Din / Kaan Yiğenoğlu / Yazarlar

İtibar

köşe20-kaan-yiğenoğluMüslümanlar kalkınma ideolojisi ile hareket ettiklerinden beri İslamî değerleri arka plana atmaya başladılar. Allah’ın elçisinin nasıl yaşadığını unuttular. Yaptıkları israfları, sürdükleri lüks yaşantıları, yoksulluğa rağmen zenginliği meşrulaştırmak için ellerinden geleni yaptılar.

Günümüz insanının itibar ile ilgili sözlerine ve düşüncelerine bakıldığında insan sormadan edemiyor: Peygamberimiz (s.a.v.) itibarsız mıydı?

Çünkü modern insana göre çok olana sahip olmak, en büyük olanı yapmak ve en çok taraftarı, destekçiyi kazanmış olmak itibarlı olmak anlamına geliyor.

Oysa Kur’an’a ve Hz. Muhammed’in yaşamına baktığımızda tüm bu çokluk, büyüklük, genişlik gibi nicelikler hak yolda olduğumuz anlamına gelmez. Dolayısıyla itibarlı olmamıza veya itibarlı görünmemize neden olacak kadar önemli de değildirler.

Müslüman’ın itibarı olacaksa bu, ancak Allah’ın kanunlarına uygun, İslam ahlakını esas alan bir düzen kurmakla mümkün olur. Bu anlamda zenginleşmeyi önceleyen her türlü anlayış aslında İslâm’ın ruhuna uzaktır.

Bizdeki çoklukla övünme hastalığı modern hayat tarzına yönelmemiz sonucu oluşmuştur. Çok mala sahip olmak, problemsiz hayat yaşamak, Allah’ın yaşam tarzlarımızı onaylamasının göstergesi gibi algılanır oldu. Böyle düşünenler, Hz. Muhammed’in yaşadığı zorlukları çok çabuk unutmuşa benziyor.

Hz. Peygamber’in “el fakru fahrî/fakirliğimle iftihar ederim” sözü, Rabbini önceleyen bir anlayışı simgeler.

Hz. Peygamber’in hasır üzerinde yatması karşısında bugünün insanı onun başarısız olduğunu anlar. Nasıl olur da Allah’ın elçisi hasırda yatar? Hani itibarı?

Yabancı bir konuk geldiğinde onu bu halde görse davasına inanır mı?

Mekke’yi fetheden, kuvvetli ve itibarlı olarak görülen Hz. Muhammed’in yanına yaklaşan adam, korkudan veya heyecandan titremeye başlar. Adamın titrediğini gören Resulullah (s.a.v) “Titremene gerek yok, ben kral değilim, Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum” der.

İslam, kuru et yiyen bir kadının çocuğu olmayı itibarsızlık olarak gördü mü acaba?

“Andolsun size içinizden öyle bir peygamber geldi ki, gayet izzetli ve şereflidir.” (Tevbe Suresi: 128)

Hz. Muhammed’in, Hz. Ebu Bekir’in, Hz. Ömer’in ve Hz. Ali’nin zenginleşmemeleri için bir neden yoktu. Önlerine mal-mülk serilmişti, teklif dahi ettiler, yani İslam’ı asrın idrakine söyletmek için her türlü imkân vardı ellerinde. Ama bu yolu seçmediler. Neden?

Müslümanlar misafirlerini nerede, nasıl, ne şekilde ağırladıkları, misafirlerine ne ikram ettikleri, onları nasıl karşıladıkları takdirde daha çok itibar sahibi olacaklarını hesap ediyorlar. Ashab-ı Kiram’dan Abdullah b. Yusr (r.a), Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e pişirilmiş koyun eti hediye etmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.) yanındaki Müslümanlarla birlikte diz çöküp yemeye koyuldu. Derken çölde göçebe hayatı yaşayan bir bedevi geldi ve “Bu nasıl oturuştur?” diye şaşkınlığını açığa vurmaktan kendini alamadı. Çünkü diz çöküp oturmak, törede aciz ve miskinlerin, yoksulların âdetiydi. Böylece bedevi, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in yoksullar gibi oturuşuna bir anlam verememişti. Bunu anlayan Peygamberimiz (s.a.v.), “Şüphesiz ki Cenab-ı Hak, beni kerem sahibi bir kul kıldı, cebbar ve muannit kılmadı” buyurdu.

Bir kadın Halife Ömer’i nerede bulacağını sormak için bir topluluğa yaklaştı. Buradan birisine sorusunu sordu. Soru sorduğu kişi Halife Ömer’di.

Hz. Ali, acıktığını fark etti. Torbasındaki azığını çıkardı. Sadece kuru ekmek vardı.

“De ki: ‘Pis olan şeyle temiz olan şey bir olmaz, pis olanın çokluğu hoşuna gitse bile.'” (Maide Suresi: 100)

Çokluk sizleri yanıltmasın. Çok mal, çok para, çok evlat, çok sayıda destekleyenin olması her zaman doğru yolda olduğunuzu göstermez.

“Ve dediler ki, ‘Biz malca ve evlatça daha çoğuz, biz azaba uğratılacak değiliz.’” (Sebe Suresi: 35)

“…sayıca üstün bile olsanız bu size fayda sağlamaz; Allah, müminlerle beraberdir.” (Enfal Suresi: 19)

Müslümanlar ben yaptım oldu anlayışı ile zenginleşmelerinin hesabını vermekten kaçmamalıdır. Bir Müslüman’ın şeffaf ve hesap verebilir olması için de illa yasaya gerek yoktur. Bu bir ahlaktır.

Halife Ömer hutbeye çıkmıştır. Ancak sahabeler kendisini dinlemeyeceklerini söylerler. Sebebi sorulduğunda Hz. Ömer’in üzerindeki iki parçalı elbiseyi sebep gösterirler. Sahabeler kendilerine ganimetten bir parça kumaş verilmişken Hz. Ömer’in üzerindeki iki parçalı kumaştan oluşan elbisenin halifeye itaat etmemek için yeterli olduğunu düşünmüşlerdir. Neyse ki Hz. Ömer, oğlunu yanına çağırır ve ikinci kumaşın oğluna düşen hak olduğunu teyit ettirir.

Halifenin bunu teyit ettirmeye mecbur olmadığı açıktır. Çünkü bu konuda bir yasa yoktur o dönemde. Ancak ahlaki ölçüler ağır basar. Kanun her şey değildir. Kanun, haklara riayet edilmediği zamanlarda ortaya çıkar. İhtiyacından fazlasını infak etmek için kanun çıkarmaya gerek yoktur. Ana Kitab’a bakıldığında kanunlar orada yazılıdır.

Hz. Âişe şöyle demiştir: “Resûlullah vefatından son­raya (miras olarak) ne para, ne pul, ne koyun ve ne de deve bırak­mıştır. Hiçbir vasiyette de bulunmamıştır.” (Buhârî, Fethu’l-Bârî, 5/356, 8/148)

Hz. Âişe, Resûlullah’ı kastederek diyor ki: “Ah! Ba­bam ona feda olsun, bir defa dahi karnını buğday ekmeği ile doyur­madan bu dünyadan çekti gitti.” (Fethu’l-Bârî, 9/549.)

Günümüzde bir devlet başkanı düşünün. Halktan yaşlıca bir kadın çıksa ve dese ki “Allah senin belanı versin”. Bu kadına ne yapılır? Gözaltı işlemi yapılıp ifadesi alınır, gerekirse devlet başkanına hakaretten hakkında yasal işlem başlatılır.

Hz. Ömer çadırdan bir ses duyar: “Allah halifenin belasını versin!” Hz. Ömer çadıra girer ve içeride yaşlı bir kadın olduğunu görür. Kadına şikâyetini sorar, tencerede taş kaynadığını görür. Hz. Ömer sırtına un çuvalı yükleyip kadına yardım eder.

Halifeye bela okuyan bir kadına sırtında un çuvalı ile yardım götürmek günümüz için itibarı sıfırlayan bir durum olsa gerek. Hz. Ömer’in adaletini hayranlıkla anlatanlar bu meseleleri elbette biliyorlardır.

Bugün itibar görmek için mekânları genişletenler, Hz. Muhammed’in evinde nasıl namaz kıldığını biliyorlar mı? Hz. Muhammed’in evi öyle küçüktü ki namaz kılarken secdeye gittiğinde Hz. Aişe ayağını çekerdi. Ayrıca peygamberimizin evinde eşyanın neredeyse yok olduğunu okuyoruz.

Her fırsatta Hz. Muhammed’in adı anıldığında salâtu’s-selam getirenler Hz. Muhammed’in Hendek Savaşı’nda hendek kazdığını biliyorlar mı?

Hz. Musa’nın Firavun’la mücadelesini dillerinden düşürmeyenler, Hz. Musa’nın saraya değil çobanlığa doğru yol aldığını unutmasınlar. Saray sahipsiz kaldığında dahi saraya dönmek gibi bir çabası olmadı. Evet, günümüzün rasyonel insanına göre Hz. Musa başarısız bir girişimcidir. Bugün saray ile çobanlık arasında bir tercih yapmak durumunda kalsa modern insan her halde sarayı seçerdi.

Hz. Muhammed de Mekke’den Medine’ye hicret etmiştir. Oysa Medine daha az gelişmişti. Bugün köye dönmeyi gülünç kabul edenler, Mekke içinde kalarak mücadelelerinden sonuç alacakları zannı içindeler.

Peygamberimizin vefatından sonra Hz. Aişe (r.a)’ye sorarlar:

“Allah’ın Elçisinin evdeki hali nasıldı?”

Hz. Aişe (r.a) cevaplar:

“O kendi işini kendi görmekten hoşlanırdı. Arkadaşları bütün işini yapmaya hazır olmalarına rağmen bunu istemezdi. Evdeyken, elbiselerini yamar, evi süpürür, keçileri sağar, develeri bağlar ve yemlerini verirdi. Ayrıca, ayakkabılarını ve delik su kırbalarını tamir eder, hizmetçilere de yardım ederek onlarla birlikte hamur yoğururdu. Çarşıdan yiyeceğini kendi taşır, birisi “Ey Allah’ın Elçisi! İzin ver ben taşıyayım” dediğinde, ‘Her Mümin, eğer taşıyabiliyorsa kendi yükünü kendi taşısın’ derdi.”

Allah’ın elçisi için bu işleri yapmak itibar kaybına uğramak demek değildi. Çevresindekiler zaman zaman Allah’ın elçisi olan birinin nasıl böyle bir hayat yaşadığına şaşırırdı. Çevrelerindeki güçlü devletlere ve onların yöneticilerine baktıklarında onların çok daha lüks ve ihtişamlı yaşadıklarını görürlerdi. Hz. Muhammed, Allah’ın elçisi olmasına rağmen nasıl böyle yaşardı?

Hz. Ömer (r.a), peygamberimizin dinlenmekte olduğu bir anda odaya girer, çevresine göz atar. Allah Resulü’nün odasında çok az eşya olduğunu görür ve biraz düşündükten sonra ağlamaya başlar. Hz. Ömer’in ağladığını gören peygamberimiz sorar:

“Ey Hattab oğlu! Niçin ağlıyorsun?”

Hz. Ömer cevap verir:

“Ey Allah’ın Elçisi! İranlılar imparatorlarını saraylarda yaşatırken, Bizanslılar Kayserlerini lüks ve ihtişama boğmuşken, sen ki Allah’ın elçisisin… İzin versen de biz de seni…”

Peygamberimiz sözün nereye gideceğini anlar ve hafif bir el işareti ile Hz. Ömer’in konuşmasını keserek, “Bu dünya hayatı sadece bir eğlence ve oyundan ibarettir, ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur, keşke bilmiş olsalardı” (Ankebut Suresi: 64) ayetini okur. Ve devamında şu sözü söyler:

“İstemez misin ey Ömer, dünya onların olsun, ahiret de bizim!”

Tüm bu anlatılanlar ütopik öyküler gibi gelmekte bugün. Çünkü modern yaşamda bizler bu tip gerçekliklere uzağız. Bir devlet başkanının sırtında un çuvalı ya da taş taşıması, şatafatlı, gösterişli, lüks araç ve mekânlar dışında görülmesi olacak şey değil. Evet, böyle düşünmeye alıştırıldık.

Hz. Muhammed (s.a.v) yolculuk sırasında mola verdikleri zaman ateş için odun toplamaya koyulanlara, “Ben de ateş için odun toplayayım” der.

Yanındakiler itiraz ederler:

“Ey Allah’ın elçisi! Siz dinlenin, biz o işi de görürüz”

Hz. Muhammed (s.a.v) cevaben:

“Gerçekten bunu isteyerek yapacağınızı biliyorum. Ancak ben bir topluluk içinde ayrıcalıklı bir durumda bulunmaktan hoşlanmam. Bunu Allah da sevmez” der.

Müslümanlar kalkınma ideolojisi ile hareket ettiklerinden beri İslamî değerleri arka plana atmaya başladılar. Allah’ın elçisinin nasıl yaşadığını unuttular. Yaptıkları israfları, sürdükleri lüks yaşantıları, yoksulluğa rağmen zenginliği meşrulaştırmak için ellerinden geleni yaptılar. Hz. Süleyman’ın zenginliğini örnek gösteriyorlar. Hz. Süleyman (a.s.)’ın karıncalara basmayan ordusunu görmezden geliyorlar. Hz. Süleyman (a.s.)’ın servet edinimini sömürüsüz gerçekleştirdiğini söylemiyorlar.

Zenginliğiniz yoksulların sırtında yükselirken Hz. Davud’u örnek veriyorsunuz. Ebû Hüreyre (r.a)’den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Davud aleyhisselâm ancak elinin emeğiyle kazandığını yerdi.”

Konformizme kapılan Müslümanlar, elde ettikleri şeylerin, Allah’a inandıklarından dolayı kendilerine verildiği düşüncesinden kurtulmalıdır. Peygamberlerin yaşamları bunu göstermiştir. Bugün sanayileşmeyi, teknolojiyi, kalkınmayı adeta kutsayan, köye dönmeyi zorluk olarak gören bir Müslüman anlayışı gelişti. Zenginleşmeyi Allah’ın işlerini onayladığının göstergesi kabul eden çarpık bir zihniyet doğdu.

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur.” (Bakara Suresi: 268)

Kadı iken tuvalet temizleyen Aziz Mahmut Hüdai, ulema iken ekmek satan Somuncu Baba, burçak eken Hacı Bayram, dağdan odun toplayan Yunus Emre… Bu isimler bugün Müslümanların dilinden düşmüyor. Fakat bu kimselerin yaptıkları işlere bakıldığında günümüz açısından son derece başarısız oldukları görülür. Hâlbuki iş başkadır.

Geçimliğine razı olan adamları kaybettik. Fakirlikten korkar olduk. Fakirliğe düşmemek için mülk kapma gayesi ile şeytanî işlere bulaştık. Öylesi bir zenginlik ki fakirliğe düşmemek için sıkı sıkıya korunmalı. Öyle bir fakirlik ki meslek sahibi olmasın diye sömürüye tabi. Bu gidişat sınıflaşmayı artırdı.

Şunu unutmayalım. Kurtuluş kalkınma ile değil felah ile mümkündür.

Devrin valisi emrindeki yöneticilerle birlikte atının üstünde şatafat içinde girer şehre… Yol kenarlarında insanlar iki büklüm el pençe divan selamlarlar valiyi. Bütün bu şatafatlı itaat gösterileri arasında valinin gözleri, bir sokağın köşesinde yere çökmüş ve etrafındaki hiçbir şeyle ilgilenmeyen bir adama takılır.

Perişan kılıklı, saçı sakalına karışmış bu adamın olduğu yere sürer atını vali. Atının üstünden inmeden, vakur ve sert bir ses tonu ile bağırır adama:

“Be hey adam, herkes benim şehre gelişimi el pençe karşılarken sen kimsin ki yerinden bile kıpırdamıyorsun?”

Perişan kılıklı adam istifini hiç bozmadan, sakallarının ve uzun saçlarının arasından belli belirsiz gözüken gözlerini valiye çevirerek:

“Ben hiçim” der.

Vali daha da hiddetlenir:

“Ne demek hiç, senin bir adın, sanın, unvanın yok mu bre adam” der.

“Senin var mı?” der bu kez adam.

Vali iyice şaşırır ama cevaplar:

“Gafil adam, nasıl anlamazsın, ben valiyim” der.

Adam aynı ses tonu ile sorar yine:

“Peki, daha sonra ne olacaksın?”

“Sadrazam olacağım” der vali.

“Peki, daha sonra?”

“Padişah olacağım…”

“Peki ya daha sonra?”

Kısa bir an duraksar vali. Ve:

“Hiç” der…

Sadece gülümser perişan kılıklı adam.

“Senin o kadar uğraşıdan sonra olacağını, ben şimdiden oldum evlat” der, geçer gider.

Kaan Yiğenoğlu – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s