Atilla Fikri Ergun / Devlet Tartışması / Felsefe-Düşünce / Yazarlar / Yorum-Analiz

Hâdim Devlet ya da Devlet-i Hürriyet

köşe0-atillafikriergunGenel olarak zihinlerde yer eden devlet anlayışı, mevcut devlet anlayışının -yürürlüğe konulması düşünülen kanunlar itibariyle- “İslam” elbisesi giydirilmiş kötü bir kopyasıdır. Aradaki tek fark, “İslam Devleti”nin bugün yapılmakta olanı İslam adına yapacak olmasıdır; yani kendi açısından, kendine göre. Söz konusu devlet modelinin teolojik altyapısı ve bu teolojiden neş’et eden toplumsal dizilişi yatay değil dikeydir.

“İslamsız İslamcılık”tan şikâyet eden muhalif İslamcılarımız dahi devletin hangi temelde, nasıl ve ne şekilde teşekkül etmesi gerektiği üzerinde kafa yormak yerine -ki bu takdirde şu veya bu şekilde özgün bir model önerisinde bulunmak gerekmektedir- “İslam” etiketi taşıyan bir devletin zuhur etmesi gerektiğini savunmaktalar. Kesin olan şu ki, muhalif İslamcılarımızın zihinlerinde bugün “İslam Devleti” adı altında hâkim olan düşünce, bilinen anlamda teokratik yönetim biçimidir, yani Allah’a veya Allah’ın hükmüne (dine) dayalı yönetim.

İslamcılık düşüncesi adamakıllı bir devlet felsefesi geliştirememiştir. Bunun yansımalarından biri olarak Türkiye İslamcılığı modern ulus-devleti makyajlayıp ona sahip çıkmak zorunda kalmıştır. İslam Dünyası’nın bu konuda yaşadığı kısırlık, ortaya konulan yaklaşımlardan kolayca anlaşılabilir. Farabî, Medînetu’l-Fâzıla’yı yaklaşık 1100 sene önce yazmıştı, o günden bugüne İslam Dünyası’nda konuyu farklı bir yaklaşımla ele alan özgün bir devlet felsefesi ortaya konulamamıştır. Mevdudî ve Muhammed Esed, her ne kadar önerdikleri devlet modelinin teokrasiye tekabül etmediğini söylemişlerse de -ki bununla daha çok ortaçağ Avrupa teokrasisini kastetmektedirler-, önerileri teokrasinin ötesine geçememiştir.

Daha önceki iki yazıda ana hatlarıyla ortaya koymaya çalıştığımız yaklaşım da neticede teokrasiye tekabül etmektedir, ancak arada önemli farklılıklar bulunmaktadır. İslamcıların teokratik düşüncesi “Allah’ın muradını bilen” ve bunu pratiğe aktaran öncü bir grubun başını çektiği bir teokrasi iken, bizim sözünü ettiğimiz model, Şeriat’ın maksatları doğrultusunda ve fakat aynı zamanda içtimaî sözleşmeye dayanan, halkın kendisi tarafından organize edilen sosyal, siyasî ve iktisadî bir örgütlenmeyi, halkın dolaylı değil doğrudan sürece katıldığı, dikey değil yatay bir yapının inşasını öngörmektedir. Birincisi “oligarşik teokrasi”, ikincisi ise “özgürlükçü halk teokrasisi” olarak adlandırılabilir.

Halk teokrasisinin teşekkülü, ihtilal-devrim, kıyam-silahlı ayaklanma vs. gibi yollarla devlet aygıtının ele geçirilmesi neticesinde değil pilot bölge uygulamasıyla halka arz edilecek modelin icma ile kabulü sonucu, yani tebliğ-davet ve tecrübe sonucu ikna yoluyla gerçekleşecektir. Böylece halk, hiç bilmediği veya herkesin bir şekilde kafasında şekillendirdiği, hayal etmeye çalıştığı, söze-tarife dayalı soyut bir modeli kabul etmek durumunda olmayacaktır. Hz. Peygamber, Medine’de ilahî hükümler doğrultusunda şekillenen sosyal, siyasî ve iktisadî bir yapı inşa etmiş, böylece insanları davet ettiği şeyin somut örneğini ortaya koymuştur. Bu da ihtilal-devrim, kıyam-silahlı ayaklanma vs. ile değil hicretle mümkün olmuştur. Somut örnek, mevcut -yürürlükte olan- ile yapılmak istenen arasındaki farkı açıkça -fiilen- ortaya koyar. Somut örnek, canlı model olmadan yapılan davet ve bu davete icabet, bir nevi kumar oynamak veya meçhule yelken açmak olacaktır.

Muhalif İslamcılarımız, “halkın üstünde veya hâkim devlet” anlayışını benimsemekte ve zihinlerinde yer eden modeli Medine’ye refere etmektedirler. Çünkü onlara göre, İslamî bir nizamın tesisi ancak bu şekilde mümkün olabilecektir. Hâlbuki bu devlet modeli, ister istemez modern devletin karakterini taşımaktadır. Söz konusu modelin üzerine bina edildiği iki temel unsur, yasa ve yasa doğrultusunda işi çekip çevirecek olan devlet aygıtıdır. Açıkça ifade edilmese de, bu devlet, âleme nizam vermek adına halka gömlek biçebilir, onu gözetleyebilir (rasat yapabilir), yeri geldiğinde dayatmacı olabilir, kısacası gerekli gördüğü her türlü tedbiri alabilir. Çünkü gönüllü sözleşmeye değil zora dayalıdır ve klasik anlamda itaat ettirici bir güce sahiptir.

Zora dayalı olması, öncelikle yasaya dayalı olmasından kaynaklanmaktadır. Buna göre, yasa, içtimaî sözleşme ile birlikte teşekkül etmeyecek, devlet aygıtını ele geçiren -veya elinde bulunduran- güç tarafından yürürlüğe konulacaktır. Zaten genel olarak İslamcı çevrelerde içtimaî sözleşme fikri kabul görmemekte, Müslüman toplumların sözleşme toplumu değil itaat toplumu oldukları söylenmektedir.

Bu bakımdan genel olarak zihinlerde yer eden devlet anlayışı, mevcut devlet anlayışının -yürürlüğe konulması düşünülen kanunlar itibariyle- “İslam” elbisesi giydirilmiş kötü bir kopyasıdır. Aradaki tek fark, “İslam Devleti”nin bugün yapılmakta olanı İslam adına yapacak olmasıdır; yani kendi açısından, kendine göre. Her şeyden önce söz konusu devlet modelinin teolojik altyapısı ve bu teolojiden neş’et eden toplumsal dizilişi yatay değil dikeydir. Dolayısıyla Hz. Süleyman’ı referans alan “karıncayı dahi incitmeyen devlet” teorisi aslında içi doldurulmamış bir slogandan ibarettir. Bunun yanında söz konusu devlet tasavvurunun süreç içinde yeni bir yönetici-siyasetçi sınıfı üretmesi ve belli bir grubun hâkimiyetine kapı aralaması kaçınılmaz görünmektedir.

Temel sorun, İslam Devleti’nin -genel anlamda devlet aygıtının- bütün sorunları kökünden çözeceği düşüncesidir. Oysa Hz. Peygamber sonrası dönemde, var olduğu iddia edilen devlet, sorunları tümüyle çözememiş, aksine Hz. Peygamber’i görmüş, onun rahle-i tedrisatından geçmiş insanlar dahi derin anlaşmazlıklara ve çatışma ortamına sürüklenmişlerdir.

Totaliter devlet tasavvurunun altında totaliter Allah tasavvuru yatmaktadır. Hz. Osman’ın kendisini azletmek isteyenlere karşı söylediği şu söz, bu tasavvurun İslamî yönetimdeki ilk dışavurumu olarak nitelendirilebilir: “Bu hırkayı -Hilafet hırkasını- bana Allah giydirdi, üç buçuk muhalif istedi diye çıkarmam!” Oysa Hz. Osman’a hilafet hırkasını Hz. Ömer’in şûrâsı giydirmiş, ümmet de ona biat etmişti. Aslında bugün arzu edilen şey, devletin bir nevi Tanrı rolünü oynamasıdır ki, söz konusu anlayışın gerek tarih içinde gerekse bugün bol miktarda örneği bulunmaktadır.

Dikkat edilmesi gereken noktalar ve sorulması gereken sorular var. Her şeyden önce yasa, her şeyin garantisi değildir, en iyi yasalar dahi baskı unsuru olarak kullanılabilir, özellikle ehliyet ve liyakatten yoksun kimseler tarafından zulüm aracı haline getirilebilir. Kurulacak olan sistem, ehliyet ve liyakat sahibi olmayan kimselerin ilgili makamlara gelemeyeceği şekilde düzenlenmiş olsa bile ehliyet ve liyakat sahibi kimseler olarak ilgili makamlara gelenlerin -tarihte birçok kez yaşandığı üzere- daha sonra yoldan çıkmaları, üstelik halkın büyük çoğunluğunu yaptıklarının doğru olduğuna ikna etmeleri mümkün olabilmektedir. Bunun yanı sıra tarihin herhangi bir döneminin bire bir kopyalanması ve bu çağa yapıştırılması mümkün değildir. Ana ilkeler bugüne taşınabilir ve bu ilkeler üzerinde yeni bir Medine inşa edilebilir, ancak Medine’ye dönüş söz konusu olamaz. Dolayısıyla “Medine’ye dönüş” değil, “Medine’den hareket” anlayışı benimsenmelidir.

Devlete-iktidara endeksli dinî düşünce -her ne kadar manevî-ahlakî değerler üzerine bina edildiği söylense de- manevî-ahlakî açıdan yozlaşmaya sebep olmakta, İslam’ı “iktidar olmak isteyen bir ideoloji” olarak tanımlayan yaklaşım, onun manevî-ahlakî içeriğini boşaltmaktadır. “Allah’ın hükmüne dayalı adil yönetim” kimin eliyle gerçekleşecektir? Müslümanların yüzlerce irili ufaklı parçaya bölündüğü günümüz dünyasında yönetim kimin elinde olursa olsun neticede o kişinin veya grubun yorumu yürürlükte olacaktır.

İster muhalif ister iktidar yanlısı olsun genel olarak İslamcılar İhvan-ı Müslimîn’in ideolojik yaklaşımından ziyadesiyle etkilenmişlerdir. Bu yaklaşım doğrultusunda şekillenen devlet tasavvuru ise üniter ve totaliterdir, hayatın her alanında devletin kontrolünü ve halkın merkezi yönetime mutlak itaatini öngörür. Buna kısaca “Totaliter Hilafet Devleti” adı verilebilir.

Buna karşın halk için devlet, dünyayı Kayser’in hâkimiyetine bırakmayacak ancak Kayserleşme temayülü de göstermeyecektir. Amir değil memur, hâkim değil hâdim devlet olacak, baskı unsuru veya tahakküm aracı haline gelmeyecektir. Bu yönde eğilim gösterdiği ölçüde devletin İslam’la bağı kalmayacaktır. Hâdim Devlet, Şeriat’ın maksatlarına uygun işleyen bir yapıya sahip olduğu ve bu yapı, kesinkes halkın memuru olmak dışında hiçbir konuma sahip olmayan ehliyet ve liyakat sahibi kişiler tarafından adaletle işletildiği sürece İslam’a nispet edilebilecektir.

Hâdim Devlet, Tanrı, Baba, Kral veya Çoban rolü oynamayacak, ata-erkil ve saldırgan bir forma sahip olmayacaktır; olsa olsa ana rolü oynayabilecek ve bir ana olarak çocuklarına kol kanat gerip onları adalet sütüyle besleyecektir. Hâdim Devlet, “devlete veya yasaya karşı suç” kavramı yerine “halka karşı suç” kavramını kullanacaktır. Devlet, halk tarafından gerçekleştirilen organizasyondur, halktan ayrı, halkın üstünde değildir, “devlete karşı suç” kavramı ise devlete farklı bir konum vermektedir.

Hâdim Devlet, kamu düzenini sağlamak adına hapishane duvarları yükseltmeyecek, F Tipi cezaevleri inşa etmeyecektir. Hz. Peygamber Medine’de cezaevi inşa etmemiştir. Eğer kamu düzeninden söz edilecekse, bu, halkın ihtiyaçlarının eksiksiz bir biçimde karşılanması ve devletin meydana gelen anlaşmazlıkları adil bir biçimde karara bağlaması yoluyla sağlanacaktır.

Toplumsal huzursuzluk, kamu düzeninin ihlali ve suça yönelim, adaletsizlikten kaynaklanmaktadır. Sosyal, ekonomik ve hukukî açıdan adaletin olmadığı yerde mevcut düzenin ihlali mukadderdir. Buna mukabil sosyal, ekonomik ve hukukî açıdan gerçek anlamda adaletin sağlandığı bir ortamda suç oranları dibe vuracaktır. Böyle bir ortamda suç işleyenler ise Şeriat’ın hükümleriyle karşı karşıya kalacaklar, sulh ve rıza yoluyla iştirak ettikleri içtimaî sözleşme gereği, haklarında verilen hükme itiraz etme hakları olmayacaktır.

Hz. Peygamber’in itaat ettirme gücü, polisiye ve askerî tedbirlerden değil halkın onun adaletine olan güveninden kaynaklanıyordu. Nitekim Medine’de, kendi aralarında meydana gelen anlaşmazlıkları Tevrat’ın ahkâmı ile karara bağlamakta serbest olan Yahudiler, uygulamada meydana gelmesi muhtemel ihtilaflarda Hz. Peygamber’in hâkemliğine razı olmuşlardır (bkz. İbn-i Hişam, Sîre, 3/31-35; Hamidullah, İslâm Peygamberi, 1/206).

Devlet, kapalı kapılar ardında halkın arzusu hilafına iç ve dış politika belirleyemez. Ürettiği politik projeleri halka arz eder, halk bu projeleri onaylar ya da onaylamaz. Halkın arzusu hilafına kapalı kapılar ardında politika belirleyen ve yanlış politikalar sonucu başı belaya giren devletin, “Sizin için yaptık” diyerek halktan bunun sonuçlarına katlanmasını istemeye hakkı yoktur.

Devlet, halka karşı savunma mekanizması geliştiremez. Halk, düşüncesi, görüşü veya tercihleri değiştiği, işe yaramadığına kanaat getirdiği -dolayısıyla farklı yönde bir icma oluştuğu- takdirde devleti feshedebilir, sistemi değiştirebilir, farklı bir sosyal, siyasî ve iktisadî örgütlenme yoluna gidebilir. Bu durumda devlet, kendi bekası adına halka karşı savunma pozisyonuna geçemez, polisiye ve askerî tedbirlere başvuramaz. Aksi takdirde devlet, “halka rağmen devlet” olur ve meşruiyetini kaybeder; varlığı zora dayalı hale gelir, böylece varlık sebebinin dışına çıkmış olur ve anlamını yitirir. Dolayısıyla halkın işlerini tevdi ettiği, memur olarak atadığı Ulû’l-Emr’in de buna itiraz etme ve halka karşı konumlanma hakkı olmayacaktır.

Devletin, ülkeyi kendi halkına karşı korumak gibi bir görevi yoktur. Hâdim Devlet, dışarıya karşı dominant, kendi halkına karşı resesiftir. Halk isterse Gaza-Fetih Devleti kurar, isterse başka bir modeli tercih eder. İslam’da zorlama olmadığından, sözünü ettiğimiz devlet de klasik anlamda zorlayıcı bir güç teşkil etmediğinden, halka herhangi bir ideolojiyi dayatamaz.

Elbette bütün bu söylediklerimiz “Ütopya” olarak nitelendirilebilir, ancak biz -İslam’ın aslî kaynaklarından hareketle, o gün yürürlükte olan ilkeler ve uygulama itibariyle- Medine’de böyle bir modelin teşekkül ettiği kanaatindeyiz. Sözünü ettiğimiz bu devlet anlayışını “Halk İçin Devlet”, “Hâdim Devlet”, “Devlet-i Hürriyet/Özgürlük Devleti” veya “Halkın Devleti” olarak kavramlaştırabiliriz.

Atilla Fikri Ergun – akilvefikir.org

Reklamlar

2 thoughts on “Hâdim Devlet ya da Devlet-i Hürriyet

  1. Sayın yazara teşekkür ederim. İstisnasız hepsine katılıyorum. Bizler yıllar boyu daha çok İslam bir devleti gerektirmez,din Allah ile Kul arasında vicdani bir meseledir teraneleri altında bu zamanlara geldiğimiz için konu üzerindeki düşüncelerimiz daha çok bu iddiaya cevap şeklinde formatlanmış oldu. İhvan ve benzerlerini de bu açıdan değerlendirmek gerekir. Yoksa bu yazda dile getirilen devlet modeline sağlıklı düşünen gelenekçi,yenilikçi olsun İslamcı düşünceye sahip hiç kimsenin hayır diyeceğini sanmam. İslami devlette aslolan iktidarın da devletin de toplumsal sözleşme ile tesis edilmiş olmasıdır. Ancak tarih boyunca süre gelen siyasi kargaşalar nedeni ile toplum/ümmet bu yazıda idealize edilen sözleşmeyi gerçekleştirememiştir. Ümmetin alimleri bunu saklamamışlar aksine itiraf etmişlerdir. Tarih boyunca süregelen hilafet aslen cumhuri olması gerekirken tefrika ve iç çekişmeler nedeni ile sözleşme yerine hilafette maalesef sulta hakim ve belirleyici olmuştur. Bu tespitim bana ait bir tespit olmayıp ümmet tarafından bilinen genel bir kabuldür. İlk dört halifenin diğerlerinden ayrılarak Hulefai Raşidin=Raşid Halifeler denmesinin nedeni onların sultayla değil,cumhuri yolla yani katılımcı halk iradesi ile gelmiş olmalarıdır. Cumhuri düzeni devam ettiremeyince sultaya rıza göstermek zorunda kalmışlardır.Çünkü sultaya karşı ayaklansalardı daha büyük fitnelerin çıkacağını düşünmüşlerdir. Bu nedenle Dört Halife sonrası döneme hilafetin meşru şartlarını taşımadığı için ‘Hilafet-i Nakısa’ demişlerdir. Öyle sanıyorum ki biz ne kadar İslam Devleti desek de veya hadi şimdi bu devleti kuralım desek muhtemelen potansiyel olarak aynı şartlar söz konusudur. Yani ümmet içinde fitneyi doğuran şartlar telafi edilmiş değildir. Onun için bu gün İslam Devleti’ni bir kavram olarak öne çıkaran insanların çıkışları (belki hepsi için denemez ama) yönetme hırsı ve İslam Devleti’nin fiiliyata dökülmesi fikrinden önce teorik bir tahrifata itiraz olarak düşünülmelidir. Nitekim bu mesela bir saltanat olan Osmanlı sisteminde bile ”insanı yaşat ki devlet yaşasın” şeklinde ifadesini bulmuşsa demek ki hadim devlet fikri aslında bilinmeyen veya arzu edilmeyen bir şey olmayıp aksine bilinen ve özlenen bir şey olduğunu gösterir. Ancak diyalektik gereği müzmin anlaşmazlığın ve tefrikanın bedeli sulta’dır. Ümmet kendi suçunu bildiği için sultaya itiraz etmeye yüzü olmadığını düşünmüş olsa gerek ki vaziyete boyun eğmiştir.Yoksa bilmediğinden değil. Asıl sebep budur, yoksa itaat kültürü denilen şey abartılmış olup kısmen doğrudur. Ben burada da sorunun yine Kur’an’ın “gerektiği gibi bir okumaya tabi tutulmaması”ndan kaynaklandığı kanaatindeyim. Birbirine karşı minnetsiz,kardeşlikten ve vefadan uzak,protest,birbirine Yakup ve Yusuf gibi olamayan bir ümmet profilini terk edip Kur’an’la kendimizi formatlamadıkça da bu zillet böyle devam edecek.

    Beğen

  2. Devlet kavramı, siyaset kavramı içinde düşünülürse işlerimizi çözeriz gibime geliyor. Siyaset asıl, devlet’de siyaseti işleten bir kurum, bir araç olur o zaman.

    Öyle ya da böyle bir devlet fikrinde mutabık kalacağız. Devletsiz olunmayacağına göre.

    Siyaset İslam’da özetle: itikadi kabullerin, inançların amele dönüştürülmesidir. Pratik edilmesidir. Bunun bir yolu yordamı vardır. Şekli içeriği vardır. Söz gelimi namaz fikri, inançla ilgilidir en başta. Namaz kılınması (salat-ın ikamesi) gereken bir ameldir. Peki ama nasıl? Formu, şekli, cemaatle bağlantısı, imamlık ilişkisi vs detayları itibarıyla nasıl pratik edilecek? Oruç, zekat, nikah, infak, helal kazanç, emanet, anne baba hukuku, dostluk-düşmanlık-kardeşlik, fesadın engellenmesi, Allah’a itaat, emretme ve yasaklama, istişare vs şeritae yönelik hükümlerin tümünü böyle düşünelim.

    Siyasetimiz yoksa ibadetimiz, ibadetimiz yoksa imanımız yok demektir. O halde siyaset önemli. Abdest almaktan devlet olmaya kadar her konunun kendine has siyaseti vardır. Ve siyasette hiç bir amel diğerinden kopuk, hiç bir amel kendi başına bağımsız değildir.

    Müslümanlara ibadetlerini bütün olarak yapmaları için bir devlet lazım mı? Evet. Devletsiz olur mu? Hayır. Devletsiz Müslüman dinini eksik yaşayan dolayısıyla (yarım gebelik gibi bir şey) şirke bulaşmış biri midir, evet. Neden? Evvel emirde Allah’ın iradesinin tümüne değil de bir kısmına itibar etmiş olur ya da bazı emirlerin yapılmasını kendi şartlarında yapılamaz “zanneder” de ondan. Yani, Allah olmaz bir şeyi kuluna emretmiş demek olur ki bu zulümdür.

    Peki, gücümüz devlet olmaya yetmiyorsa ne olacak? Vaz mı geçeceğiz devlet fikrinden? Vaz geçmiş olursak o zaman diğer ibadetlerimiz parçalanmış, birbirinden kopmuş olmaz, bütünü parçalamış olmaz mıyız? Bütünün yarısı, çeyreği bütün müdür? Dört rekatlık namazı iki rekat kılsak olur mu? Orucu öğleye kadar tutsak olur mu? Hem nikahlı hem zinalı birleşsek olur mu? Şuna bir karar verelim: Her şartta, her dönemde ve mekanda Allah’ın dediği olur mu? Evet. Allah aziz midir, evet. Her şeyi bilen ve her şeye kadir olan mıdır, evet. O halde Allah bazı dönemde ve mekanda yaşayan bazı kullarına zulmeder mi, hayır?

    Benzer soruları artırmaya gerek yok. Allah bize neye itibar etmemiz gerektiğini, nelere dikkat etmemiz gerektiğini genel çerçeve içinde buyuruyor. Onun bildirdiklerini hayata nasıl yansıtacağımızı da peygamberler öğretiyor, bizatihi gösteriyor. O halde biz siyasetimizin nasıl olması gerektiğini peygamberlerden öğreneceğiz. Hepsi aynı şeyleri öğrettiler ve yaptılar. Kuran, onların hepsini detaylarıyla değil ama yeteri kadar kareler, kesitler vererek son peygamber hayatında toplamını son kez örnekledi. O halde son peygamberi takip etmek yeterlidir. Çünkü onlarda bir değişiklik olmadı. Biz kimi konularda öyle sansak da olmadı.

    Siyasetimiz için bir devlete ihtiyacımız, devlet gibi bir araca ihtiyacımız olduğu kesin. Çünkü onsuz yapamayacağımız şeyler var. Açlığımızı gidermek için yemeğe, susuzluğumuzu gidermek için içeceğe, örtünmek için giyeceğe, üremek ve çoğalmak için karşı cinse nasıl ihtiyaç duyuluyorsa, devlet denen şeye de onun göreceği ihtiyaçlar için gerek duyulur. Haram helal sınırı her yerde olduğu gibi devlet işinde de geçerlidir.

    Her araçta kendi tabiatınca nasıl özellikler varsa devlet aracında da kendi doğası gereği özellikler vardır. Mesele onun nasıl ve ne amaçla kullanılacağıdır. Ölünün gözünden nasıl yaş gelmezse, zalimin-müşrikin-müfsidin-kafirin-münafıkın devletinden de hayır gelmez. Başkaları için gelse de Müslüman için gelmez. Burasını iyi belleyelim.

    Münafıkın arkasında namaz kılmama gerekçesi neyse ona itaat etmeme gerekçesi de odur. Burasını da iyi belleyelim.

    Devlet, onunla göreceğimiz işlerimiz için araçsa, onun göreceği işleri başka araçlar da görmüyorsa, mesele kolaylaşır. Onu niçin ve neden kullanmamız gerektiğini bilelim yeter. Ona sahip olmak, onunla insanlara zulmetmek veya sinede gizlediklerimizi gerçekleştirmekse, tartışacak bir şey yok. Biz Müslümandan bahsederken her konuda olduğu gibi devlet konusunda da sınırlar olduğunu biliyoruz. Dikkatli, tedbirli olalım yeter. Güvenelim ama kontrolü elden bırakmayalım. Kaldı ki, devlet var diye her işimizi ona bırakacak, hep onun gözüne bakacak da değiliz. Öyle bir şey de yok.

    Türkiye gibi örneklerde devlete yakınsan yaşadın, uzaksan veya zıtsan yandın. Bu devletin kuluysan, münafığı isen de sorun yok. Ama normalde böyle bir şey yok. Bu kötü örneği esas alarak hata etmeyelim. Buna bakarak da yola çıkmayalım. Bizim devletimiz başka olur. Adamımız nasıl başkaysa.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s