Ali Bal / Devlet Tartışması / Din / Emeği Geçen Yazarlar

İslam-Devlet İlişkisi ve Biat Kavramı Üzerine

köşe8-alibalDevletin gerek kendi toplumu gerekse başka toplumlar üzerinde bir sulta haline gelmesi, devlet olmanın kendi ontolojisinden veya doğasından kaynaklanmaz. Temsil ettiği toplumun örgütsel bir sonucu olduğu için toplum kötü ise devlet de kötüdür ve bu kötülük, devlet denilen örgütlülüğün zamanla halktan kopması ve kaçınılmaz olarak halkın, hatta diğer toplumların üzerinde bir sultaya dönüşmesiyle sonuçlanır.

Devlet dediğimiz olgu öncelikle insanın sosyal varlığının sonucudur. Bazı görüşler devleti (doğası itibarı ile) illa da toplumun üzerinde mütehakkim bir güç olarak görme eğilimindedirler. Bunu anlamak mümkün değildir. Her şeyden önce kurumsal açıdan devlet bir toplumun en üst düzeyde siyasal örgütlülüğüdür. Örgütlü yaşamak insanın sosyal bir varlık oluşunun zorunlu sonucudur. Nitekim hayvanlar âlemi dahi kendi içinde örgütlüdür, örneğin arılar ve karıncalar bu örgütlülüğün Kur’an’da ifade edilen en bariz örnekleridir. Devlet bu örgütlülüğün en üst aşamasıdır. Bu örgütlülükle toplum, yığın, kitle, cemaat, kabile ve aşiret olmaktan çıkar, bunların hepsinin üzerinde bir güç haline gelir. Devletin gerek kendi toplumu gerekse başka toplumlar üzerinde bir sulta haline gelmesi, devlet olmanın kendi ontolojisinden veya doğasından kaynaklanmaz. Temsil ettiği toplumun örgütsel bir sonucu olduğu için toplum kötü ise devlet de kötüdür ve bu kötülük, devlet denilen örgütlülüğün zamanla halktan kopması ve kaçınılmaz olarak halkın, hatta diğer toplumların üzerinde bir sultaya dönüşmesiyle sonuçlanır.

Kur’an’da Hz. Davud ve Hz. Süleyman bu konudaki olumlu örneklerdir; Firavun ve Nemrut ise -tağut isimlendirmesi ile- olumsuz örnekler olarak karşımıza çıkar. Firavunluk, bir devlet sistemi, bir rejimdir, sultadır, mazlumları ezen, zalim ve zorba bir şirk rejimidir. Kur’an, Hz. Musa önderliğindeki kölelerin/mustaz’afların hareketini Firavun rejimine karşı bir devrim hareketi olarak adlandırmaktadır. Kur’an, “Biz de istiyorduk ki mustaz’aflara lütfedelim ve onları varisler kılalım” (Kasas, 5) derken, Firavun’a karşı ezilenlerin, kölelerin devriminden söz etmektedir. Devrimin arkasından devrimi yapan gücün kendisinin devlet olduğunu biliyoruz. Ancak insanlık, başlangıcından ahir zamana doğru ahlakî bir tekâmül sürecindedir ve henüz bu sürecin başlarında sayılır. Bu nedenle insanlık tarihinde çoğunlukla önceki sistemi devirenler iş başına geldiklerinde zalimleşmişlerdir. Bu doğrudur, ancak bu, devletin ontolojisinden kaynaklanmaz, insanın kendisinden kaynaklanır. Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar savaş varsa ordu da var demektir, ordu varsa devlet var demektir. Hz. Peygamber, kendisine teşri kılınan hadleri insanlara uyguladıysa -ki uygulamıştır-, bunun için öncelikle bir yargılama ve yargılama sonucu verilecek hükmü infaz edecek bir güç gereklidir. Ayette “Bir de içinde sertlik bulunan demiri indirdik” (Hadid, 25) denmesi bundandır. Bu ayet kadim zamanlar için ok, kılıç, mızrak, zırh gibi şeyleri adaletin tesisinde bir vasıta saymaktadır. Bugün için bu modern silahlara denk düşer. Bunların yapıldığı malzemenin adalet için indirildiğine işaret etmesi, Kur’an’ın güzelliği hanesine yazılmalıdır.

İslam dini, bağlılarına, insanlığa şahitlik gibi (Bakara, 205) evrensel bir misyon yüklemektedir. Bu şahitlik, Müslümanların kendileri üzerinde, kendilerinin dışında ve üstünde hiç bir sultayı kabul etmemelerini gerektirir. Patronluğunu Siyonizm’in yaptığı küresel istikbar/küresel kapitalizm, İslam’ın kendisi karşısında bir güç olmasını hiçbir zaman istemez. Bu nedenle Müslümanlar arasında bir kara propaganda olarak İslam’ın Allah ile kul arasında bir mesele olduğu, dolayısıyla onun bir devlet talebi olmadığı iddiasını yaymıştır.

Biat Kavramı ve Biat-Devlet İlişkisi:

“Biat” kelimesi, birine veya bir kuruma tabi olmayı ifade eder. Biat, siyasî bir kavramdır. Her ne kadar sonradan bu tabi olma “körü körüne itaat” anlamına sokulmuşsa da gerçekte öyle olmayıp tamamen rızaya ve biat öncesi tebliğ ve daveti hür irade içinde dinleyip aklıyla gerekli muhakeme ve muhasebeyi yapmaya ve ikna olmaya dayalı bir itaattir. Bu bağlamda biat,  Mü’minlerin kendi aralarındaki siyasal örgütlülüğü ifade eden bir kavramdır. Ne Müslüman ne gayrimüslim hiç kimse biate zorlanamaz.

Fetih Suresi’nin 10. Ayetinde “Sana biat edenler, Allah’a biat etmişlerdir, Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir” buyrulur. Bununla Allah’ın nusret ve inayetinin bu biati yapanların üzerinde olduğu anlatılmak istenmiştir. Çünkü bu biat, yeryüzünden kula kulluğu kaldırarak onun yerine bir tek Allah’a kulluğu hâkim kılmayı ifade eder. Allah’ın ise kendi adına insanlardan istediği bir şey yoktur. Zira O, Ganiyyu’l ani’l-âlemin/âlemlerden müstağni ve zengin olan, kulların hiçbir şeyine ihtiyacı olmayandır. Dolayısıyla O’nun insanların kulluğuna da ihtiyacı yoktur. Allah’ın kulluk bağlamında insandan istediği şey öncelikle O’nun kullarını kendine kul edinmemesi, yeryüzünde tuğyan etmemesi, haddi aşmaması, zulme ve tuğyana karşı malı ve canı ile cihad etmesi, savaşmasıdır: “Size ne oldu ki, ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu ülkeden/kentten çıkar, bize katından bir veli ve yardımcı gönder’ diyen mustaz’af erkekler, kadınlar ve çocuklar için savaşmıyorsunuz?” (Nisa, 75).

Biat kelimesinin geçtiği ayetlerden biri de, Mümtehine Suresi’nin 12. Ayetidir. Burada Allah, Hz. Resul’den kendisine gelen kadınların vahiyde belirtilen bazı esaslar çerçevesinde biatlerini kabul etmesini ister. Burada da biat, tebliğ ve davetin medlulüne (delalet ettiği şeylere) ikna olmuş ve onunla birlikte Medine’ye hicret etmiş olan kadınlarla sosyal ilişkisini bir ileri aşamaya taşıyarak, İslam toplumunun siyasî bir yapılanmaya dönüşmesini amaçlamaktadır. Yalnız bu noktada bir parantez açmamız yerinde olur: Ayet, iniş sebebi itibariyle kadınların biat ettiği bir ortamda indiği için söz konusu kadınlar olmuştur, hüküm geneldir ve ümmetin tümünü bağlayıcıdır.

Ümmet ve Adalet:

İslam’da devletin aslî vazifesi olarak şunları sayabiliriz:

Devletin aslî görevi, İslam toplumunda “emri bil ma’ruf ve nehyi ani’l-münker/iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak” çerçevesinde hukuku hâkim kılmaktır. İslam Devleti, İslam toplumunun kendisinin dışındaki başka bir gücün veya iradenin hâkimiyetinde olmaması için zaruridir.

Adalete gelince, “İslam Devleti olursa, mutlaka adalet olur” diye bir taahhütte bulunamayız. İslam Devleti’nde aslolan adalettir, ancak adalet, aynı zamanda bir ahlakî olgunluk meselesidir. Zahiren Müslüman ama İslam’ı ruhunda özümseyememiş (bkz. Hucurat, 14) insanların iktidarda olduğu bir devletten -ismi her ne kadar İslam Devleti olursa olsun- İslam’ın vadettiği adaleti beklemek tabii ki söz konusu olamaz. Bu bağlamda Kur’an’ın “…O’nun ayetlerindendir” ve “O Allah ki…” şeklinde gelen ayetlerle ölümden sonra dirilişe neden bu kadar çok yer verdiği genellikle dikkatlerden kaçmıştır. İnsanların emeğini çalmamak, mal yığmamak (Karunluk yapmamak), yetim malı yememek, yalan söylememek, mala, şöhrete, paraya, makama karşı hırs beslememek, öldürmemek, çalmamak, kavim kayırıcılığı (asabiyet/faşizm) davası gütmemek şeklinde sıralayabileceğimiz temel ilkelerin hayata geçirilebilmesi için, meselenin, Kur’an’ın ortaya koyduğu Allah ve ahiret tasavvuru ile ilgisi üzerinde iyice düşünmek zorundayız. Bu nedenledir ki, İslam toplumunda bu özellikleri taşıyan insanların iktidara getirilmeleri Mü’minler için temel bir sorumluluktur. Bunu yapmazlarsa dindarlık adına ritüeller, dualar, tesbihat, özel gün ve aylarda ifa edilen birtakım rutin ibadetlerle maksat hâsıl olmaz, din, Allah katında yerini bulmuş sayılmaz.

Son olarak şunu belirtmek gerekir ki, İslam Devleti’nde din, insanlara yukarıdan aşağıya dayatılamaz. Çünkü İslam Devleti, İslam toplumu için geçerlidir. İslam toplumu ise itikadî ve amelî olmak üzere belli temel değerler üzerinde uzlaşmış bir toplumdur. Devlete ise üzerinde uzlaşılan bu temel değerler (İslam anayasası) çerçevesinde ve İslam toplumu adına yönetim bir emanet olarak tevdi edilmiştir (Nisa, 59-60).

Böylece elimizden geldiği kadarıyla işin Kitabî/Kur’anî olanını anlatmış olduk. Gerek İslam tarihinde gerekse bugün mevcut anlayışın veya mevcut yapının bu nitelikleri taşımadığı bilinmektedir. Bu nedenle de çağrımız, mevcut anlayışın Kitap’a arz edilmek suretiyle test edilmesi ve doğru olanın bu şekilde tespit edilerek hayata geçirilmesi yönündedir.

Ali Bal – akilvefikir.og

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s