Açık Görüş / Devlet Tartışması / Din / Felsefe-Düşünce / Salih Mirzabeyoğlu / Yorum-Analiz

Başyücelik Devleti – Yeni Dünya Düzeni

başyücelik-devleti-salih-mirzabeyoğlu-1İslâm’da devlet, Hakk’ın fertlere biçtiği hakları dağıtmak bakımından kölelerin en zayıfı, yine Hakk’ın fert üzerindeki hakkını toplamak bakımından da ağaların en kuvvetlisidir. İslâm’da, idare şekli yok, idare ruhu vardır; ve ulvî ve münezzeh İslâmiyet’in, saltanat, cumhuriyet vesaire gibi, toprak seviyesinde kalan basit ve iptidaî şekil ve kadro tercihlerine karşı herhangi bir alâkası mevcut değildir.

Salih Mirzabeyoğlu tarafından kaleme alınmış olan bu metin, tarafımızca iktibas edilmemiş, Akademya Dergisi Editörü Hayreddin Soykan tarafından yayınlanması istemiyle akilvefikir.org‘a gönderilmiştir. Bu nedenle Açık Görüş kategorisinde yayınlanmaktadır.  

İslâm ve Devlet

İslâm, devlete, ruhun uzviyete yapışık olması gibi sımsıkı bağlıdır; asla ayrılmaz ve onsuz uzviyet düşünülemez.

Akıl erer mi ki, bütün kâinatı kucaklayan İslâm, insan topluluğunun maddî ve manevî yekûn kıymeti olan devleti, sınırları dışında bıraksın?

İslâm’da “halk” Hakk’ın zâhiri ve Hâkk “halk”ın bâtını olduğuna göre, İslâmî devletin tek ölçüsü Hak’tır ve biricik hâkimiyet onundur.

İslâm’da halk, hak ve hakikatin esiri (teslim olmuşu) sıfatıyla gerçek ve mükemmel olarak hudutsuz hür ve yine aynı bakımdan gerçek ve mükemmel olarak hudutsuz bağlıdır.

Öyleyse İslâm, en saf ve mükemmel kavranış zaviyesinden en ileri devletçiliğin en ileri hürriyetle aynı zaman ve mekânda birleştiricisidir.

İslâm’da devlet, Hakk’ın fertlere biçtiği hakları dağıtmak bakımından kölelerin en zayıfı, yine Hakk’ın fert üzerindeki hakkını toplamak bakımından da ağaların en kuvvetlisidir.

İslâm’da, idare şekli yok, idare ruhu vardır; ve ulvî ve münezzeh İslâmiyet’in, saltanat, cumhuriyet vesaire gibi, toprak seviyesinde kalan basit ve iptidaî şekil ve kadro tercihlerine karşı herhangi bir alâkası mevcut değildir.

Muhakkak ki, idare esasının mücerret ruhu noktasından İslâmiyet’in ana prensibi, bütün cemiyet ve milletin seçtiği, benimsediği ve baş kestiği büyük ve merkezî şahsiyet gerisinde, Hakk’a karşı imâm ve arkasındaki cemaat gibi, en nizâmlı bir düzene giriştir. İşte İslâmiyetçe “Ulülemr” diye anılan bu şahsiyetin reisliği altındaki devlet, zaman ve mekâna göre devlet ve idare şekillerinin en üstün ve ileri olacak ve mevcut şekiller içinde en fazla saltanat şekline yabancı kalacaktır.

İslâm devletinin reisi, o cemiyette en mütekâmil ve en ileri Müslüman şahsiyet, onun verâsında Âlemlerin Efendisi olan Allah Sevgilisi, onun da verâsında mutlak emirleri ve iradesiyle Allah’tır.

TEŞKİLÂT VE İDARE

İslâm inkılâbı, başlı başına ve müstâkil ideal kıymetinde, bütün bir teşkilât ve devlet şekli gayesine sahiptir. Bu gayenin ismi, “BAŞYÜCELİK DEVLETİ” ve teşkilâtıdır.

Başyücelik Devleti, Eski Yunan’dan bugüne kadar gelen örnekler arasında misilsiz bir ilerilik ve yenilik temsil ettiği gibi, tarih boyunca gelmiş, ya ferdî, ya içtimaî, yahut da zümrevî irade hâkimiyetine bağlı şekillerden teker teker herbirinin faziletlerini toplayıcı son ve üstün buluştur. Öyle bir buluş ki, İslâm’ın “Şûrâ” ölçüsüne de sımsıkı bağlı…

Tarih boyunca gelmiş devlet şekillerini ferdî, içtimaî veya zümrevî irade hâkimiyeti diye ifâdelendirdiğimiz, mutlakiyet, cumhuriyet veya tek parti diktatoryası olarak üç ana grupta toplayabiliriz. İşte bizim Başyücelik mefkûremiz, bu şekillerin birbirine nisbetle fayda ve mahzurlarına karşı, faydaların herbirinden süzülüp, bütün mahzurların herbirinde bırakıldığı, bir tamamlık ifâdesidir.

Yirminci Asrın ikinci yarısından sonraki devlet ve teşkilât ideali, belki BÜTÜN İNSANLIK KADROSUNDA, bizim Başyücelik mefkûremizden ders ve gıda almaya mahkûmdur. Hasta liberalizm, bâtıl komünizm ve sakat faşizm tecrübelerinden sonra istikbâlin gayesi, belki bütün yeryüzünde, İslâm İnkılâbının bu şubesini benimsemek zorundadır.

Teşkilât cephesi Büyük Doğu İdeolocyası’nda gergef gibi nakışlandırılmış olan bu davanın fikir özü, bir topluluğu, o topluluk içindeki en üstün ruh ve idrak kahramanlarının emir ve iradesine teslim etmekten ibarettir. Açıkçası, her sahadaki idrak soylularının, bir hastahanede ilmî doktorluk hâkimiyeti gibi mutlak hegemonyasını kurmak…

Bu muazzam dava yolunda en kısa ölçü şudur ki, halkı, kendi nefsini aşan hakikî hâkimiyet plânına çıkarmak için onu hakka esir etmekten ve başıboş kalabalıkları başı bağlı münevverler irâdesine tâbi ve mahkûm kılmaktan başka yol yoktur. Hakikatte tam ve mefkûrevî hürriyet ve hâkimiyet demek olan bu zâhirî esaret ve mahkûmiyetten gayrı her şekil, halkın maddesine ve kemiyetine hürriyet verip, onun mânâsını ve keyfiyetini mahrum bırakıcı günübirlik teselli dolaplarından başka birşey değildir. Ve artık 21. yüzyıl, bütün bu dolapların hazin tecrübesini yaşamış, herbirinin buhranı içinde yanıp yakılmış ve hiçbirinde muradına erememiş olmak vaziyetindedir.

İdealsizlikten parça parça kopmaya ve yarılmaya başlayan dünya cemiyetlerine, “ideal üstü mutlak ideal” ile beraber, bağlı olacağı içtimaî nizâm idealini de bizzat bu davanın vadettiğine inanıyoruz.

Doktorların ilme esir oluşu ve keyfî hiçbir temayül sahibi olmayışı gibi, bütün fazilet ve haysiyeti sadece hak ve hakikat bağlılığından ibaret olacak olan gerçek aydınlar hegemonyasının müessise ismi, bizde “Yüceler Kurultayı”dır. Bu kurultayın reis kürsüsünün arkasında, “Hâkimiyet Hakkındır!” cümlesi yazılıdır; ve kanun onun kanunu, devlet onun devletidir. Devletin de, her bakımdan başı bağlı tek fert ve şahsiyet nezdinde mihraklaşmış-remzleşmiş nihaî ve merkezî makam ifâdesi, Başyücelik’tir.

DEVLET

Bütün zıtlarından ve sahte benzerlerinden ayırarak, şeriat, tasavvuf ve onlara tâbi akıl anlayışı ile derin ve gerçek mümine bağladığımız İslâm inkılâbı içinde devlet ve hükümet şekli, serbest ve ileri akıla bırakılmış, bütün bir icat ve ibdâ mevzuudur. Bu davada serbest ve ileri akıl, ana ölçüye daima bağlı kalarak, insan cemiyetlerinin ve idare nizâmlarının tarih boyunca macerasını takip ederek, en doğru, en iyi ve en güzel şekli seçmekte veya bulmakta yüzdeyüz hürdür.

İnsanlık, bütün selâhiyetleri, fert, halk ve zümre hâkimiyeti elinde toplayan üç idare nevi tanıyor; Saltanat, Cumhuriyet ve muhtelif içtimaî sistem plânları etrafında kadrolaşmış zümre idareleri… Monarşi, Demokrasi, Oligarşi… Eski tarih, birincisinin; yeni tarih, ikincisinin; en yeni tarih de, üçüncüsünün ve ayrı ayrı hepsinin sâf veya birbiri içinde karışık örneklerine maliktir. En eski tarihte de, birincisine, ikincisine veya üçüncüsüne ircaı kabil nümuneler yaşadığını biliyoruz.

Kısacası şudur ki, bugüne kadar insanlık, kavim ve millet çerçevesi içinde nefsini idare etmek için nizâm merkeziyetini bu üç şekilden bir başkasına temsil ettirecek bir rejim şekli bulabilmiş değildir.

İnsanoğlunun, bu üç vâhidden birine ircâı ve bazen bu vâhidlerin birbiri içinde karışması mümkün devlet ve idare buluşu da gösteriyor ki, gaye şekillerden ziyade o şekillerin bağlı olduğu ruhlardadır; ve her şey, inanılan ana fikir manzumesinin temel kadrosundan ibarettir.

Devlet ve hükümet nevileri içinde şekil, hiçbir zaman aslî gaye olamaz. Olsa olsa, ruhu aksettiren madde, keyfiyeti aksettiren kemiyet ifâdesi gibi, en lâyık ve uygun şekli belirtir ve sadece bu bakımdan bir takım efrad ve ağyar unsurlarına malik olabilir.

Aslî gayeye, o her neyse, merkezî nüfûz ve salâhiyeti, nefsinin ve keyfinin başıboş âleti sanmayan bir saltanat idaresi bile hizmet edebileceği gibi, bir Cumhuriyet, yahut bellibaşlı bir ölçü ve sistem fikrine malik bir zümre hâkimiyeti, daha kolay ve daha tesirli hizmet edebilir.

Öyleyse derin ve gerçek mümin anlayışıyla İslâm inkılâbında devlet, hiçbir şekle bağlı olmayan, sadece İslâmiyet’in ruh ve ana ölçüler manzumesine zerre fedâ etmez bir intibakla uygun bulunan, mücerred ve umumî daima arayıcı ve yenileştirici kıstastır.

Derin ve gerçek mümin anlayışıyla İslâm inkılâbında devlet, halk kitlelerini, hastasını ona sormadan tedavî eden doktor gibi, istikamet verici müdahalesi; ve ferd, zümre ve sınıf üstü bir hak ve hakikat kutbundan idaresiyle tecelli eder. Bu davanın ulvî tezahür mihrakı olan ve tarih boyunca bir eşi bulunmayan mefkûrevî şekli de, -Büyük Doğu İdeolocyası’nın baş taraflarında gösterildiği üzere-, cumhuriyet şeklinin en ileri derecesi saydığımız “Yüceler Kurultayı” ve “Başyücelik” idealidir. Bu ideal, ezel kadar eski ve ebed kadar yeni, sabit ve mutlak temel ölçüye bağlı olarak, insanoğlunun binlerce yıllık tecrübeleri arasında, her şeklin faydalarını toplamış ve zararlarını atmış merkezî hikmet ve hakikat buluşu ile, cihan çapında bir yenilik ve ilerilik hamlesidir.

Müslümanlığı, Müslümanlığın ezelî ve ebedî ruh füshatini sezmeden, ölü klişeler ve posa bilgiler hâlinde temsil etmiş cansız nesillere göre anlayan idrak bedbahtlarının, bize bakıp mürteci ve padişahçı hükmünü vermeleri bu yepyeni ideal karşısında ne kadar sersemcedir; hep beraber kavrayalım!..

Derin ve gerçek mümin anlayışıyla İslâm inkılâbında devlet, Peygamberler Peygamberine mutlak tâbilik altında, hak hakikat temsilciliğinin kat’i metbuluğunu isteyen, metbuluğu büyüdükçe Hakk’a ve halka tâbiliği terakki eden ve idare cihazını o cemiyetin her sahada en üstün yücelerine teslim eden, büyük, muhteşem ve yepyeni bir mefkûrenin irade ve icra makamıdır.

AYDINLAR ARİSTOKRASİSİ

Tarih boyunca her inkılâp bir sınıfa dayanmıştır. Fransız Büyük İnkılâbı, burjuvazi sınıfına; komünizm inkılâbı işçi sınıfına vesaire vesaire… Askerler, rahipler, derebeyleri gibi sınıflar, tarihte bellibaşlı rejimlerin, bellibaşlı zamanlar ve mekânlar içinde, dayanağı olmuştur.

İnkılâp tarihleri, içtimaî sınıflardan birine istinat etmeyen inkılâpları, dolayısıyla devlet ve idare şekillerini, üzerinde tecelli edeceği maddeden mahrum bir ruh gibi mücerret ve havada muallâk farzeder. Sınıflar, tarih boyunca, fikirlerin ve davaların manivelâsı olmuştur.

Gerçekten, içtimaî sınıflar, zamanın tecelli aynası olan mekân gibi, davaların müşahhas tezahür zeminleridir. Sınıfsız, ruh ve fikri kadrolaştırmanın, zaptetmenin imkânı yoktur.

İslâm inkılâbında ise sınıf, insan topluluklarının şu veya bu menfaat, imtiyaz ve tasallut hırsına bağlı hizip teşekküllerine değil, bütün insanlığı kuşatan üstün insan vasıflarının merkezinde toplanacağı kitlelere dayanır. Öyleyse, İslâm inkılâbında sınıf, bellibaşlı farikaların kendisini cemiyet içinde sınırladığı zümreleri değil, kitlelerin, bütün insanlık çapında mayasını tutturacak örnek şahsiyet kadrosunu murat eder. Bu kadronun da bellibaşlı bir sınıf ismi vardır: Gerçek ve üstün aydınlar sınıfı…

İslâm inkılâbında sınıf davası böylece, bir yandan sınıf mefhumunun dar ve hasis çerçevesi dışına çıkıp bütün beşeriyeti kucaklayıcı bir genişlik belirtirken; bir yandan da, mücerret fikirlerin taallûksuz kalmaması ve mutlaka müşahhas hayat akışı içinde bir “yed’i emin”ler kadrosuna malik bulunması gibi, sınıf mefhumunun ilk zararlı cephesine karşılık, ikinci faydalı cephesinden semerelenmiş olur.

İslâm inkılâbında sınıf, böylece varken yok, yokken var bir keyfiyettir. Dar ve hasis mânâsıyla yok, ana oluşa mihrak teşkil edici ve davayı müşahhas plânda temsil ve bütün insanlığa teşmil edici mânâsıyla var… İşte zamanın tecellisindeki mekân zarureti hâlinde, maddî dayanak noktası olmak haysiyetini kabul ettiğimiz ve bütün darlık ve hasisliğine sed çekici ölçüleri de kendi içinde mütalâa edip onu inhisarsız bir açıklığa ulaştırdığımız sınıf, İslâm inkılâbında, ismiyle ve cismiyle, tekrarlayalım, gerçek aydınlar, çilekeş fikir soyluları asalet sınıfıdır.

Bizim dayandığımız ve bütün insanlık mikyasında hudutsuz ve şâmil gördüğümüz zümre hakkı, fikir çilesinden ve idrak ıstırabından doğar. Demek ki, bizim bu türlü aydınlar sınıfından anladığımız, bu asîl mefhumun orospulaştırılmış delâletiyle baştan başa mankafa ve hiçbir işe yaramaz, zoraki ve ukalâ aydınlar kalabalığı değil, kargabüken zehrini almış gibi kıvranırcasına fikir çilesi ve idrak ıstırabı çekenler kadrosudur.

Karl Marks, “kapitalist nizâmlarda, biriken sermaye ve edilen kâr, “sâyi-emeği” ödenmemiş işçilerin zapt ve gasbolunmuş haklarından yığılmadır!” diyor. Esası tamamen yanlış, fakat sathı tamamen doğru olan bu düsturu, hak merkezine irca, ancak şöyle olabilir; “Başıboş rejimlerde biriken yanlış ve edilen hatâ, sâyi istenmemiş aydınların yol açılmamış faaliyetlerinden doğmadır.”

Bir İmam-ı Gazalî ile keleş bir çoban arasındaki farkı daima aziz tutan ve tutacak olan ölçümüz, keleş çobanla uyuz keçinin de hakkını kendilerinden daha emniyetle tekeffül edecek nizâmın nihaî hak ve adl tecellisi içinde fenâya ermiş ve nefslerini aşmış entellektüeller hâkimiyeti olduğunda asla tereddüt sahibi değildir.

Bir İmam-ı Gazalî ile bir çobanı kemmiyet hesabiyle bir tutan bir rejim, onu ehramlara taş taşımaya mahkûm edici Firavunlar rejimi derecesinde bâtıldır. Yani ne fert sultanlığı, ne de başı boş hükümranlığı… Bütün bunlar yüzündendir ki, “hâkimiyet halkın değil, Hakkındır!” düsturunu, herbiri Hakta fâni olarak ruhlarına nakşetmiş idrak soylularını teşkilâtlandırma ve sadece hak adına nefs dışı imtiyazlandırma davası, İslâm inkılâbının istinat edeceği sınıfsız sınıfı, her sınıftan üstün insanlar sınıfını hedef tutacaktır.

YÜCELER KURULTAYI

“Büyük Doğu” mefkûresinde, cemiyet iradesini temsil adına, dünyanın her yerinde örnekleri bilinen millet meclisleri yerine, bir “Yüceler Kurultayı” vardır.

“Yüceler Kurultayı”, milletin; dinde, fikirde, sanatta, ilimde, siyasette, müspet bilgilerde, ticarette, askerlikte, idarede, işde, hulâsa insan kafasının arayıcı hamlelerini ve idrak çilelerini plânlaştıran her sahada, eser, keşif, görüş, terkip ve dava sahibi aksiyoncu güzidelerinden örülüdür.

“Yüceler Kurultayı”nın mânâsı, milleti, en ileri düşünenlerin ve en iyi yapanlarının kadrosunda özleştirmektir.

“Yüceler Kurultayı”nın mânâsı, milleti, -doktor hâkimiyeti altındaki hasta gibi- sâf ve mücerred idrak ıstırabı çeken ruh ve dimağ işçilerinin hâkimiyeti yolundan, hak ve hakikatin hâkimiyeti altında tutmaktır.

Bir millet kadrosunda gerçek aydınlar otoritesi diye vasıflandırılabilecek “Yüceler Kurultayı”, hâkimiyeti, ister fert ve ister zümre olarak kendi nefsâniyet ve enâniyeti olmayan üstün yaradılışlar elinde, hak ve hakikate mahkûmiyetten başka birşey değildir. “Yüceler Kurultayı” gerçekte hâkimlerin değil, mahkûmların çerçevesidir.

“Yüceler Kurultayı”nın bir ân bile tahammül edemeyeceği biricik telâkki, “Milletin keyfi ve canı böyle istiyor!” tesellisi altındaki nebatî serbestlik ve hayvanî başıboşluktur. Sadece kemmiyet plânına bağlı rey ve temayül tecellisinin, serbestlik maskesi altında keyfiyeti mahkûm eden istibdadı, “Yüceler Kurultayı”na tam aykırıdır. “Yüceler Kurultayı”nın anladığı hürriyet, bir kere ve bin kere daha tekrarlayalım; hakikate esarettir.

“Yüceler Kurultayı”nın âzası, en aşağı 40, en yukarı 65 yaşında ve maddî ve mânevî kâmil sıhhat içinde olur. Bütün hususî hayatı, her türlü faaliyeti, her ân hayat ve hadiselere karşı verdiği imtihanlarla, kendi kendisini millet ve Kurultay’ın tam ve mutlak müşahade ve murakabesi altında tutar. Bağlı olduğu imân kutbunun, fikirde ve ahlâkta tam ve katî samimiyet ve hâlisiyetini canlandırır. Vecd ve aşk içinde yaşar. Davasından başka hiçbir hasis fert ve nefs hayatı sürmez. Meslekî politika zanaatinin ve her türlü menfaat ve tesirin üstünde kalır.

“Yüceler Kurultayı”na ait zatî vasıflar manzumesi en ince teferruatına ve en hurda tafsilâtına kadar sımsıkı örülmüştür. “Yüceler Kurultayı”, âzası içinde üstün vasıflarını düşüren, yahut yerli yerinde bekleten değil, hattâ daima ilerletmeyen ve yükseltmeyen her ferdi derhal tasfiye edici nâmütenahî ince bir dikkat ve hassasiyet ölçüsüne sahiptir.

Millet meclislerinde olduğu gibi, topluluğun bütün irade ve karar mihrakı, “Yüceler Kurultayı”dır. “Yüceler Kurultayı”nın her ölçüsü kanundur; ve her kanunu, tezatsız bir ideolocya bütününün tatbikî hükümleri hâlinde bir ana manzumeye ve onun da perçinli olduğu aslî mihraka bağlıdır.

“Yüceler Kurultayı”nı ilk defa bir “Müessisler Meclisi” meydana getirir. Ondan sonra kurultay âzası, kendilerini şahıs şahıs kuşatan ve en küçük uygunsuzluk tezahüründe tasfiyeye uğratan sebepler dışında, ebedî olarak yerinde kalır. Dinç ihtiyarlık engel teşkil etmez.

“Yüceler Kurultayı” temelleştikten sonra kendi kadrosu içinde “Başyüce”yi seçer.

Kurultayın seçtiği “Başyüce”, devlet reisidir; devletin ismi de “Başyücelik Devleti”dir.

“Başyüce”, 5 yıl için seçilir.

“Yüceler Kurultayı”, ölüm, ağır hastalık, çekilme isteği, çekilmeye davet gibi hâllerle ayrılan âzası yerine derhâl yenilerini bizzat ilân ve intihab eder.

“Yüceler Kurultayı”, vatan ileri gelenlerinden en lâyıklarına “Yüceler Kurultayı’na namzed” ünvanı altında, sayıyla kayıtlı olmayarak, mânevî bir derece verir. En büyük kıymet ve mükâfat olan bu derecenin sahibi, hiçbir temsil hakkı olmaksızın, derecesine her ân liyakat belirtmekte devam eder. Bu dereceye en küçük bir liyakatsizlik, sahibini, “Yüceler Kurultayı’na namzet”lik hakkından düşürür. “Yüceler Kurultayı”, yeni âzasını bu namzetler arasından seçer.

“Yüceler Kurultayı”nın âzası, eksiksiz ve fazlasız 101’dir ve bu âzadan herbiri bütün vatanı temsil mevkiindedir.

“Yüceler Kurultayı” âzası, halkın değil, Hakkın seçtikleridir.

BAŞYÜCE VE KURULTAY

Bütün kuvvet tevazünü, her temsil kutbu aynı kök-ideolocyaya bağlı olarak, “Başyüce” ile “Yüceler Kurultayı” arasındadır. “Yüceler Kurultayı”, “Başyüce”de, kendi mânevî şahsiyetinin öz eliyle seçilmiş icra ve temsil birliğini; ve “Başyüce”, “Yüceler Kurultayı”nda kendi icra ve temsil birliğinin, üstün güzîdelerden mürekkep, murakabe ve muhasebe kadrosunu bulur.

Öyle ki, “Yüceler Kurultayı”, havaî kitle reylerinin kemmiyet dalgalanışındaki hikmetsizliğe zıt olarak, daima kendi kendini tekmil ve inşâya ve daima hak ve hakikate memur, giderken; onun ve devletin kafası olan “Başyüce”, yine onun seçiminden gelerek, hak ve hakikatin millet üstü mânâsıyla hak iradesine bağlı cephesini en ince ahenk içinde telif eder.

“Yüceler Kurultayı” vicdan; ve “Başyüce” irade…

Böylece, hak ve hakikatin muhtaç olduğu birbirini murakabe ve muhasebe edici iki ana merkez doğmuş olur; ve bu iki ana merkezin iş ve fikir kaynaşmasından doğacak olan vahdet, demokrasilerin varamadığı ve varamayacağı nizâmlı hürriyetle, demokrasilere zıd ve bütün şekillerin başaramadığı ve başaramayacağı hür disiplini, sağ ve sol kanatlardan hiçbirini incitmeden elinde tutar.

“Başyüce”, “Yüceler Kurultayı”nı, her defa giren ve çıkan âzasıyla tasdik edecektir. “Başyüce”, “Yüceler Kurultayı”nın fert fert dağınık ve zümre hâlinde toplu ruhunu, millet adına ona karşı murakabe ve müdafaa hâlinde olacak ve hükmü “Yüceler Kurultayı”na bırakacaktır.

Buna karşılık “Başyüce”, bütün hayat, faaliyet ve işiyle “Yüceler Kurultayı”nın murakabe ve hakikati müdafasına hedeftir.

Şöyle anlamak lâzımdır ki, her şey, herkesi aşan bir hak ve hakikat mizânı önünde, daima o hak ve hakikat adına birbirine hâkim ve mahkûm, birbirine şahit ve murakıp, mefkûrevî bir âhenk tertibini işletebilmekten ibaret…

Kendisi ve kendisini murakabe eden yine kendisi olarak, bir insanda iki cephe veya iki cephede bir insan…

“Yüceler Kurultayı”, “Başyüce”yi beklenmedik menfi ve zıt şartlar altında görürse, onu, en aşağı yüzde 75’i bulması gereken bir ekseriyet kararıyla devirip, bu takdirde nihaî irade tecelli edinceye kadar arasından birini “Başyüce” ilân etmek hakkına maliktir.

“Başyüce”, “Yüceler Kurultayı”nı doğrudan doğruya feshetmek hakkına malik değildir. Ancak “Yüceler Kurultayı”nda beklenmedik menfi ve zıd temayüllerin kümelendiği ve bütün kadroyu kuşatmaya başladığı bir fesat takdirinde, derhal milletten, kendisiyle “Yüceler Kurultayı” arasında hakem kararı isteyebilir. Bunu isteyebilmesi için, “Yüceler Kurultayı”nın, en aşağı yüzde kırk nisbetinde kendisiyle beraber olması lâzımdır. Milletin “Başyüce” lehinde vereceği hüküm, “Yüceler Kurultayı”nı, yalnız “Başyüce” tarafını tutuş nisbetinden ibaret bırakır; gerisi derhal tasfiyeye uğramış olur ve bu kısım, sonra kendi kendisini ikmal eder. Milletin “Başyüce” aleyhinde vereceği hükümse onu hemen düşürür ve yeni bir devlet reisi seçimine yol açar.

Her beş senede bir “Başyüce” seçimi gibi tabiî haller üstü, millet iradesinin tecellisi aranan vaziyetlerde, sadece milli iradeyi tahakkuk ettirmekle vazifelidir.

Hükümet, evvelâ “Başyüce”ye, sonra o yoldan “Yüceler Kurultayı”na karşı mesul olarak, “Başyüce” tarafından ve “Yüceler Kurultayı” kadrosu dışından teşkil edilir.

Hükümet, “Yüceler Kurultayı”nın (1) fazlasıyla itimatsızlık reyini aldığı ân derhal düşer.

“Başyüce”den itibaren “Yüceler Kurultayı” âzasına ve topyekûn hükûmet kadrosuna kadar hiçbir ferdin, kanun muvacehesinde mesuliyetsizlik ve şahsî masuniyet gibi bir imtiyazı yoktur. Meselâ, sokağa tükürmek, “Yüceler Kurultayı”ndan çıkacak bir zevk ve terbiye yasasına göre suçsa, zâbıta, bunu yapacak bir “Başyüce” ile bir “Yüce”yi, bir hükümet reisini veya bir çöpçüyü bir tutar.

BAŞYÜCE

“Başyüce”, kaba ve umumî mânâsıyla herhangi bir devlet reisi değil, derin ve girift, içtimaî bir remzdir. Bir timsal…

Bütün selâhiyetler beşerî haddin en üstünüyle eline teslim edilmiş kâmil ferdin, Allah’ı, vicdanı ve milleti arasında terkibleştirmeye memur bulunduğu kâmil âhenk uğrunda, öz nefsini selâhiyetsizlikte son mertebeye indirmesi… “Başyüce”nin heykelleştirdiği remz, işte bu mânânın temsilciliği ve şahıslandırıcılığıdır.

“Başyüce”, milletini tek şahıs içinde yekûnlaştıran baş örnek… Onun içindir ki, selâhiyeti, hak ve hakikate karşı bu yekûna eş, kendi öz nefsine karşı da bu yekûnun en ufak parçasından daha küçük…

“Başyüce”nin kendi öz lisanından başka her edası ve işi, “ben milletimin görünürde en ahlâklı, en bilgili ve en akıllı ferdiyim!” diye ilân edecektir.

“Başyüce”, “Yüceler Kurultayı”nın her şubede lif lif örülmüş kanunlar manzumesine aykırı emir veremez ve vermez; fakat her emri, kanunu tamamlayıcı ve belirtici ayrı bir kanundur. Kanunun birşey söylemediği yerde “Başyüce”nin emri, kat’îdir.

“Başyüce”nin bir emriyle hükümet değişir.

Bütün hükûmet manzumesi, en büyük mümessilinden en küçüğüne kadar onun adına iş görür.

Kaza cihazı onun adına işler ve adalet onun adına dağıtılır.

“Başyüce”, bütün icra vasıtalarının ve bütün şubeleriyle ordunun başıdır. Başbuğ, doğrudan doğruya “Başyüce”nin vekilidir.

Anlaşılıyor ki, “Başyüce”, İslâm’ın “Ulülemr” diye isimlendirdiği büyük içtimaî irade ve icra makamını, bu makama en küçük nefs ve hırsı karıştırmamak ve kendi öz nefsaniyeti bakımından mâdum kalmak borcu altında, şahsıyla dolduran ideal ferddir. “Başyüce”, temsil ettiği imân ve hakikat kutbunun, en ileri hürriyet içinde her şeyi ve herkesi köleleştiren mânâsına karşı mukaddes mizân önünde, bizzat, her şeyden ve herkesten fazla köleleşecektir. “Başyüce”, temsil ettiği hudutsuz mânânın altında evvelâ kendisini ezecek; ve sonra bağlı olduğu mânâlar âleminin temsil hadleri içinde, fâni şahsını -fâni şahsına hiçbir pay vermeksizin- en göz kamaştırıcı kudret ve haşmet ifâdesiyle alabildiğine pırıldatmaktan çekinmeyecektir. “Başyüce”de pırıldayan kudret ve haşmet ifâdesi, onun değil, bütün milletiyle bağlı olduğu mânâlar âleminin; ve oradan aksederek, milletinindir.

Cemiyetin, hangi sahada olursa olsun, en dertli ve ıstırablı unsuru, “Başyüce”yi, kendisi kadar dert ve ıstırab içinde olup olmadığını ve derdinin çaresini elinde tutup tutmadığını anlamak bakımından, her ân hesaba çekmeye muktedir, kanunî bir imkân sahibi olacaktır. En küçük suistimale karşı, cüret edicisine en büyük cezayı davet edecek olan bu imkân, her vatandaşın evinde, keyf için çekilmesi yasak bir imdat işareti koludur.

“Yüceler Kurultayı”, beş yıl için seçtiği “Başyüce”yi tekrar intihab edebilir.

Tekrar seçilmeyen “Başyüce”, yaş haddini aşmamış bulunuyorsa, “Yüceler Kurultayı”ndaki yerine avdet eder.

BAŞYÜCELİK HÜKÜMETİ

“Başyücelik Hükümeti”, bir Başvekil ve yeteri kadar vekilden mürekkeptir.

“Vekil” tâbiri, doğrudan doğruya “Başyüce”ye izâfetledir. Yâni onun vekilleri…

Her biri üçer müsteşarlığa bölümlü olan vekâletler, memur olduğu vazife bütününün, birkaç vekâlet çapında en girift ve en dolgun iş manzumesini belirtir.

Müsteşarlıklardan her birinin emrinde, kucakladığı işin kütle ve mahiyetine göre müteaddit umumî müdürlük organizmaları vardır. Bu umumî müdürlükler, günümüzün Bakanlık teşkilâtına eş genişlikte ve ünvan iptizaline mâni kıymettedir.

Vekâletlerden herbirinin kumanda ve kurmay heyetini, bir vekille üç müsteşar kadrolaştırır. Her vekâletin üç müsteşarı kendi aralarında tam bir iş âhengi belirttikleri gibi, bütün vekâletlerin müsteşarları da hükümet bütününde aynı şeydir. Siyaset yolundan gelecek olan vekillere nazaran meslek yolundan gelecek müsteşarlarda da, vekillere eş bir terkip ve telif ruhu aranacaktır.

Hükümetin umumî siyasetini, Başvekilin reisliğindeki vekillerden mürekkep Vekiller Heyeti; hükümetin iç sistemini de, topluca Vekiller Heyeti’ne ve ayrı ayrı kendi vekâletlerine bağlı olarak, Başvekâlet müsteşarının reisliğindeki müsteşarlardan mürekkep Müsteşarlar Heyeti temsil eder. Müsteşarlar Heyeti, daima Vekiller Heyeti’nin emriyle toplanır.

Din işleri reisliği ve seferde Başbuğ’luk ve hazarda Başkurmaylık; doğrudan doğruya “Başyüce”nin o sahalardaki icra ve temsil hakkına izafetle, müstakil ve hükûmet üstü mahiyettedir. “Başyüce”nin reislik edeceği veya “Başyüce”yi temsilen Başvekil’in lüzum göstereceği Vekiller Heyeti toplantılarına, bu iki iş kutbu da, en ehemmiyetli söz ve fikir hakkıyla katılır.

Temyiz mahkemesi, devlet şûrâsı, muhasebât divanı gibi teşekküller, devlet ve hükümet siyâsetinde hiçbir fiilî mevkiî ve hakları bulunmayarak ve bütün harekiyetlerini sadece kendi mevzularındaki kanunlardan alarak, daima “Başyüce”ye izâfetle, Vekiller Heyeti’ne karşı her bakımdan müstakildir.

Vekiller Heyeti âzasını, “Başyüce”nin “Yüceler Kurultayı”ndan seçeceği bir Başvekil, “Başyüce”nin tasdikine arzetmek suretiyle tâyin eder. Hükümet üstü müstakil devlet organizmalarının başları, daima “Başyüce” tarafından tâyin edilir.

Bütün hükûmet cihazı bütün şubeleriyle, “Yüceler Kurultayı” âzâsının her türlü teftiş ve murakabesine açıktır.

Teşkilât bakımından ana ölçü: Esasların esası, devlet idaresi ve cemiyet güdücülüğünü, milletin en yetkin ve seçkin fertlerinden kurulu bir “şûrâ” vasıtasıyla yürütmek ve bu “şûrâ”yı, reyi alınmaksızın, bu reye ender şartlar içinde başvurulmak üzere -ki bu şartların zuhuru muhale yakındır-, en gerçek millet temsilciliği mevkiinde görmektir. Ötesi kemiyet ve basit müşahhaslardan ibaret… Kemmiyet ve dış kalıp plânında herşey ve her zaman değiştirilebilir ve icaplara uydurulabilir. Değişemez olan ruh ve keyfiyettir. Dava, sadece, bu ruh ve keyfiyete denk, dış kalıp ve teşkilâtı, usta mimarlar eliyle petekleştirebilmekte…

VEKÂLETLER

Maarif Vekâleti: “İlim ve Güzel Sanatlar”, “Halk Terbiyesi ve Evleri”, “Umumî Öğretim” isimli üç müsteşarlığa bölümlü…

Savaş Vekâleti: “Kara”, “Deniz”, “Hava” isimli üç müsteşarlığa bölümlü…

İktisat Vekâleti: “Sanayi”, “Ticaret”, “Ziraat” isimli üç müsteşarlığa bölümlü…

Maliye Vekâleti: “Bütçe ve Umumî Muvazene”, “Vergiler ve Resimler”, “Bankalar ve İnhisarlar” isimli üç müsteşarlığa bölümlü…

Sağlık ve Bakım Vekâleti: “İyileştirme”, “Güzelleştirme”, “Çoğaltma” isimli üç müsteşarlığa bölümlü…

Adliye Vekâleti: “Mahkemeler”, “Islâhhâneler”, “Kanunlar” adlı üç müsteşarlığa bölümlü…

Matbuat ve Propaganda Vekâleti: “Matbuat”, “Propaganda”, “Turizm” isimli üç müsteşarlığa bölümlü…

Hâriciye Vekâleti: “Şark”, “Garp”, “Haber Alma” isimli üç müsteşarlığa bölümlü…

Dâhiliye Vekâleti: “Mülkî Teşkilât”, “Belediyeler”, “Umumî İnzibât” isimli üç müsteşarlığa bölümlü…

Düzenleme Vekâleti: “Teşkilât Düzeni”, “İş Düzeni”, “Sigorta ve Tekaüt Sandığı” isimli üç müsteşarlığa bölümlü…

Nâfia Vekâleti: “Tesisler”, “Yollar”, “Münakale Vasıtaları” isimli üç müsteşarlığa bölümlü…

İKTİDARIN KAYNAĞI

“Doğu’nun Doğu’ya Bakışı”, “Doğu’nun Batı’ya Bakışı”, “Doğu’nun Üstünlükleri”, “Millet Millet Doğu” başlıkları hâlinde çerçevelenen “Büyük Doğu” görüşümüz, “Büyük Doğu”dan kasdın İslâm olduğunu gösteriyor… “Dünya kamu düzeni” olmaya dair fikir ve aksiyonun, klâsik Doğu ve Batı ayırımı içinde yön ve yer tayini olarak gösterilmesi zarureti… “Doğu” der demez İslâmî görüşün akla gelmesi, Doğu’da İslâm’dan başka hiçbir görüşün eşya ve hadisenin teshirine dair bir fikir vazetmemesi bakımından ve onun ister istemez tek temsilci olma durumundandır… Mesele “İslâm’ın temsili” davasına gelince de, “Büyük Doğu-İbda” muhatap anlayışından başka sistem çapında ortaya konulmuş hiçbir örnek mevcut değildir; bu anlamda, dünyada, fikir ve aksiyonu birarada götüren İbda kanatlarından başka bir İslâmî mücadele örneği de yoktur.

“İktidarın kaynağı” vesilesiyle işaretlediğimiz hususlara nazaran, niçin İslâm’dan başka bir düşüncenin Doğu’yu temsil edemeyeceği meselesine biraz daha yakından bakalım: Bugün Batı dünyasında önemli olan Budhacılık benzeri görüşlerde bir “sırrîlik-mistiklik” olduğu şüphesiz… Fakat onların niçin tam bir mistiklik olmadığını biliyoruz; tam mistiklik, “herhangi bir şeyi, bir maddeyi, bir hadiseyi, onu saran aklî kanunlar dışında tefsir etmek, onlarda birer içyüz aramak, delâletlerinde gizli bir müessir sırrı bulmak”tır. Eşya ve hadiselerin teshiri yerine, büsbütün silinerek “zaman dışı” kalmayı idealize eden Hint ve Çin menşeli düşünceler, İslâm’ın “zamanüstü”ne memur kıldığı insanın “dünya, ahiretin tarlasıdır” anlayışının çerçevelediği içli-dışlı aksiyon ruhunun tam tersidir; demek ki, tam mistiklik, aksiyondur, iştir, ibdadır… Bu, mücerret ve havada bir aşk değil, eşya ve hâdisede nakşını görmek isteyen bir aşk hâmlesi ve ruhudur. Bir din tarihçisinin pek haklı olarak belirttiği gibi, sözkonusu mistisizmler, tam ve esrarlı bir şekilde kendini vermeyi tanımadı… Buna, belki de aynı şey demek olan şunu da ekleyelim:

– “İnsan işinin ve insan emeğinin müessirliğine inanmadı, ona güvenmedi; yalnız bu güven güçlü olabilir, dağları yerinden oynatabilir… Ve tam bir mistikliğin buraya kadar gitmesi gerekirdi. Hintli kendisini tabiatın altında hissettiği müddetçe bu ateşli ve hareketli mistiklik aslâ meydana gelmedi; Hint’de her türlü insan müdahalesi faydasızdı. Kıtlıklar milyonlarca bahtsızı açlıktan ölüme mahkûm ettiği zaman ne yapılabilir?.. Hint kötümserliğinin başlıca kaynağı bu acizlik ve iktidarsızlıktadır; oysa tam mistiklik, hareket ve aksiyondur.”

Sözkonusu aksiyon yokluğu, bizim “mihraksız tümevarımın zâfiyeti” diye belirttiğimiz ve neticede “Mutlak Fikrin Gerekliliği” hakikatine bağladığımız mesele içinde mütalâa edilirse, bizim ruhçuluğumuzun hakikatinin benzersizliği de anlaşılmış olur… İslâm, ferdi sonsuz ruhî macerasıyla derinliğine ve cemiyeti çepeçevre genişliğine doğru ihata ederken, bugün Batı iklimlerinde yuvalandığına şahit olduğumuz Budizm benzeri mihraksız ruhçuluk, nihayetinde hiçliğe çıkar. Biri “Mutlak Fikre” nisbetle hepçilik peşinde aksiyon, diğeri hiçlik yolunda her şeyden tecrit… İdeolocya’nın, “fert ve toplum arası inanılan ve bağlanılan fikirler manzumesi; ferdin ve cemiyetin inşasındaki bütün esasları veren fikirler manzumesi” tarifine nazaran, bizim ruhçuluğumuz:

– “Sebepleri ve neticeleri üzerinde sonsuz tekerlemelere düşmeden billurlaştıralım ki, biz, ruhu ve ruhçuluğu, hava tabakasının yeryüzüne mıhlı olması gibi, bütün kemiyet ve keyfiyet plânlarıyla insanın tahayyüz sahasına perçinli görüyoruz. Onun olmadığı yerde bizce, bütün kemmiyet ve keyfiyet plânlarıyla insan ve insan hayatı nâmevcuttur.”

Ruhçuluğun hakikatinin İslâm’da olduğunu belirtirken, aynı zamanda “iktidarın kaynağı” hususunda yarım akıllıların -İslâm hakkındaki- istihza kılıklı lâflarına da cevap vermiş oluyoruz; bunun üzerinde duracağız… Önce şu:

– “Hakimiyet Hakk’ındır!”

Doğru, gerçek, adâlet, selâhiyet, hakikate uygunluk, Kur’ân, İslâmiyet gibi mânâları da kapsayan bir genişlik yanında, “Hakk”, Allah’tır… Demek oluyor ki, sözkonusu mânâlar, Allah’ın tecellisi mesabesindedir… Aynı çerçevede süzülmesi gereken hikmet:

– “Hakk’ın zâhiri halk, halkın bâtını Hakk…”

Allah “kadîr”dir, “kâdir”dir… Her ikisinin de mânâsı şudur:

– “Allah, dilediğini yapar, dilemediğini yapmaz. Kendisinden başka ne kadar varlıklar varsa, hepsini icad eden ve benzeri görülmemiş şekilde yaratan ve başkasına muhtaç olmayandır.”

Şu var ki, “kadîr”, vasıf ve kudrette “kâdir”den daha açıktır; varlıkların hepsinin İlâhî kudrete aitliğini belirtir. Allah’a “kadîr” denmesi hususunda Kelâmcılar ve hikmet sahipleri müttefiktirler. Şu kadar ki, “Allah’ın kudreti”, Kelâmcılara göre “yapma” ve “terketme”nin doğruluğundan, hikmet sahiplerine göre ise, “dilerse yapar, dilemezse yapmaz” şart cümlesinin Allah hakkında doğruluğundan ibarettir.

Varlığı zorunlu (Zorunlu Varlık), kemâl ile birlenen ve “münferid-tek” olan Allah… Bunun için, hakikatte Allah’tan başka hakiki fail yoktur; “ve O herşey üzerine kadîrdir” gibi âyetler yanında, vicdanî delil de bunu doğrular. Allah’ın bilgisi ve kudretinden dışarı, hiçbir şey çıkamaz; yani, var olan yaratıklar ve var olmayanlardan birşey yoktur ki, bilgisi ve kudreti dışında olsun… Buyuruyor ki:

– “O herşey üzerine bilicidir ve herşey üzerine güç yeticidir.”

Bütün bu izahlar çerçevesinde, kâinattaki her oluşun Allah’ın iradesinin inhisarında ve insanın memuriyetinin ise Allah’ın rızasına uygun davranmak olduğu, bizim Allah’ın takdirini bilmediğimizi ve rızaya uygun olmayan davranışların da “tersinden gerçekleştiricilik” hikmetini doğruladığını gözönünde tutarsak, iktidarın bütün görünüşleriyle “Mutlak İrade ve Kudret”in hasrı içinde olduğunu anlarız; iktidarın kaynağının mutlak olarak belirtilişi budur… Hâkimiyet Allah’ındır!..

“Millet emrinde meclis, meclis emrinde hükümet, hükümet emrinde icra”… Bir devletin olması gereken tabiî mantığı budur… Hükümete doğru yükselen bu basamaklar, kendi de icra makamı olan hükümetin emrindeki icra ile, millete hizmete yöneliyor… Böylece, varlık sebebi millet ve gayesi de millet olan bir yapılanma sözkonusu… Şekli ister böyle olsun, ister olmasın, selim akıl icabı, her türlü kuruluşa vücut verenin, milletin varlığı oluşudur; varlık sebebinin millet oluşudur… Bu husus esas alındığında, işaretlediğimiz şema -coğrafi sebepler, nüfus unsuru, teknoloji vesaire gibi- çeşitli sebeplerle teşekkül etmese veya tarihte örneğini gördüklerimiz gibi etmemiş olsa bile, iktidarı var kılan hususun millet vakıası olduğu gerçeğini değiştirmez; buna nisbetle de, sözkonusu şuuru taşıyan bir monarşi, bu şuuru taşımayan lâfta Cumhuriyet idarelerinden daha tercihe şayan bir yerdedir… Milletin emrinde olmanın, milletin başıboş temayül ve tercihlerini işletmek demek olmadığı gibi hususlar bir yana, selim aklın teslim ettiği şema, “hâkimiyet kimindir?” ve “iktidarın kullanılışına haklılık veren nedir?” gibi meseleleri izâh etmedikçe, sadece kuru bir kalıptır; bu kalıbın içini kendi yönümüzden belirtme işi üzerindeyiz.

Evvelâ “hürriyet” meselesi… Hürriyet bahsinde gayet adi, bayağı ve çöpten lâflar edilir; bu bakımdan üzerinde durmak gerek… Evvelâ şu:

– “İnsan, hayatında, zaman zaman “zorunluluğun” ve zaman zaman da “seçme yapabilme” özelliğinin farkındadır. Bunların her ikisi de, insana yüklenmiş bedahatlerdir…”

Nasıl yaşamalı, nasıl davranmalı?

Şuurlu bir varlık olan insan, ya zorunluluğun tabiî olarak davet ettiği kanunlara uygun bir mesuliyet hissiyle davranışlarda bulunacak veya doğrudan doğruya kendi aksiyon imkânını ölçü alarak serbest davranacaktır.

Bu bellibaşlı iki nokta arasındaki sayısız nitelemeler bir yana, anlaşılması gereken temel meseleler şunlardır:

Her ikisi de, kendi hakikat bildiği üzerinde yaşamaktadır ki, buna nisbetle, her ikisinin davranışı da gayelilik belirtir. Meselâ bir adam, “benim için gerçekleştirilecek ve varılacak bir hakikat ve gaye yoktur!” dese, bu da onun hakikatidir ve davranışı “gayesizlik gayesi” olarak bir gaye belirtir. Bu mesele, hakikate uygun ve gayeli davranışı sadece zorunlulukta bilme ve hürriyete aykırı görme yanlışına düşmemek; ayrıca, zorunluluk reddi ve gayesizliği, kendiliğinden hürriyetin gerçekleşmesi ve zorunluluğun yokluğu zannetme hatasına gelmemek için mühimdir.

Sonra… Hürriyet, ister gaye, ister vasıta bilinsin, şöyle veya böyle nitelensin, sebep ve netice olarak hakikat gayesine perçinli bir insanî hakikattir. Burada, hürriyetin, özü dilemek oluşu, hakikate esaret diye zorunluluğa bağlanışı, bilgilenme süreciyle eş oluşu, hakikatin izlenişi demek veya hakikatin izlenişi için gerekliliği, hepsi var.

Daha sonra… İnsan aksiyonunu, gerçekleşmeden önce mümkün olma özelliğiyle var olan diye almaktan, zorunluluk kanunlarına nisbetle davranışlarda bulunma meselesine kadar pek çok bahiste, karşımıza çıkan hakikat, insanın “kuşatan”la sarılı olmasıdır. Bu çerçevedeki birbirinden ayrı ve aykırı nitelemeler bir yana, insanın “kuşatan”la sarılı olması bir bedahet!.. Bunların birbirlerine olan ayrılık ve aykırılıkları bir yana, müşterek tarafları, hâldeki insana hükmünü hâkim kılan bir gerçek anlayışıyla, farklı farklı kaderciliği temsil etmeleridir. Öte yandan; kuşatandan bahsedilen yerde, “kuşatılan” olmaz mı? Demek oluyor ki, insan bir “kuşatılan”dır; bu da bir bedahet!.. Kuşatanı değil de kuşatılanı, yani insan varlığı ve aksiyonunu öne çıkaran bu bakış, tabiî olarak tayin edici diye kendi seçmesini görür, iradî davranış hakikatini ön plâna çıkarır. Burada da aynı teşhis sözkonusu: Birbirinden ayrı ve aykırı sayısız izâhlar ve yapılabilecek sayısız yenileri. Dikkat edilmesi gereken şudur ki, ne “kuşatan” adına iradî seçme hürriyetini reddetmek mümkündür, ne de “kuşatan”ın hakikatini ki, tabiî olarak zorunluluktur.

Neticeye gelirsek:

Temas ettiğimiz birbirine zıt hakikatlerden birinden birini reddetme, veya birini merkezîleştirerek diğerine bağlama, veya birbirine geçmiş bir sentezi sağlama, isterse “çözümsüz” hükmüyle dağlama şeklinde olsun, neticede; red biçiminde, bağlama şeklinde, sağlama niteliğinde, “çözümsüz” izâhında, sayısız ifâdeye mevzudur… Çünkü varoluş, ferden yaşanan bir hakikat olarak, insan sayısıncadır!

Anlaşılması gereken en mühim mesele de buradadır… Hayatın hakikati ruhî hayattadır; kesintisiz akış ruhî hayatta olduğuna göre, varoluş hakikati ifâdeye gelmez ve anlatılana kadar hakikati geçmiştir, buna nisbetle de o bir zevken idrak mevzuudur… Ruhî hayat ise, ferdî hayattadır ve buna nisbetle de herkesin hakikati kendinedir… Burada ortaya çıkan tabiî soru da şudur:

– “Öyleyse hakikatin hakikati kimde?”

Demek oluyor ki, hakikatin hakikati tek ferdin hakikatinde tecelli ediyor; zorunluluğun ve seçme yapabilmenin, kader ve iradî faaliyetin, gaye ve vasıtanın, sebep ve neticenin, insanî özün, hakikatin izlenişinin “nasıl” ve “niçin”inin, bilgilenme sürecinin “nasıl” ve “niçin”inin, kuşatan çevre hakikati ve kuşatılan olma ilgisinin; aynılık ve farklılık ölçüsünün… Evet; topyekûn varlık ve oluş hakikatinin, baştan sona zamanı kuşatıcı “zamanüstü”nün hakikati kimde tecelli ediyorsa, “Hakikat-i Ferdiyye” odur ve hürriyetin mutlak hakikati de onda tecelli etmiştir.

Bu kısa izâhlardan sonra ortaya çıkan netice şudur:

Herkesin hakikatini bulacağı ve hürriyetini izleyebileceği, düşünce ve aksiyonunun değerini ve nisbetini bulacağı ölçüler manzumesi, Mutlak Fikrin gerekliliğidir ki, bu olması gereken, her ân kendini oluşturan insan şuuruyla kurulamaz.

Her insana, yaptığı her işi yüce bir “vazife” duygusuyla yaptıracak ve yerken, içerken, uyurken, çalışırken, öğrenirken, düşünürken, hattâ nefes alırken, “bütün bunlar niçin?” sorusunun cevabını veren “Mutlak Fikir” şartı anlaşılmadıkça, bu hakikatin dışında kalan mânâya uzak cehennem hayatı, cehenneme giden yol olarak yaşanacaktır… Anlasalar; itaat istenen emirler, hükümler, kanunlar, insana hükmünü hâkim kılıcı olduğu kadar, “gerekli olan” da olmalıdır ki, “gerekli olan”, isteyip istememeyle bağlanılabilen değildir… Dikkat edilsin; kendi kendini izâh eder gibi kullandıkları, “Mutlak Hakikat” kutbuna bağlanması gerektiğini anlamadıkları “tabiat kanunu” ve “fizik kanunu”, “vazife-mükellefiyet” yüklemeyen “zorunlu” kanunlardır. Şayet insan davranışlarının hayvandaki içgüdü sınırından ayrı olarak şuur -yani seçme yapabilme özelliği- içinde bulunuşu ve “ahlâkî keyfiyet” belirtmesi gözönünde tutulursa, “kime ve neye göre?” sorularının cevabı, uyulması gereken “ahlâkî kanunları” gösterir. Uyulması gerekenden bahis, uyulmayabileceği mânâsını da kuşatır… Burada ortaya bir mesele çıkmaktadır: İnsanın da içinde bulunduğu kâinatta, kâinatı bütünüyle kuşatıcı kanunlar insana hükmünü hâkim kılıcı mahiyette ise, insan davranışları hür değildir ki, bu, insanın şuurlu ve seçme yapabilen varlık oluşuna terstir… Öte yandan; insanın da içinde bulunduğu kâinatta, hareket, davranış ve hadiseler arasındaki ZORUNLU sebep-netice ilişkisi kabul edilmezse, “illiyet-sebeplilik” bağının olmadığı yerde bizzat sebep ve netice yoktur ki, “varlık yok!” mânâsı çıkar… Öyleyse?.. Kâinatta her hareket, oluş ve davranış bir sebebe “bağlı” olduğuna ve her sebep bir netice belirttiğine göre, geriye gidişte varılacak “ilk sebep”, başka bir sebebin “zorunlu” kılmadığı “hür” bir sebeptir ki, sebep mefhumunu da halkeden Allah’tır… Hür sebep, kul plânında başkası olmadan başkası için olmanın zirve noktası olarak, mahlûkun kendisinde tükendiği Allah Sevgilisi’nde tecelli ediyor… O hâlde, hem parça bölük doğrularla izâha kavuşturulamayan zorunluluk-hürriyet meselesini, hem kâinattaki bütün varlıkları kuşatıcı ve hükmünü hâkim kılıcı “kanunlar”ın ne olduğu meselesini, hem gerekli olan, hem de istememeyle geçersiz kılınamayan kanunların nereye bağlandığı meselesini, topluca belirtmiş oluyoruz; Allah ile Resûlü’nün, öğrettiği, gösterdiği, bildirdiği… İsteyip istememeyle bağlanabilen değildir, çünkü “her şeyin zıddıyla kaim olması” hakikatiyle menfilikler de O’na nisbetle ve O’ndan; kendi kendine olma iktidarına malik değil… Kâfir, Allah’ın indirdiğini kabul etmezken, zıddından O’na tâbi ve gerçekleştirici oluyor. “Allah nurunu tamamlayacaktır, kâfirler istemeseler de”… Netice olarak söyleyeceğimiz şudur:

– “İnsan ve toplum meselelerinin hâlli hâlinde, o ne güzel emir, hüküm ve kanundur ki, bizzat Allah ve Resûlü’ne bağlı olmanın şuurunu pırıldatır!”

Hürriyet bahsini hâl ve faslettikten sonra, tek bir özlü cümlede hülâsa edebiliriz:

– “Hürriyet, hakikate esaretten sonra hürriyettir!”

Hürriyetin hem sebebi, hem gayesi, hem hedefi ve hem de esası budur!..

İslâm’da insan, Allah’ın “eşya ve hadiseleri teshir etmesi için” kendisine “halife” olarak yarattığı mahlûk; ve topyekûn insanlık, istese de istemese de, Allah’ın kulu ve Allah Sevgilisi’nin kadrosu… Teklifi kabul edip tâbi olanlar müslüman, kabul etmeyenlerse kâfir… Ve Peygamber sözü:

– “Küfür tek bir millettir!”

İslâm ümmeti-milleti karşısında, küfür milleti… Allah’ın ve Resûlü’nün emirlerine tâbi olanlar, yani müslümanlar, Allah’ın halîfeleridir; küfür soyu da Allah’ın ve Resûlü’nün kendilerine biçtiği hükümlere istihkak kazanmış mevkide… Demek ki, “Hâkim” olan Allah’ın hâkimiyetini temsil durumunda olanlar, müslümanlardır… Müslümanlar, Allah’ın hâkimiyetini temsil eden hâkimiyet sahibi halifeler, kâfirler ise Allah’ın hâkimiyetine ve tabiî ki müslümanların hâkimiyetine tâbi olanlardır… Sözkonusu bahisler içinde devşirilecek neticeleri şöyle hülâsa edebiliriz:

a – İslâmî bir devlet biçimi içinde “hâkimiyet”in kaynağı ve kullanılması, kâfirlerin vehmettiği gibi “havada” ve mücerret bir dava değildir; bu hususa nazaran da “Hâkimiyet Hakkındır!” düsturu, hem hâkimiyetin kaynağını, hem hâkimiyetin -Allah’ın ve Resûlü’nün rızasına uygun davranan ümmet tarafından- kullanılmasını, hem de iktidar olarak tecellisini apaçık çerçevelemektedir.

b – Hâkimiyetin ümmet olarak kullanılmasının, kâfirlerin “halk hakimiyeti” veya “millet hâkimiyeti” diye belirlediği hususla hiçbir alâkası yoktur; hâkimiyetin kaynağı, “ahâli” değil, Allah’ın ve Resûlü’nün belirttiği emirler manzumesidir… Bu anlamda, İslâm’ın devlet şekli ne olursa olsun, idare eden ve idare edilen arasındaki ayırımın mahiyeti, hiçbir şekilde klâsik Batı tasniflerine uymaz; yani tarihte gördüğümüz monarşi şekilleri içinde Sultanlar, İslâm dışı sistemlerin Kralları ile aynı mânâya sokulamayacakları gibi, çağdaş imkânların sunduğu veriler içinde ideal olana en yakın olan Başyücelik Devleti çerçevesinde tecelli eden hâkimiyet ve iktidarın tecellisi de, klâsik Cumhuriyet ve demokrasi nitelemesinin dışındadır… Adı ister Sultan, isterse Başyüce olsun, milletin mânevî şahsiyetini temsil durumunda olan insan, “Allah’ın halifesi ve Allah’ın yeryüzündeki gölgesi”dir.

c – Diyalektik, fikrin, ifâde kalıplarında ve telkin unsurlarında büründüğü edâ, ağız, üslûp demek… Her ideolocyanın kendisine mahsus bir diyalektiği vardır; meseleleri tüfek kurşununa benzetecek olursak, fikir barutsa, diyalektik de vurucu çekirdektir… Ve bir davanın haysiyeti, onun diyalektiğinden belli olur. Bir davada “esas” daima yerinde ve sâbit, diyalektik ise zaman ve mekâna göre yer değiştirici ve hareketlidir… İdealler ideali İslâm’ın muhteşem ve muazzam diyalektiği de, dünyada tek örnek, bizim mensup olduğumuz “İslâm’a muhatap anlayış”tır… Genel olarak bir anlayış ve sistem manzumesi bâbında belirttiğimiz hususu, bu manzumenin içinde yer alan -yer alması gereken- devlet şekli ve idare biçimi davasına doğru daraltarak altını çizersek:

– “Bir davada ESAS daima yerinde ve sâbit, diyalektik ise zaman ve mekâna göre yer değiştirici ve hareketlidir.”

Bu hususu, müslüman geçinen bir takım ibiş çehrelerin, kâfir soyuna yaltaklanmak üzere İslâm tarihindeki Emevîler, Abbasîler, Eyyubîler, Selçuklular, Osmanlılar gibi bir takım saltanat devletlerine -güya İslâm adına- saldırmalarına karşı gözönünde tutmak gerekir… İdeal bir şeklin ne olması gerektiği, her tarihî devrenin kendi sosyal dokusu, coğrafi şartları, nüfus durumu, iktisadî durumu, iletişim imkânları, sosyal grupların şekil ve niteliği, sınıfların temayüzü ve insanların kendilerini hissettikleri itibar durumları (meselâ ahlâka kıymet vermekle, para ve şan-şöhrete kıymet veren insan arasındaki fark) ile ilgilidir… Saltanatın pratik çözüm olması bir yana, İslâm’da tek başına bir değer ifâde etmez “irsiyet” faktörünün bugün de çeşitli hastalıklardan “Kriminoloji-suç ilmi”ne ve mevzuun davet ettiği bahislere, insan organizmasından ruhî makbullüklere dair istidada uzanan hakikati nasıl reddedilebilir?.. Haklılık-haksızlık değerlendirmesi ayrı şeydir, gücün haklı kullanılıp kullanılmaması ayrı şeydir, bayrağın gücü olanda kalmasının tabiiliği ayrı şeydir, gücün tayin edici olduğu şartların gözönünde tutulması gereği ayrı şeydir… Babadan kalan mal üzerine oturup iktisadî gücüyle siyasî güç tayinine muktedir olanların durumu demokratik ve çok cici de, iktidarın babadan oğula devri mi çok fena?.. Dikkat edilsin: Biz saltanat müdafaası yapıyor değiliz… Fakat bir takım şapşalların, “cici demokrasi ve kaka saltanat” peşin fikri ile bir çırpıda İslâm tarihini karalamalarını ve müslüman geçinen bir takım yalak tiplerin de onlara yaltaklanmak için buna âlet olmalarını kabul edemeyiz… 70 küsur senelik Cumhuriyet tarihi içinde görünen hangi Cumhurbaşkanı, hangi Başbakan, hangi parti Başkanı; bir Osman Gazi, bir Orhan Gazi, bir Murad Hüdavendigâr, bir Fatih, bir Yavuz, bir Abdülhamid Han, mazlumluk ve çilekeşlik abidesi Vahidüddin Han ayarındadır? Ordusuna bakın, iktisadî duruma bakın, ilmî duruma bakın, bayındırlık durumuna bakın, vezirlere bakın… Bakılacak ve değerlendirilecek olan şey şudur: Murat İslâm’dır ve tarihte -iktidarın şekli ne olursa olsun- kim bu hakikati yerine getirmiştir ve kim getirememiştir.

d – Güya aşağıdan yukarıya doğru pramit gibi yükselen iktidar, tepe noktasında, “hakimiyet milletindir!” yaftası altında tasallut, adaletsizlik, kendi menfaati için her türlü hırsızlık, adilik ve eşitsizliği yaşatırken; bunun tam tersi, monarşi görüntüsü altında adalet, sulh ve sükûn görüntüsü… Bu misâl şunun için: Devlet ve idare şekli ne olursa olsun, “Hâkimiyet Hakkındır!” düsturu ve hâkimiyetin kaynağı ile iktidarın kullanılmasına meşruiyet veren şey değişmez… Bu anlamda da, Hâkimiyeti Allah ve Resûlü’nün emirlerine bağlayan İslâm karşısında, adı ister demokrasi ve isterse monarşi olsun, bütün şekiller, hakimiyetin kaynağı ve iktidarın kullanılmasına meşruiyet veren husus karşısında, topyekûn bâtıldır… Buradan çıkarılacak bir netice de şudur: İslâm adına güya fikir ileri süren bir takım yalak ve orospu tipler, düğün evlerindeki ziyafete dahil olmak için nüktedanlık taslayan ve sempatik görünme yolunu seçen şerefsizler gibi, televizyonda görünme ve lâik basında yer kapma adına, “barış içinde bir arada yaşama” nanesini yemesinler… Kâfirle bir arada yaşama, ancak İslâm şemsiyesinin altında ona yer göstermekle mümkündür; herhangi bir lâik-demokratik şemsiyeyi kabul ederek, onun altında kâfirle birarada yaşamak değil… Zaten bu şekil, küfrün hâkimiyeti ve müslümanların mahkûmiyetinin görüntüsüdür.

e – “İslâm’da idare şekli yok, idare ruhu vardır”… Bunun yanında şu husus: Bugün bütün İslâm dünyasında, bir ideolocya manzumesi hâlinde bütün hatlarıyla çerçevelenmiş bizim “Başyücelik Devlet” şeklimizin dışında bir model yoktur… Bunun yanında şu husus: İslâm’da sadece devlet idaresi değil, her sahada geçerli liyâkat ölçüsü olarak, “iş, ehline verilir”… Bunun yanında şu husus: Millet emrinde meclis, meclis emrinde hükümet, hükümet emrinde icra… Herbiri birbirinin içinde olan bu hususlar gözönünde tutulursa, bizim devlet modelimizdeki “Yüceler Kurultayı”nın, yani millet iradesinin teşekkül ettireceği meclisimizin, halkın aldatılmasına, halka yaltaklanmaya, halkın başıboş ve nefsanî temayüllerini yönlendirip sömürmeye dayanan bilinir seçim sistemlerine göre teşekkül etmiş bir yanı yoktur… Her iş ve aksiyon sahasında, temayüz etmiş insanlar, zaten bu nitelikleriyle seçkinleşerek, bulundukları iş ve aksiyon sahasını hayat biçimi olarak kabul edenlerin iradesini temsil durumundadırlar… Dünyayı ahiretin tarlası bilen ve Allah’ın rızasını kazanmaya bakan millet iradesinin bu soydan tecellisi ile, vasıfsız insan soyunu ve millet hurdalığını temsil eden bugünkü meclisin hâlini karşılaştırın!..

NOKTALAMALAR

İslâm’da ehliyet ve istişare bahsine dair ölçüler bahsini, dinamik bir şekilde çerçevelemek istersek, Allah Sevgilisi’nin şu sözü:

– “Cebrail bana gelip dedi ki: Allah, Ebu Bekr ile istişare etmeni emrediyor.”

Ve yine Allah Sevgilisi’nin şu sözü:

– “İçinde Ebû Bekir’in bulunduğu kavme, ondan başkasını imam edinmek lâyık olmaz.”

İstişâre, ehliyle yapılır… Ehliyet, seçme işinde olduğu kadar, nasbetme-tâyin hususunda da geçerlidir.

Allah Resûlü defnedilirken, Ehl-i Sünnet, Sakîfe toplantısındaki Müslümanların tavırlarından çıkardıkları sonuca göre, halife seçilmesinin vacip, hattâ her şeyden önce geldiği neticesine vardılar… Said bin Zeyd’e soruldu:

– “Resulullah’ın vefatına şahit oldun mu?”

– “Evet!”

– “Ebû Bekir’e ne zaman bey’at edildi?”

– “Resulullah’ın vefat ettiği gün Müslümanlar başsız ve dağınık cemaat görüntüsü düşüncesinden birkaç gün için bile olsa nefret ettiler!”

– “Onun seçilmesinde kimse ihtilâfa düştü mü?”

– “Hayır; ancak mürted (dinden çıkanlar) ve Ensar’dan bazıları ki, eğer Allah onları kurtarmasaydı neredeyse mürted olacaklardı.”

– “Muhacirlerden kimse ona bey’at etmekten kaçındı mı?”

– “Hayır! Muhacirleri kimse çağırmadan kendileri peşpeşe gelerek ona bey’at ettiler.”

Sekîfe toplantısında olup bitenlere kıyasla şu neticelere varılmıştır: İmam olmaya ehliyeti bulunan ve bunun şartlarını taşıyanlar, diğer yanda da imamı seçme şartlarını taşıyanlar…. Ve gerisi, bu iki grubun dışında kalanlar.

İktidarı bir “kaymak yeme yeri” olarak görenlerle, vazife ve mesuliyet yeri olarak görenler arasındaki farkı da, yukarıdaki tablodan çıkarılan bir netice olarak gösterelim:

– “Mâverdi bu bahiste şöyle demektedir: Halîfe seçimi farz-ı kifayedir. (Yani birilerinin yerine getirmesiyle, herkesin mesuliyetinden kurtulduğu iş.) Başka bir ifâde ile, hilâfete ehil kişi, görevini ifâ ederse, herkes üzerinde farz olan zorunluluk düşer. Şayet kimse bunu üzerine almazsa, halktan iki grup ayrılır: Bunların bir kısmı seçme liyakatine sahip olanlar, bir kısmı da İmam olmanın şartlarına sahip olanlardır. İmamın seçilmesindeki gecikmede, ümmet içindeki bu iki grup dışında kimseye, ne günah ve ne de haram sözkonusudur.”

Yukarıdaki mesele yanında bir de şunu düşünün: Ne yüreği, ne kültürü, ne aklı ve ne de bileği yetmezken, cihad farzını yerine getirenlere karşı en azından duacı olması gerekirken, onları karalayan adamların hâli… Adam olur mu canım? Bunlar teyze adamlar!..

“İşi ehline vermek” ve “emanetin sahibine verilmeyişinin kıyamet habercisi” oluşuna dair ölçüler malûm… Hanbeli mezhebinin kurucusu büyük İmam’dan ikazımızı pekiştirelim ve değerlendirme ölçüsü verelim… İmam Ahmed bin Hanbel’e sorulmuş:

– “Şu iki adamdan hangisi savaşta kumandan olmalı: Onlardan biri, cesur ve kuvvetli, fakat günahkârdır… Diğeri ise, kâmil mümin, fakat zayıf ve acizdir. Hangisi kumandan yapılır ve hangisiyle savaşa çıkılır?”

İmam Ahmed bin Hanbel Hazretlerinin cevabı:

– “Birincisinin kuvveti müslümanlara, günahı ise kendinedir. İkincinin ise, kâmil müminliği kendine, acz ve zayıflığı müslümanlaradır. Bence müslüman fakat günahkâr kuvvetli, harplerde kumandan tayin edilir ve onunla savaşa çıkılır.”

Her faydanın bir ilim olması bakımından, “içtimaî fayda”nın da bir ilim olması bu misâlde… “Fert” ve “toplum” muvazenesi bu misâlde… “Fert hakikati” ile “toplum hakikati” bu misâlde…”İşin işe” ve “adamın adama bağlılığını” ince idrakla yerine oturtma, bu misâlde… “Samimi” ile “sahtekârı” birbirinden ayırma ve ölçüleri yerli yerinde kullanma sanatı, bu misâlde…. Bu misâlde, “topluluk hakikati”nin renk renk daha ne pırıltılarını bulabiliriz.

Gerek Kur’ân’da ve gerekse Hadîslerde, müslümanların belirli bir hükümet şekline uymaları istenmemiştir: Lider, ehliyet, şûra, adalet ve topyekûn dünya meselelerini kucaklayıcı ölçülerin belirttiği hükümet zorunluluğu çerçevesinde, toplumun maslahatına ve zamanın şartlarına uygun, “esas”ta sabit, şekilde icada kalmış bir iş… Kısacası, İslâm’da “idare şekli yok, idare ruhu vardır”… Lâfın gelişinden gidişinden sahte mânâ türetmeye alışık ahmak ve hainleri gözönünde tutarak bildirelim ki, “İdare şekli yok” demek, “İslâm’da idare yok-devlet yok” demek değildir; “Ölçülerle belirli bir idare şekli tayin edilmemiştir” muradı kastedilmektedir.

Hazret-i Ebû Bekir, müslümanlar tarafından “Resûlullah’ın Halifesi” diye adlandırıldı. Bu isim, sözkonusu ortamın ve şartların, gerek Hazret-i Ebû Bekir’in Allah Resûlü’nün işaretine mazhar olması ve sevilmesi, gerekse doğrudan doğruya ve en başta Allah Resûlü’nün sevilmesi ve onu hatırlatıcı bir isim olarak yorumlanabilir… Hazret-i Ebû Bekir’den sonra Hazret-i Ömer hilâfet makamına geçince, Sahabîler ona “Resûlullah’ın Halifesinin Halifesi” lâkabını taktılar. Allah Resûlü, “Benden sonra Ebû Bekir ve Ömer’e uyunuz” diye buyurmuştu; ve Hazret-i Ebû Bekir’in, Hazret-i Ömer’in halifeliğe geçmesi için ölüm döşeğindeyken tâyini malûm… Başta işaretlediğimiz yoruma nisbetle, “Resûlullah’ın Halifesinin Halifesi” lâkabının kendisini seçenlerce takılmasının sebebi de anlaşılıyor. Hazret-i Ömer, “bu uzun lâkaptır; bana sadece Emir-ül Mü’minin deyin” diye buyurdu; Müminlerin Emiri… Müminlerin Emiri ve “Ulülemr” diye isimlendirilen büyük içtimaî irade ve icra makamı, aynı şey; demek ki iş klişede değil, mânâda… Başyücelik Devleti’nde sözkonusu mânâları kapsayan isim, “Başyüce”dir… Şu hâlde “Hilâfet” kelimesini kullanmak, İslâmî bir vecibe değildir ve İslâm hükümet şeklinin gereklerinden biri değildir.

Galiba açık oldu: İslâm devletinde, devletin başı, tabiî olarak halifedir de… Hilâfet müessesesinin ayrı bir yapılanma gibi zannedilmesinin sebebi, müslüman toplulukların ayrı ayrı devletler hâlinde görünmesi ve bunlardan hangisinin başının kapsayıcı olduğunun belirtilmesi zaruretinden doğmuştur… Gerek coğrafya ve gerekse temsil liyakati ve güç unsurunun kendinde görünmesi bakımından doğan ayrılık, neticede hilâfet çekişmesine sebep olmuş; ve hilâfet şurada, hilafetsiz iktidar burada ikiliği doğmuştur… Yani aslolan, dünyadaki müslüman toplulukların tek devlet ve lider etrafında birleşmeleridir; coğrafya uzaklığı, güçsüzlük vesaire gibi arızî sebepler bir yana, ayrı ayrı İslâm devletleri olmaz… “Asillerin dilinden asiller anlar” hesabı, muradı sadece İslâm olan asil ruhluların anlayabileceği bir incelik olarak belirtelim: Yavuz Sultan Selim Han ve Memlûk Sultanı Tomambay arasındaki savaş misâli, Hilâfet kavgası, bir saltanat ve adi nefs savaşı değil, bayrağın lâyık olanda kalması hasbî duasıyla Allah’ın rızası -Ümmetin birliği ve güçlenmesi- kaygısıyla yapılmıştır… Şunu söylemek istiyoruz: Hilâfet bahsinde her şahıs ve kişi, uydurma genellemelere gidilmeden, iyi niyetiyle, kötü niyetiyle, şartların zorunluluğuyla vesaire, ona mahsus ahvâli ile değerlendirilir… Bir işaret daha: “Tek İslâm devleti” meselesini işaretlememizden dolayı, bir takım uyduruk kafalar, ortada bir teki bile yokken, içinde bulunduğumuz mücadele şartlarını saptırmak için “İslâm birliği kurmalıyız” zekâîliğini ortaya atmasınlar… İslâm birliği, İslâm devletinden sonraki iştir; uyduruk İslâm Konferansı cinsinden cansız teşkilatların fonksiyonu ne ise, görünür şartlardaki her türlü İslâm birliği de o olur… Neticenin neticesi de şu: Dünya İslâm birliğini sağlayacak olan husus, hemen içinde bulunduğumuz şartlarda, var gücümüzle İslâm devletini kurma zorunluluğunu ve mesuliyetini ihtar etmektedir.

Başyücelik Devleti: Devletimizin şekli ve ismi bu… Evvelâ şu incelik: Geçmişteki müslümanların devletlerine baktığımız zaman, bunların hiçbirinde, “ümmet” anlayışından dolayı kavmi öne çıkarıcı bir isim yoktur. Emeviler, Abbasiler, Eyyubiler, Selçukîler, Osmanlılar vesaire… Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere, isim, kavim değil de, iktidarı elinde bulunduran Ulülemr’in -içtimaî irade ve icra makamını temsil eden şahsiyetin- adı ile anılmıştır; bu durumda sözkonusu isim, belirli ve fâni bir şahıs sultasının değil, içtimaî irade ve icrâ makamının ismidir ve ismin tanımaya mahsus rolünden başka bir mânâ ifade etmez… Ve aynı nesep zinciri içinde elden ele geçen bayrak tutan sürecinde, sürecin toplamı bir remz olarak devam eder gider… Büyük Doğu idealinin çizdiği devlet modelinin monarşiye dair bir yönü -yani saltanat- olmamasına nazaran, büyük içtimaî irade ve icrâ makamının ismi, en lâyık şahıs tarafından doldurulacak bir mücerret isim olarak, Başyücelik’tir. “Başyücelik”in bir isim ifâde etmesinin yanında, sıfat belirten bir rolü de vardır; devlet’in hükmî şahsiyet olması ve “sıfat”ın da “bir şahıs veya şeyin hâl ve vasfı, keyfiyeti, nişân ve alâmeti” mânâlarına gelmesi, durumu izaha yeter… “Başyücelik”, evvelâ bir isim; bu bakımdan da, bir devletin kendisini “enfes, sevimli, güzel” der gibi sıfatıyla isimlendirmesindeki hafif edaya uzaktır. Bu mesele şu bakımdan mühimdir ki, “İslâm Devleti” gibi bir isimlendirme, sanki devletin zâtı İslâm’ın kendisiymiş gibi tahdidî bir mânâya yol verirken -ki daha önce belirttiğimiz gibi, esas sabit ve şekil de zamanın ihtiyaçlarına nisbetle değişkendir-, ortaya çıkan her olumsuzluk da İslâm’ın imiş gibi intibâ doğurmaktadır… Nitekim, bırakın müşahhas devleti, “İslâm Devleti” diye kaleme alınan kitapların çoğundaki hafiflikler, onu ele alan adama değil de, İslâm’ın zâtına aitmiş gibi idrak edilmektedir; bir takım İslâmî klişeleri gevelerken ve kendi salaklığını perdelemek için İslâmî motifleri kalkan olarak kullanırken, doğrudan doğruya İslâmı küçük düşürme durumunda olan adamların cinayetini düşününüz… “İslâm Devleti” yerine “İslâmî Devlet”, yani “İslâm” isminin bir sıfat ekiyle “İslâmî” diye kullanılması ve böylece “devlet”in niteliğini belirtmek daha doğru olsa da, yukarıda belirttiğimiz veçhile, sıfatla isimlendirme gibi bir hafifliğe düşülmüş olur; kereste dükkânının üzerine “eczahâne” tabelâsı asmanın onun niteliğine dair bir değiştirme getirmemesi gibi, acûzeye “güzel” demenin de ona bir faydası yoktur… Bütün bu anlattıklarımıza nazaran ikinci mesele: Devletimizin isminin “Başyücelik” olması, devletlerin “idare şekilleri”nin onlara isim olması bakımından da, hem doğru ve hem de güzeldir… İslâm, bir idare şekli değildir; “Başyücelik” ise, İslâm’a nisbetle kurulmuş bir idare şeklidir.

“Başyücelik Devleti”mizin hususiyetine dair, “Cumhurî ve Şahsî İdareler” bahsinden süzülmesi gereken hikmetler, Üstadım’ın kaleminden:

Bütün garp ve şark irfan kökleri üzerinde pösteki saymış ve çile doldurmuş bir kalem sıfatıyla kaydediyorum ki, irfânın ne demek olduğunu, gelsinler de büyük İslâm mutasavvıflarında görsünler… Bu münasebetle meşhur Şiblî’den bahsetmek isterim… Mansur (Hallâç) için:

– “Biz İlâhî sırları, izbelerde ve mahzenlerde konuşurken, o, halkın karşısına çıktı, meydanlarda boy gösterdi ve esrarı fâşetti!”

Diyecek kadar bâtın âleminin ve ötelerin, bütün edepleriyle mütehassıs olan Şiblî, yeryüzünün ve halk idaresinin de bütün incelikleriyle ustasıydı… Bakınız cumhurî ve şahsî idare tarzları hakkında ne muazzam ölçüler koyuyor:

– “Cumhurî idareyi şahsî idareden uzak tutan başlıca ayırıcı sıfat, halkın memleket idaresi üzerinde mâlik bulunduğu nüfuzdur. Halkın, Hükûmeti murakabe hususunda mâlik olduğu hak ne kadar büyük olursa, idaredeki cumhurî ruh da o kadar kuvvetli olur. Devlet büyükleri, şahsî kuvvetlerini kaybederek icra heyetinin ancak birer uzvu oldukları zaman, halkın murakabesi en ileri haddine varmış demektir… Mutlak idarelerde -ismi ne olursa olsun-, bütün iktidar bir ferdin veya birkaç mensubun elinde toplanır ve bundan da şu neticeler çıkar: Mücerret liyakat ve iktidar diye ortada bir şey kalmaz. İnsanlar da, zarurî olarak, davaların değil, birkaç şahsın etrafında kümelenir. Şahıslarla beraber herşey kaybolur… Millet, devlet işlerini murakabe vaziyetinden düşünce esirler sürüsüne döner… Muhalif sınıflar ve topluluklar, kendilerini hükûmet idaresinde müşterek görmedikleri için haklarını koruyamazlar. İdareyi ellerinde tutanlar ise o haklara riayet etmezler… Böylece, işleri milletçe mütalâa etmek melekesi mihver olur; ve herkes, kendi başının derdine düşer… Halka istinat eden gerçek cumhurî idarelerde ise bu neticelerin aksi hâsıl olur.”

Allah ve dünya sırlarının en bâkir mıntıkalarına kadar varmış olan bu velînin işte bu tarifinden üstün, inanınız ki, demokrasi bahsi üzerinde Haymana ovasını dolduracak kadar kitaba mâlik olan garp irfânında tek bir misâl hatırlamıyoruz.

Batı hâkimiyetini çelici ve “Yeni Dünya Düzeni”ne İslâmı teklif edici, yani bizim “Yeni Dünya Düzenimiz”i belirtici “Başyücelik Devleti” modelimiz, her unsuru yerli yerinde bir ideolocya manzumesi olarak Büyük Doğu-İbda sisteminde mevcuttur… Bu çekirdek, bulunduğu toprakta köklerini perçinledikten sonra, dünyanın her tarafından fışkıracak kökleri ve hava tabakasına yayılacak dallarıyla dünya nizâmı olmaya taliptir… Çepeçevre gösterilen “Anayasa”mız, her coğrafi bölge ve kavim özelliklerine nisbetle, bir iç teşkilâtlanma mevzuu olarak ikinci, üçüncü, beşinci derecede kalan “esası” zedelemez teferruat hâlindeki bütün ayırımları toplayarak, birbirine eklenen halkalar hâlinde pratiğe nakşolunmayı ister!..

İslâm dünyasının bugün derece derece benimsemesi, benimsetmesi ve kavgasını yapması gereken husus, Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nı reddetmek; bizim için de buna ek olarak Avrupa Ortak Pazarı’na girilmesine şiddetle karşı çıkmaktır… Bunun, başkasının “ol!” dediği şeye sadece “olmam!” demekten ibaret aciz bir tavır belirtmemesi için tek tezi de, bizim “Başyücelik Devleti” modelimizdir; yani, Büyük Doğu-İbda anlayışının otoritesini benimsemek ve hâkim kılmak!..

Kaynak: Salih Mirzabeyoğlu, BAŞYÜCELİK DEVLETİ – Yeni Dünya Düzeni, 2. Basım, İbda Yayınları, İstanbul 2004, s. 181-226

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s