ayak takımının -tabiri caizse- sürüngenlerin sığınağıdır. Dünya bir kurtlar sofrasıdır. Burada güçlü olan vurur, alır ve kazanır. Kurtların ve sırtlanların kendi aralarındaki boğuşmada -onlara göre- ayak takımına, sürüngenlere, yani işçiye, köylüye, memura, küçük esnafa ayıracak zamanları yoktur. “Devletlerarası ilişkileri çıkarlar belirler” diyen insanların “devlet”le kendilerini kastettikleri göz önüne alındığında, devlet içindeki sınıflar arası ilişkilerde de aynı mantığın geçerli olacağını ayrıca belirtmeye gerek yoktur. Örneğin asgarî ücretin neden bir türlü açlık sınırının üstüne çıkamadığının cevabını burada aramak gerekir. Dolayısıyla bu ve benzeri konularda “devlet imkânlarının kısıtlılığı” ve “bütçe yetersizliği” gibi açıklamalar, kargaları dahi güldürecek türden açıklamalardır. Mustaz’aflar arasında martavalları yutanlar, ancak görme yeteneklerini tamamen kaybetmiş, hayatı güçlülerin eteklerine tutunarak yaşamakta beis görmeyen zavallılardır ancak.

Ali Bal – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s