Ali Bal / Din / Emeği Geçen Yazarlar / Yorum-Analiz

Direniş Metodolojisi Üzerine (3): Nasıl Bir Devrim?

köşe8-alibalZulmü devireceğim derken başkalarına zulmederek, yakarak, yıkarak, tahrip ederek değil de aksine inandığı doğruları söylemenin ve savunmanın bütün risklerini kendi üzerine almak suretiyle zulme karşı direnmek, insan hayatının -daha geniş çerçevede toplumsal yaşamın- gereklerine ve sosyal psikolojiye en uygun olan yoldur.

Kur’an, toplumları, bilinçsiz, zorla veya siyasî manipülasyonlarla yönlendirilmesi-güdülmesi gereken bir yığın, bir sürü olarak kabul etmez. Onun için Allah elçileri bu konuda toplumlarını sadece uyarmakla görevlidirler; sadece uyarmakla. Dolayısıyla siyaseti kullanmak veya toplum üzerinde siyaset mühendisliği yapmak, farklı siyasî grupları kullanmak, taktik, strateji, silahlı propaganda, parti adı altında toplumu birbiriyle veya devletle karşı karşıya getirmek ve sonunda devlete kırdırmak gibi kirli-kanlı metotları yoktur. Toplumu edilgenlikten çıkarmak, aktif, kendi geleceğine sahip çıkan, dinamik, bilinçli bir toplum haline getirmek esastır, ancak peygamberler hiçbir zaman toplumu kurulu otorite ile militan çatışmaya zorlamazlar veya silahlı propaganda gibi yollarla manipüle ederek toplumsal hayatı çatışma ve kaosa ortamına dönüştürmezler.

Peygamberler tebliğ ve davetlerini açık bir şekilde ortaya koyduktan sonra tercihi topluma bırakırlar. Kavimleri ya onların uyarılarına müspet cevap verecek, bunun karşılığında dünyada ve ahirette kurtuluşa erecek veya menfi cevap vererek hem dünyada zilleti yaşamaya devam edecek hem de kıyamet günü elçilerin tebliğ ve davetlerine isyan etmelerinin bir cezası olarak ebedî azaba duçar olacaklarıdır. Bu, Allah’ın Sünnetullah’tır (Allah’ın sünneti).  “Allah’ın sünnetinde bir değişme bulamazsın.” (Ahzab, 62; Fetih, 23; Fatır, 43)

Siyaset büyük oranda arz-talep meselesidir. Toplum katmanlarındaki güçlü bir toplumsal uzlaşma, devlet ve siyasal erkin bu uzlaşmadan doğacak toplumsal talep doğrultusunda dönüşmesine neden olur. Bu dönüşüme ayak uyduramayan sistemler, çok fazla toplumsal krize ve çatışmaya gerek kalmaksızın tasfiye olurlar. İnsanlık tarihinde siyasal sistemler büyük oranda zalim ve zorba ola gelmişlerdir ki, peygamberlerin kendi dönemlerindeki sistemler karşısında özü itibariyle ve içerik olarak muhalif bir duruş sergilemişlerdir.

“Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek o ülkenin varlıkla şımarmış ileri gelenleri ‘Biz sizinle gönderilen hüda’yı tanımıyoruz’ dediler” (Sebe, 34). “Hüda” burada yol gösterici rehber, peygamberlere inzal edilen vahiy, mesaj/kitap anlamlarına gelmektedir.

Peygamberleri de onlara: “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptığınız başka şeylerden uzağız. Sizi inkâr ediyoruz. Yalnız Allah’a inanıncaya kadar bizimle sizin aranızda ebedî bir düşmanlık ve öfke belirmiştir” (Mümtehine, 4) şeklinde cevap vermişlerdir. “Sizi inkâr ediyoruz”, zımnen “Sizin akaidinizi, ideolojinizi-dünya görüşünüzü reddediyoruz; sizinle bizim aramızda ebedî bir kin ve öfke söz konusudur.” Peygamberler ve beraberlerindeki inananlar, nefret ettikleri rejimlere karşı itikaden -yani düşünce yapısı itibariyle- mevcut ideolojiden/akaidden kopmak, kendilerini arındırmak -ki Kur’an buna da hicret diyor-, bu anlamda sistemle saflarını ayırmak, kimseye herhangi bir baskı veya zor kullanma olmaksızın kendi toplumlarını (cemaatlerini) oluşturmak, buna karşılık uğradıkları son derece ağır işkence, baskı ve kıyımlara karşı sabretmek ve başka bir çıkış yolu kalmadığında da hicret etmek dışında başka bir yol takip etmemişlerdir. Mesela Hasan Sabbah gibi -fedaileri aracılığıyla- devlet adamlarına suikastler düzenlemek veya Şeyh Bedrettin gibi silahlı kıyam başlatmak kabilinden yöntemlere başvurdukları görülmez.

Peygamberlerin giriştikleri nübüvvet ve risalet mücadelelerinde izledikleri bu yöntem, günümüzde kendilerini “devrimci” olarak tanımlayan hareketler tarafından pasifist, uzlaşmacı, dolayısıyla kayda değmez bulunmaktadır. Rum Suresi’nin 30. Ayeti itibariyle peygamberler zımnen demiş oluyorlar ki “Eşyanın tabiatına uygun olan -diğer bir ifade ile- akla, bilime -diğer bir ifade ile de- fıtrata uygun olan yol budur.” Zulmü devireceğim derken başkalarına zulmederek, yakarak, yıkarak, tahrip ederek değil de aksine inandığı doğruları söylemenin ve savunmanın bütün risklerini kendi üzerine almak suretiyle zulme karşı direnmek, insan hayatının -daha geniş çerçevede toplumsal yaşamın- gereklerine ve sosyal psikolojiye en uygun olan yoldur. Bu sonuç alıcı olmak bakımından da böyledir. Diğer yollarla sonuç almak mümkün olmadığı gibi hem astarı yüzünden pahalı olmakta, sonuç alınsa dahi uzun ömürlü olmamaktadır. Siz bir sistemi kendi örgütünüzün kararı ile zorla sokaktan devirmeye kalkıştığınızda söz konusu sistemin taraftarları da sizin karşınıza çıkacak ve sizinle çatışmaya girecektir.

Peygamberlerin izlediği metodolojiye yakın bir örnek olarak yakın zamanlarda Hindistan’da İngiliz sömürgeciliğine karşı silahsız ve çatışmasız bir direniş örneği sergileyen ve sonuç alan Gandhi’yi örnek verebiliriz. Bu bağlamda öncelikle inanç itibariyle Müslüman olan fakat gafleten -veya bir şekilde- söz konusu yıkıcı hareketlere katılmış olan yahut bu tür hareketlerin içinde olmayan gelişmeleri dışarıdan izleyen ama ne yapılması gerektiği hakkında net Kitabî bir fikri olmadığı için boşlukta kalan Müslümanlara, Kur’an’da anlatılan Allah elçilerinin her birinin ve toplamının, insanlık için birer aydınlatıcı ışık, birer kutup yıldızı mesabesinde olduğunu hatırlatmak isteriz.

Bu konu ile ilgili olarak Mümtehine Suresi’nin 4. Ayetine tekrar dönmek gerekiyor:

“İbrahim ve onun beraberinde olanlarda sizin için gerçekten güzel bir örnek vardır. Hani onlar, kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden ve Allah’ı bırakıp taptığınız başka şeylerden uzağız. Sizi inkâr ediyoruz. Yalnız Allah’a inanıncaya kadar bizimle sizin aranızda ebedî bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.’ Yalnız İbrahim’in babasına, ‘Andolsun ki, senin için mağfiret dileyeceğim, ancak Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi defetmeye gücüm yetmez’ demesi müstesna. Ey Rabbimiz! Sana tevekkül ettik ve sana yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.” (Mümtehine, 4)

Burada konuyu anlamamıza engel olan şeylerden biri, Allah resulleri hakkında sahip olduğumuz yanlış algı ve tasavvurdur. Nitekim pek çoğumuzun zihninde son nebiden önceki resuller hakkında silik ve belli belirsiz bir iz söz konusudur. Bu da önceki resullerin risaletlerinin nesholduğu, dolayısı ile artık izlenmesi gereken resulün Hz. Muhammed (a.s.v) olduğu şeklindeki geleneksel risalet anlayışından kaynaklanmaktadır. Gelenekten gelen bu anlayış doğru bir anlayış değildir. Kur’an’ın kendi bütünlüğü içinde bakıldığında, peygamber kıssalarının Hz. Resulü doğru anlamaya matuf örneklemeler olduğu görülür. Onun için şunu söyleyebiliriz: Eğer diğer peygamberler anlaşılmamışsa Hz. Muhammed (a.s.v) de anlaşılmamıştır. Anlaşılmayan bir peygamberin izlendiği iddiası da boştur. Bu nedenle bilinmelidir ki, Allahu Teâlâ bu kıssaları bize anlatmakla “Ey insanlar! Size gönderdiğimiz elçimizin yapmak istediği şey işte bu Allah elçilerinin yaptığı ve uğrunda mücadele verdikleri şeydir” demiş olmaktadır. Yatsı namazlarının arkasından okunan âmene’r-resulü’deki “la nuferriqu beyne ehadin min rusulih/biz o peygamberlerin hepsine inanırız ve aralarında bir ayrım yapmayız” (Bakara, 185) ayetinin bir anlam boyutu da budur.

Meseleyi doğru anlamak için ve konu ile ilgisi bakımından öncelikle şöyle genel bir tespitte bulunmamız yerinde olur: Peygamberler dünya işleri ile alakası olmayan, sadece belli teolojik doktrinleri veya inanç formlarını toplumlarına empoze etmeye çalışan, işlevleri -dolayısıyla eylemleri- bununla sınırlı olan insanlar değildirler. Onlara inzal olunan vahyin merkezinde barışın ve adaletin hâkim olduğu bir yeryüzü tasavvuru hâkimdir. Bu nedenle onlar bu tasavvurdan hareketle yola çıkmış olan Allah elçileridir. Onlar hiçbir zaman insanları bu dünyada zulme, haksızlığa ve sömürüye tahammül etmeye, boyun eğmeye çağıran ve bunun karşılığını cennete erteleyen ya da havale eden, miskin, uyuşuk, dünyadan el etek çekmiş, dünya hayatını sosyal olaylardan kopuk bir biçimde mistik tatminler üzerine bina eden insanlar değildirler. Bu anlamda devrimcidirler. Ancak onların devrimciliği ile günümüzün iç çatışma, kan, vahşet ve yıkımdan beslenen hâkim devrimcilik anlayışını birbirinden ayırt etmek gerekir. Kaldı ki, söz konusu bu devrimlerden medeniyet çıkmamıştır. Oysa peygamberlerin her biri insanlık için medeniyetin öncüleri olmuşlardır.

Yine bu anlamda onların hareket metotlarında şiddete yer yoktur. Şiddetin oluşturduğu gerilim ortamını psikolojik ve politik ranta dönüştürmek (politikleşmiş askeri savaş stratejisi) suretiyle örgüte alan açmak gibi kirli, karışık işlere tevessül etmezler. Bu bağlamda bazı İslamcı örgütlerinin şiddete dayalı cihad anlayışlarını da masaya yatırmak gerekmektedir. Allah resullerinin, bu örgütlerin yaptığı gibi küresel güçlerin büyük kentlerine, tesislerine vb. saldırılar düzenleyen bir cihad anlayışları yoktur. Ümmet eğer gerçekten dünya istikbarının belini kırmak istiyorsa oraya buraya saldırılar düzenlemek yerine önce psikolojik ve politik açıdan dünya istikbarının atına binmekten vazgeçmelidir. Bâtılın atına binerek hakka hizmet edilmez. Bu nedenle onların insanlığa miras bıraktıkları örnekliklere bakıldığında,  öncelikli olarak yapılacak şey küfrün akaidinden arınmaktır. Allah Resulü’nün, müşriklerin krallık, kadın ve mal/altın tekliflerine karşılık “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz dahi yolumdan dönmem” demesinden de anlaşılacağı gibi, peygamberlerin metotlarında uzlaşmamanın esas olduğu görülür. Buna karşılık uzlaşmazlığın bedeli olan mahrumiyetlere karşı mütevekkildirler.

“Reel politik” ve “dünya gerçekleri” gibi gerekçeler arkasına sığınıp Makyavelizm’e kaymazlar. İlkelerini pragmatizm icabı satmazlar. Onların metotlarında takiyye için dahi olsa şirk akidesini dil ile ikrar etmek ve bu suretle siyasetin başına gelip yukarıdan aşağıya toplumu ve sistemi dizayn etmek yoktur; aşağıdan yukarıya inşa ve bu inşa sürecinde en ağır bedelleri ödeyerek iktidara yürüme vardır. İşte iktidara yürüyüş böyle olduğunda bu yürüyüşten Hz. Musa’nın devrimi, Hz. Davud’un ve bir cihan devleti olduğu halde karıncayı dahi incitmeyen Hz. Süleyman’ın iktidarı çıkacaktır. Diğerlerinden ise ancak  Nemrutların, Firavunların, Ebu cehillerin iktidarı çıkar.

Allah resullerinin hareketlerinde iktidar olmak vardır, ancak bu, ilkelerden ödün vererek değil, aksine taviz vermeden, bedel ödeyerek gerçekleşir. Bu ruhla yoğrularak nâsın (insanların) emanetini üstüne alan bir İslamî hareket iktidara geldiğinde, Karunları, Firavunları aratmayacak bir dünya hırsıyla, üstlendiği emaneti istismar etmeye kalkmayacaktır. Bu yolla kurulan bir Nebevî devlet, nâs (halk) üzerinden her şeyi bu dünyaya indirgeyen dünya tapıcılarının sandıklarının ve bildiklerinin aksine hegemonik bir güç değil, aksine amme hukukunu koruyan, halkın örgütlü gücü, zayıfların, acizlerin, düşkünlerin, Müslim-gayrimüslim tüm mazlumların velisi olan bir devlettir.

Ali Bal – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s