Ali Bal / Din / Emeği Geçen Yazarlar / Yorum-Analiz

Direniş Metodolojisi Üzerine (1): İhtilal mi, Hicret mi?

köşe8-alibalMücadelenin temelinde bir ve tek olana kulluk yoksa o mücadele temelsizdir. Bu, düz bir arazi üzerinde temel atmadan gökdelen inşa etmeye benzer ki, el mecbur yapı tamamlanmadan yıkılacaktır. Yeni kuşaklar, sözde geçmişten elde ettikleri kazanımlarla her şeyi sorgularlar, en doğru sonuca ulaştıkları iddiasıyla “yeni çözümlemeler” ortaya atarlar ama neticede geçmişin tekrarından başka bir şey olmayan süreçlerde kan ve ateş içinde kaybolur giderler.

Kur’an, ortaya koyduğu yaklaşımın doğruluğunu sadece vahiy kaynaklı olmasına bağlamaz. Kur’an’a göre, onun ortaya koyduğu yaklaşım, insan hayatının maddî gerçekleriyle test edildiğinde doğruluğu kesin olarak ortaya çıkar. Basit bir örnekle izah edecek olursak, Kur’an, vahiy referanslı olarak “İçki, kumar, fal okları, dikili taşlar, şeytan işinden birer pisliktir, ondan sakının ki kurtuluşa erişesiniz” (Maide, 90) dediğinde, onun vahyen bizi kaçındırdığı bu şeyler, aklen, ilmen ve ahlaken de kötü, zararlı ve yıkıcı olan şeylerdir. Bu mantığı Kur’an’ın tümüne yayabiliriz. Dolayısıyla bu esastan hareketle aynı mantık Kur’an’da kıssaları anlatılan Allah resullerinin hareket metodu için de geçerlidir.

Müslümanlar sosyal hayata ve en genel anlamda Kur’an-hayat ilişkisine şu şekilde bakmaları gerekir: “O halde sen yüzünü bir hanif olarak dine, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir, Allah’ın yaratmasında değişme bulamazsın” (Rum, 30). Bu ayet dinle fıtrat arasındaki uyuma dikkat çeken bir ayettir ve İslamî dünya görüşünün köşe taşlarından birini oluşturur. Dolayısıyla bu yazının da temel hareket noktasıdır.

Dünya tarihi bir anlamda kanlı ihtilallere dayalı iktidar değişimlerinin tarihidir. Hemen hepsi de siyasal alana ilişkin olan ideolojiler çağında bu durum daha da hayatî bir önem kazanmaktadır. Bu noktada vahiy referanslı olmayan ideolojilerle İslam arasındaki temel metodik bir ayrışma veya farklılık olduğu açıktır. Genel anlamda ideolojiler siyasal değişimde/geçişte sorunu bir sistem sorunu olarak görür ve paradigmalarını bunun üzerine bina ederler. Bu nedenle söz konusu bakış açısının ürettiği çözüm, legal ya da illegal militan bir parti öncülüğünde halkın ayaklanması veya askerî bir darbe yoluyla sistemin/hükümetin veya topyekûn rejimin alaşağı edilmesidir. İslam’a göre ise, siyasal değişim bir süreç işidir. Toplum bu sürecin öncelikli nesnesidir. Toplumun kendi iç çelişkileri onu Firavunluk ve benzeri istikbarî sistemler karşısında güçsüz ve zayıf kılar. Bu nedenle toplum, kendi içinden çıkan/çıkacak toplumsal önderler/öğretmenler öncülüğünde öncelikle tevhid akidesi doğrultusunda kendi çelişkilerini çözmeye çağrılır. Kur’an’da şöyle buyrulur: “Böyledir; bir kavim kendi nefsinde olanı değiştirmedikçe Allah o topluma verdiği nimeti değiştirmez; muhakkak ki, Allah, her şeyi işitir, her şeyi görür” (Enfal, 53).

Eğer bir toplumda siyasî-mülkî erk, hak ve adaletten ayrılmışsa, fısk ve fesada dalmışsa, toplumdaki genel çöküş, çözülme ve çürüme, “fahşa ve münker”den ayrı düşünülemez. Dolayısıyla ıslah için öncelikle toplumun kendini şirk akaidinden arındırması gerekir. Gökleri ve yeri yaratan Allah yerine kendini tek egemen olarak gören sistem, insanların saf ve temiz tevhidî akaidini bulandırmış, onu kendi egemenliğini meşrulaştıracak şekilde tahrif etmiştir. Bu yolla insanlar bilmeden tağutî sistemin kölesi haline gelmiştir. Günümüzde bu, fazlaca vatan, millet, bayrak, etnik kimlik, ana dil vb. kavramların arkasına saklanılarak yapılmaktadır.

Tevhid doktrininin dayandığı iki temel düstur vardır: Birincisi, Allah’tan başka hiçbir şeyin kutsiyette O’nun üzerine çıkarılmamasıdır. İkincisi, birincisinden neş’et eder ki, o da kulluktur, yani sadece O’na kul olmak. Özgürlük, bağımsızlık, hak ve adalet gibi kutsallar yolunda verilecek her mücadele, bunların hepsinin üzerinde yer alan ve en büyük kutsiyete sahip olan Allah’a kulluğa dayandırılarak verilir. Mücadelenin temelinde bir ve tek olana kulluk yoksa o mücadele temelsizdir ve bu, düz bir arazi üzerinde temel atmadan gökdelen inşa etmeye benzer ki, el mecbur yapı tamamlanmadan yıkılacaktır. Yeni gelen kuşaklar, sözde geçmişten elde ettikleri kazanımlarla her şeyi sorgularlar, en doğru sonuca ulaştıkları iddiasıyla “yeni çözümlemeler” ortaya atarlar, ancak netice itibariyle geçmişin tekrarından başka bir şey olmayan süreçlerde kan ve ateş içinde kaybolur giderler. Buna karşın herkesin şu temel gerçeği bilmesi gerekir: Peygamberler bu işin gerçek ustalarıdır. Bu iş için yola çıkan herkes onların ayak izlerini takip etmek zorundadır. Aksi halde işin sonu hem öncü kadrolar hem de onların peşlerinden sürüklediği insanlar için hüsran olur. Peygamberlerin ustalığını yok sayarak onların yerine ustalığa soyunanlar, kümes bile inşa edemedikleri gibi, yaşadıkları topluma sadece yıkım, acı, kan ve gözyaşı getirirler. Bu bakımdan Kur’an’da geniş yer tutan peygamber kıssalarının, mücadele metodunun doğru anlaşılabilmesi için yeni bir okumaya tabi tutulması gerekmektedir.

Meseleye bu açıdan bakıldığında görülecektir ki, peygamberler, yürürlükte olan siyasal sistemi hiçbir zaman göz ardı etmemiş, ancak işe, sisteme karşı militan direnişle başlamamış, tebliğ, davet -ve gerek toplum gerekse sistem tarafından gelecek baskı, işkence ve zulümlere karşı- sabır (direniş, göğüs germe) yolunu izlemişlerdir. Peygamberler, kendi toplumlarını imanî/akaidî ve ahlakî açıdan yeniden inşa etmeyi, dolayısıyla fasık ve facir bir toplumun içinden sabır, takva, ihlâs gibi ahlakî esaslar temelinde yeni bir toplum çıkarmayı hedeflemişlerdir. İhlâs burada hem akaidî hem de ahlakî bir arınmayı ifade eder.

İnşa sürecinde sisteme yönelik silahlı kalkışma yoktur; toplumda tebliğ ve davetin doyum noktasına erişmesi, buna karşın yeterli desteğin alınamaması, baskıların dayanılmayacak boyutlara ulaşması, başka coğrafyalarda tebliğ ve davete daha uygun zeminlerin bulunması halinde hicret vardır: “Melekler, kendi nefislerine zulmedenlerin canlarını alırken derler ki, ‘(Dünyadayken) ne işte idiniz?’ Onlar, ‘Biz mustaz’aflar idik’ derler. Melekler onlara ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi, hicret etseydiniz ya’ derler. İşte onların barınma yeri ateştir, ne kötü yataktır o!” (Nisa, 97). Dikkat edilirse burada şirk kültürüne ve yaşam tarzına rıza yoktur, aksine kesin çizgilerle bir ayrışma söz konusudur. Buna mukabil Mü’minler de kendileri kendi içlerinde tutarlı bir cemaat olacaklardır (bkz. Yunus, 87). Dolayısıyla hicret, peygamberlerin mücadele metodunda -bir anlamda- militan çatışmanın yerini almaktadır.

Peygamberlerin izlediği bu hareket metodu, günümüzde ideolojilerin mensupları tarafından -en iyimser ifadeyle- pasifist bulunmakta ve yeteri kadar devrimci olmamakla itham edilmektedir. Ancak sonuçları itibariyle kalıcı olanın, peygamberlerin takip ettiği metot olduğu görülür. Örneğin Hz. Musa’nın Firavunlar döneminde 400 yıl boyunca köle olarak yaşayan İsrailoğullarını, Tevrat’ın “Esirlik evi” dediği Mısır’dan yine Tevrat’ın “Özgürlük evi” dediği Kenan diyarına savaşsız-çatışmasız getirmesi ve süreç içinde Firavunluk rejiminin çökmesi, “pasifist” olarak nitelendirilen ve devrimci olmamakla itham edilen bu metot sayesinde mümkün olmuştur. Bu bakımdan Allah resullerinin izlediği hareket metodu, incelenmeğe değer.

Kur’an, Hz. Musa’nın bu hareketini bir “devrim hareketi” olarak niteler: “Ta, Sîn, Mîm; bunlar apaçık Kitab’ın ayetleridir, iman eden bir kavim için Musa ile Firavun’un haberlerinden bir kısmını sana anlatacağız. Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde büyüklük taslamış ve o yerin halkını sınıflara ayırmıştı. Onlardan bir kısmını eziyor, erkeklerini boğazlıyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Şüphesiz o bozgunculardandı. Biz de istiyorduk ki, yeryüzünde mustaz’aflara (ezilenlere) lütfedelim, onları önderler yapalım ve onları (Firavun’un yerine iktidara) varisler kılalım.” (Kasas, 1-5).

Ayette zikredilen Firavun’un ve ezilenlerin günümüzde neye tekabül ettiğini anlamak pek de zor olmasa gerek. Kur’an’da ve konu ile ilgili tarihi verilerde Hz. Musa ve beraberindekilerin, günümüz direniş örgütlerinin benimsediği türden bir militan çatışmaya yöneldiklerine dair hiçbir bilgi yoktur. Buna karşın Araf Suresi’nin 137. Ayetinde belirtildiğine üzere, Kasas Suresi’nin 4. Ayetinde mustaz’aflara vadedilen zafer gerçekleşmiştir: “Hor görülüp ezilen topluluğu da içini bereketlerle doldurduğumuz ülkenin doğularına ve batılarına varis kıldık; böylece Rabbinin İsrailoğullarına olan o güzel vaadi, felaketlere sabretmeleriyle tam olarak yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta oldukları sarayları ve yükseltmekte oldukları binaları hep harap ettik.” (A’raf, 137)

Ali Bal – akilvefikir.org

Reklamlar

One thought on “Direniş Metodolojisi Üzerine (1): İhtilal mi, Hicret mi?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s