Devlet Tartışması / Din / Emeği Geçen Yazarlar / Lütfi Bergen / Yorum-Analiz

Totaliter Devlet Teorisi ve Hz. Ömer İslamcılığı

köşe19-lütfi-bergenDört halifenin gerek devlet teorisi ve gerekse yöneticinin kim olacağı ve nasıl seçileceği hususunda aralarında ortak akıl/tek biçimcilik olmamıştır. Özellikle Halife Osman’ın seçimi ve yöneticiliği sahabelerin arasında derin ayrışmalara sebebiyet vermiş ve Müslümanlar mezhepleşmişlerdir.

İdeal bir “İslam Devleti” teorisi Müslümanların tarihsel olarak yaşadıkları bir döneme işaret etmemektedir. Müslümanlar “ideal devlet” tasavvurunda daha çok Hz. Yusuf, Hz. Süleyman, Hz. Davud’u örnek gösterebilir. Hz. Peygamber’in devlet kurmadığı hakkında daha önce Devlet Fikri başlıklı yazıda görüş beyan etmiştim. Şimdi tekrar Hz. Peygamber (a.s.v) sonrası dönem içinde sıklıkla yapılan idealleştirmeye nazar edelim. Hz. Ebu Bekir (r.a) 632-634 yılları arasında halifelik yapmıştır. Halifeler arasında yatağında ölen tek halifedir. Hz. Ömer (r.a) 634-644 yılları arasında halifelik yaptı. Suikast sonucu şehit edildi. Hz. Osman (r.a) 644-656 yılları arasında halifelik yaptı. Halifeliği sırasında büyük karışıklıklar çıktı. Anarşist bir grup tarafından şehit edildi. Şehadeti sırasında Bedir, Hendek, Uhud gibi savaşlara katılan kimseler yanında değildi. Cenazesi bazı rivayetlere göre 4 gün kaldırılamamıştır. Cenazesini dört ya da altı kişinin kaldırdığı da söylenir. Hz. Ali (r.a) 656-661 yılları arasında halifelik yaptı. Onun hilafeti sırasında Cemel ve Sıffin savaşları oldu, sahabeler birbirlerine kılıç çekti, birbirlerini öldürdü (rivayetlere göre on bin Müslüman ölmüştür).

Dört halifenin gerek devlet teorisi ve gerekse yöneticinin kim olacağı ve nasıl seçileceği hususunda aralarında ortak akıl/tek biçimcilik olmamıştır. Özellikle Halife Osman’ın seçimi ve yöneticiliği sahabelerin arasında derin ayrışmalara sebebiyet vermiş ve Müslümanlar mezhepleşmişlerdir.

Hz. Ömer’in (r.a) “Kureyş İslamcılığı” diye kavramsallaştırılabilecek siyasî teorisi iktidarın nasıl murakabe edileceği (kontrole tabi tutulacağı) hakkında özellikle günümüz Selefiliği ve muhalefeti hakkında son derece önemli veriler barındırır. Hz. Ömer’in (r.a) devlet adamlığı ne kadar idealize/rafine bir insanlığı muhtevî ise, iktidarı denetlemeye dair teorisi de o derece yıkıcı, kaos ve kavga üreticidir. Hz. Ömer (r.a) “Beni kılıçlarınızla düzeltin” derken şecaatine yaslanmaktadır. Oysa bu teori, Arap aklı olarak gelenekleştiğinde hayatı boyunca hiçbir savaşa katılmamış Halife Osman için korkutucu olmuş ve Hz. Osman (r.a), içinden çıktığı kabilenin asalet/sulta kodlarına dönerek “devlet”in yüzünü yeniden ortaya çıkarmıştır. Emevîliği hortlatan irade Hz. Osman’ın (r.a) hilafetini hâkim kılan iradenin aynısıdır.

Biz yine Hz. Ömer’e (r.a) dönelim:

Hz. Ömer’in (r.a) siyasî teorisinin Hudeybiye Antlaşması’nda Hz. Peygamber (a.s.v) tarafından “düzeltildiği”ni söyleyebiliriz. Hudeybiye’de antlaşma sağlanınca Hacc’ı gerçekleştiremeyen sahabeleri temsilen Hz. Ömer (r.a), Hz. Peygamber’in (a.s.v) yakasını tutmuş, “Sen Peygamber değil misin?” diyerek onu sarsmıştır. O’nun Hz. Peygamber (a.s.v) vefat edince de, “Kim Resulullah öldü derse boynunu vururum” şeklinde tepki vermesi ve Sakifetu’l-Benî Saide’de halife seçmeye kalkan Ensar’a “Halife seçerseniz kafanızı uçururum” demesi İslamcı şiddetin emperyalist etkiden daha farklı şekillerde analiz edilmesini gerektirmektedir. İslamcılar IŞİD teolojisinin nevzuhur ve emperyalist bir kurgu olduğu hakkında birçok şey yazıyorlar. Örneğin Akif Emre, 09.10.2014 tarihli yazısında “Bilinçli bir algı yönetimiyle din/c/i söylem retoriği IŞİD’in eline tutuşturuldu. İslam ve siyaset ilişkisi, radikal “dincilik”, siyasal İslamcılık üzerinden Müslümanlıkla ilişkili her şeyi medyada boy gösteren kelle kesme metaforuna yükledi. IŞİD’e yüklenen din anlayışı daha doğrusu din ile ilintili imaj çalışması sadece yüzü maskeli infazcıların ya da dağınık saç ve sakallı, düzgün İngilizcesi olan militanlara yapışık kalmaktan ibaret değil” demektedir. Emre’nin bu okuma biçimi doğru değildir. Sahabe arasındaki ihtilafları düşünüp, son üç halifenin ölüm sebeplerini tahlil edersek “Kureyş İslamcılığı” da denilebilecek ve görünüşte “Sünnî akıl” içinde olan ama gerçekte vahiyden kopuk bir siyasî teorinin zamanımızın Selefî-Sünnî siyasî teolojisini belirlediğini söyleyebiliriz. Akif Emre’ye şunu sormak isterim Hz. Hüseyin’in (r.a) kellesini koparan zihnî temel hangi “Bilinçli bir algı yönetimiyle” oluşturulmuştur?

Devam ediyoruz:

Hudeybiye Antlaşması’nın ilk maddesinde Müslümanların Mekke’ye girişleri o yıl yasaklanır. İkinci yıl ise ancak üç gün Mekke’de kalabileceklerdir. Mekke’den ayrılacakları sırada da yanlarına Mekkeli hiç kimseyi alamayacaklarını kabul ettiler. Mekke’de kalmak isteyenleri ise geri dönmeye zorlayamayacaklardı. Antlaşma yazılırken Hz. Peygamber’in (a.s.v) ismi Muhammed b. Abdullah olarak yazılmış ve “Allah Resulü” ifadesinin yazılmasına Mekkelilerce engel olunmuştu. Ancak antlaşmanın beşinci maddesi Mekke ve müttefiklerinin Medine’ye 10 yıl boyunca saldırmayacağı konusunu düzenlemektedir. Bu madde ile Medine, Hayber-Mekke ittifakının kendisine saldırısından emin bir güvenlik sahasına kavuşarak diğer kabileleri kendi müttefiği kılma fırsatını elde etmişti. İşte Hz. Ömer (r.a) bu anlaşmayı idrak edememiş ve Hz. Peygamber’in (a.s.v) yakasına yapışarak Mekke’ye girişi erteleyen antlaşmaya itiraz etmişti.

Hz. Ömer’in (r.a) rövanşist “kabile-asabiyet-iktidar” denklemi içinden meselelere bakışına rağmen nübüvvet, konuya kalpleri kazanmak cihetinden yaklaşıyordu. Hudeybiye ile Hz. Peygamber (a.s.v) bir devlet başkanı olarak davranmamıştır. Peygamber vasfının yansıması olarak Hudeybiye antlaşması, İslamî daveti Arabistan’a tebliğ etmenin aracına dönüşmüştür. Hz. Peygamber (a.s.v) sahabenin Mekke döneminden beri dile getirdiği “savaş stratejisi” ile 20 yılda başarılamayan şeyi (daveti yaymayı) Hudeybiye antlaşması ile 3 yılda bütün Arabistan’a ulaştırma imkânına erişmişti.

Hz. Peygamber (a.s.v), Hudeybiye Antlaşması’nın şartlarını yerine getirme konusunda imtihan da edilmiştir. Bu imtihanlardan biri şudur: Süheyl b. Amr’ın oğlu Ebû Cendel, Müslümanlığı kabul ettiği için babası tarafından zincire bağlanmış şekilde hapsedilmişti. Hudeybiye Antlaşması imzalanacağı sırada Mekke’den kaçan Ebû Cendel, zincirli haliyle Hudeybiye’ye gelir. Mekkeliler Ebû Cendel’in iade edilmesini isterler. Hz. Peygamber (a.s.v) henüz antlaşmanın imzalanmadığını ileri sürdüyse de, Mekkeliler bunu kabul etmezler. Bunun üzerine Ebû Cendel iade edilir. Mekkeliler işkence etmeyeceklerine söz verdikleri halde Ebû Cendel’e eziyet ederek Mekke’ye götürürler. Bir diğer örnekte de, Hz. Peygamber (a.s.v), antlaşma imzalandıktan sonra Mekke’den kaçan Ebû Basîr’e kendisini Mekke’ye iade etmek zorunda olduğunu belirtmiş ve onu Medine’ye kabul etmemiştir. Mekke’den gelen heyete teslim edilen Ebû Basîr yolda muhafızlardan kurtulmayı başararak Medine’ye döndü, ancak tekrar Kureyş’e teslim edileceğinden korktuğu için buradan ayrılarak Mekke-Suriye ticaret yolu üzerindeki Îs veya Sîfu’l-Bahr mevkiine yerleşti. Bu örnekler doğrultusunda düşünce üretmeye çalışır ve bu olayları günümüz şartları içinde yeniden değerlendirirsek, Hz. Peygamber’in (a.s.v) “Medine milliyetçiliği” yaptığı bile söylenebilecektir. Mekke’de “esir halk” varken Medine’deki ümmet perspektifinin devlet eksenli davrandığı ithamına gidilebilecektir. “Arabistan’ın acılarını yekpare algılamayanlar bizden uzaktır, halkların mazlumiyeti egemenliğin payandası olamaz” diyenler olacaktır. Hz. Ömer’in (r.a) iktidarı ele geçirme yöntemi ve zihniyetinin -Ey Ensar, halife seçerseniz boynunuzu vururum- Kur’an’da örneklenen Hz. Musa (a.s), Hz. Yusuf (a.s) ve Hz. Peygamber (a.s.v)’in iktidar eleştirileri ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Sünnîlik bir siyasî ideolojidir. Bu anlamda biz Sünnîliği Habil’den Hz. Peygamber’e (a.s.v) doğru gelen mücadele pratiği bakımından ele alıyoruz. Medeniyet (Müslüman toplumun fıkıhla inşası) zuhur etmeden Hz. Musa başka toplumlarla savaş emri almamıştır.

İslamcılığın cihad/kıtal/devrim söylemli ekollerinin “Hz. Ömer İslamcılığı” şeklinde kavramlaştırılabilecek bir metodla davranarak Hz. Peygamber’in (a.s.v) yakasını tutup “nebevî yöntemi” ve sünneti eleştirdikleri ve bu bakımdan Selefî/Mutezilî/Eş’arî/Şia oldukları söylenebilecektir.

Lütfi Bergen – akilvefikir.org

Reklamlar

4 thoughts on “Totaliter Devlet Teorisi ve Hz. Ömer İslamcılığı

  1. Geri bildirim: Islamcılık | Serdargunes' Blog

  2. Değerli yazarımızın burada söylediklerine bir itirazım yok.Aksine Sünnilik takıntısı olanlara biraz olsun alternatif düşünme yolunu açar umudu ile İslam’ın siyaset teorisini ne kadar doğru yansıttığı bağlamında konuyu biraz daha açmasından yanayım.Onun için süreç içerisinde insanlar tarafından kültür/ictihad olarak üretilen teorilerin bir yana bırakılarak meselenin Kur’an’da nasıl çözüldüğü üzerinde yoğunlaşılmasından yanayım.Çünkü İslami yorum ve çözümlemelerin gördüğüm kadarı ile bu teoriler ve onlara dayalı icraatlar üzerinden yapıldığını görüyorum ki asıl davayı kaybettiğimiz yer burası zaten.O nedenle gerçek İslamcılık bu dinin ana kaynağı olması hasebiyle Kur’an’ı esas alan,onu tüm kaynakların üzerinde tutan bir bakış üzerinden tanımlanmalıdır.

    Beğen

  3. HZ. ÖMER’E HAKSIZLIK VE “İFTİRA”

    Bu yazıda devletsizlik ispatı adına müsteşrikler tarafından kasıtlı olarak “üretilmiş” kimi yorumlara itibar edildiğini gördüm. Müsadenizle siyer konusundaki uzmanlığımı beyan edeyim. Lütfi Bey’in bağımsız bir meslek sahibi olduğunu sandığım için rahat yorum yapacağım. Tıpkı kendisi gibi.

    Son dönemlerde demokrasiyi, laikliği, serbest pazar ekonomisini, hümaniter özgürlüğü savunmak, kapitalist dünya sistemine Müslümanlardan gelebilecek itirazları engellemek adına, İslam’da bunların alası var diyebilmek için hem kur’an’ın şeriat hükümlerini, hem ilgili tarihsel verileri yeniden yorumlayarak hatta kimi yerde saçmalayacak kadar zorlanarak referans üretmek tekniği moda olmuştur. Özellikle akademik camiada hazırlanan tezlerde bu çerçevede yoğunlaşma ve yönlendirmelerin başladığını, takipçisi olduğum için söylemek borcundayım.

    Bu bağlamda Sakife toplantısı, halife seçimleri, eman meselesi, Habeşistan hicreti, Hudeybiyye anlaşması vs yeniden yazılır veya yorumlanırken bütünüyle müsteşriklerin iftiraya varan görüşleri aktarılmakta, sanki orijinalmiş gibi bir izlenim uyandırılmaktadır.

    Bu bakımdan bu yazıda orijinal bir değini, sağlam referansa dayalı bilgi yerine zorlanarak yapılmış yorumları görmek üzüntü vericidir. Müslüman tarihçi ve siyercilere yapılan haksızlığın vebali yazarın üzerine binmiştir.

    Akademisyenliğin dine uzaktan bakan, dini, ilkel toplumların bir geleneğine dönüştüren, objektif bilim adına dini bir nesne gibi uzaktan değerlendiren bakış açısıyla devlet, sistem, siyasal düzen, “iş”leri çözme ve hükmetme, yaratma-emretme salahiyeti, itaat-kulluk, Allah’ın ve insanların iradesi gibi doğrudan uluhiyete ve rububiyete ait dinin en temel kaidelerine “bulaşıcı hastalıktan kaçar gibi” yaklaşmak, devletten bağımsız ve bağlantısız olduğunu sandığım Lütfi Beye hiç yakışmamış.

    Hz. Ömer’le ilgili “anlatılar” ve çıkarımlar bütünüyle sığ ve hatta kasıtlı yorumların yeni bir tekrarıdır. Ömer gibi bir adamı bu kadar hafife almanın hatta ona iftira etmenin tek izahı, iyi niyet müstesna dini referanslara olan güvensizliğin pekiştirilmesi için var gücüyle çalışan bir takım merkezlerin “adamı” olmaktır.

    Allah’ın “kutlu fetih” diye nitelediği Hudeybiye anlaşmasına ve arada geçen olaylara ait anlatılar, yorumlar inanılır gibi değildir. Yerli olduğunu sandığım birisine hiç yakıştıramadım.

    Yazıda verilen örnekleri tek tek ele almaktansa Lütfi Beye tavsiyem, okuyup durduğu ve zannımca “ayet” gibi itibar ettiği müsteşriklere ve anlatılarına gösterdiği itibarı bırakıp Müslüman tarihçilere geri dönmesidir. eleştirel yaklaşımla gerçekleri orada bulabileceğini kendisinin de bileceğini sanıyorum. Uyup uymaması elbette kendi tercihidir. Modern akılla yazılan son dönem siyerlere dahi kuşkuyla yaklaşması gerekirken hiç olmazsa insaflı ve yerli solcular kadar dahi olsun ciddi bilgileri referans yapması beklenir. Kusura bakmasın ama nakledilenler ne kadar hatalıysa, nakillerden hareketle vardığı hükümler de külliyen hatalıdır. Kanaatim bu.

    Modern bilgiye ve zihniyete itibar edebilir, modern bir paradigmaya sahip olabilirsiniz dolayısıyla kur’an hariç(!) dini kaynakları o paradigmayla yeniden okuyabilirsiniz ama bu size “pentagon’a çalışanlar” gibi referans değerleri değersizleştirme hakkı vermez.

    Siyasetin dinde asıl olduğunu, imani kaidelerin amele-pratiğe dönüşmesinin yani uygulanmasının dinin siyaseti olduğunu, abdest almaktan devlet kurmaya kadar hepsinin bu siyasetle yapıldığını hatırlatmak isterim.

    Beğen

  4. Lütfi Bey “iftira” konusuna sitem etmiş. Kendince haklı olabilir. Yorumdaki muradımı anlayacağını umut ederek kısa bir açıklama getireyim.

    Aklımızda bir düşünce şekillendiğinde, onun gerçek olup olmadığından çok ona uygun referans ve rivayetler arayarak kendimizi doğrulamaya bakarız. Ön yargı deniyor buna. Hemen hepimizin düşebileceği bir durumdur. Lakin önemli kavram ve konu gündem olursa, bir kaç kez düşünerek hatta uzman çevreyle istişare ederek ihtiyatlı hareket ederiz ki işi aceleye getirip yanlışa düşmeyelim.

    Lütfi Bey, peygamberin devlet kurmadığına inanmış bir kez. Gerçeğin bu olup olmadığı artık önemsiz hale gelmiş. Yazılarından bu açıkça belli oluyor. Oradan hareketle Halifelerin de devlet başkanları olmadığını kabul edecek doğal olarak. Bu düşüncesini ispat için ne yapmış, onca rivayet arasından kendi tezini destekleyecek olanları seçerek ya da rivayetlerin yorumlarını bu yönde yaparak tercihini bildirmiş.

    Hz. Ömer örneğinde diyelim, delil gösterdiği rivayetler değişik versiyonlarla, farklı anlatımlarla aynı yerlerde fazlasıyla geçmektedir. Bu versiyonlardan makul olanı, genel tanıtıma uygun olanı, daha doğru olanı seçebilecekken öyle yapmıyor. Hiç olmazsa, tercih ettiği o rivayetlerde Ömer ile ilgili yorum yaparken, hayatı detaylarıyla bilinen adama, karakterine, yapısına ve profiline uygun bir yorum dahi yapmıyor. Yani bu Ömer, böyle davranmamalı, burada bir iş var diyebilmeliyken tam tersine davranıyor. Böyle yaptığı için de gerçeği değil düşündüklerini yazabiliyor.

    Hudeybiye’de Ömer’in, Hz. Muhammedin değil de Ebu Bekir’in yakasına-sakalına (dostane) yapıştığı ya da birçoğu gibi olayı hazmedemediği için bu işlerden en iyi anlayan dostuna derdini anlatmak gayesiyle şikayetlendiğini düşünemiyor. Oysa Ömer gibi birisi herkesin önünde peygambere öyle davranmaz. Böyle de yorumlanabilirdi. Ne kötü bu daha makul olurdu. Çünkü olayın sonunda orada olanlar dahil Ömer’de sukunutle saçını kesip tıraşını oluyor. Yani peygambere uyuyor. Katiplik eden Ali, hazımsızlıktan kalemi bırakıyor, yani Ali de hazmedemiyor. Anlaşılıyor ki hiç birisi Peygamber gibi stratejik düşünemiyor, siyasi lider gibi davranamıyor. Bu bakımdan Lütfi beyin cımbızla çektiği absürt rivayetle, orada gerçekleşenler uyuşmaz.

    Peygamberin ölümüyle ilgili olarak da, ölüm haberi üzerine orada olanlardan bir çoğunun kalplerinde gizlediklerini açığa çıkartma fırsatı bulduklarını, durumdan vazife çıkararak hemen fitne kazanı kaynatmaya başlayacaklarını ferasetle kestiren ama anlık tedbir olarak bahsedilen tepkiyi veren Ömer’i, öyle değil de başka türlü de değerlendirebilirdiniz. Ebu Bekirin nice sonra mescidde toplanmış kalabalığı sakinleştiren ayeti okumasını dikkat alınca, ilk teskinin Ömerle olduğu anlaşılıyor. Mescidde toplanan kalabalığın konuşmalarını Ömer duyuyor, biliyor çünkü.

    Sakife toplantısında ne oyunlar döndüğünü, ne fitneler kaynatıldığını, bunun sonucunun da nereye varacağını sahabe içinden en iyi bilen, en iyi gören bir kaç adamdan biriydi Ömer. Elbette tedbir alacaklardı. Elbette işe el atacaklardı. O gibilerden beklenen, sıradan, saf, neyin ne olduğu ve nereye varacağı konusunda bilgisiz ve görgüsüz olanlar gibi olmazdı. Dolayısıyla bundan daha doğal ne olabilirdi ki? Hudeybiye’de biat edilen ağacı kestiren adamın feraseti, başka türlü mü olmalıydı?

    Kılıç meselesi bağlamından çıkartılarak yapılmış absürt bir yorum olmuş. Kendisinin yanlış yaptığında ne yapacaklarını sorduğu arkadaşları, seni kılıçlarımızla düzeltiriz dedikleri zaman Allah’a böylesi arkadaşları olduğu için şükreden ömer mi, eli kılıçlı diktatöre benzetilebiliyor?

    Şayet sakife günüde Ömer, Ebu Bekir ve benzeri bir kaç faris, fakih, furkan adam olmasaydı ya da işe el atmasaydılar, kusura bakmayın ama siz dahil hiç kimse bu gün İslam diye bir şeyden bahsediyor olamayacaktı. Tevhid, bir hayat nizamına, ayağı yere basan bir dünya dinine, gönüllerde yer etmiş teslimiyetten hareketle canlanmış gerçek bir vücuda döndüyse bu, Muhammed’den sonra yok olmak, havaya karışıp gitmek tehlikesi üzereyken, yeniden Ebu Bekir ve Ömer gibi bir kaç yiğidin sayesinde hayata döndü.

    Dört halife iyi ki vardılar. Raşit halifeler dönemi iyi ki var oldu. Biz onlar sayesinde dinin nasıl bir hayat düzeni, dünya dini olduğunu öğrendik. Siyasetin ne demek olduğunu anladık. Ben Müslümanım dedikleri halde insanların nelere kalkışabileceğini gördük. Anlatabiliyor muyum? Şaşkınların ve düşkünlerin aklıyla hareket edenler gibi sağlam referanslarımızı tersinden okumaya ve değersizleştirmeye hiç birimizin hakkı yok.

    Her kim raşit halife dönemini değersizleştirmek ve İslamı devreden çıkartıp işleri kabile asabiyesi ve tarzı gereğidir diye cahiliyeye geri döndürmek istiyorsa, Dinin ne olduğuyla ilgili kavrayışını gözden geçirmelidir. Halifeler döneminde olup bitenleri, bir tarafıyla ele alıp orada sadece fitne-fesad işlerini öne çıkartarak koskoca tarihi yok saymaya kalkıyorsa, bilelim ki asıl gönlünde fitne ve fesat taşıyanlar sırf bu yorumu yapanlar ve de bu yoruma itibar edenlerdir. Çünkü bu işin mimarları batılılardır. Eleştiri başka şey, hakkı zayi etmek başka şeydir.

    Her dönemde olduğu gibi insan olan yerde, hayatın içinde her daim sorun vardır. Sorunların en büyüğü siyasi kaynaklı olabilir. Günümüzdeyse ekonomik kaynaklıdır büyük sorunlar. Hayatın bazı alanları bazı devrelerde öne çıkabilir bazı devrelerde geri çekilebilir. Bundan doğal ne olabilir ki? O halde öne çıkanlardan hareketle bütünsel bir dini tek taraflı ele alarak ya da sadece o alandaki kargaşayı esas görerek değerlendirmek olsa olsa cehalet gereği olur. İslamda zaten bu sorunları kendince çözmek için var değil mi? Bu gün birileri çıkıp çağdaş Müslümanların hayatlarına bakarak, onlar külli köledir dese haklı bir tespit yapmış olur ama bu İslamı bağlar mı? Ya da siyaseten ve ekonomik alanda köleleşen Müslümanların diğer alanlarda da başarısız olduğu hükmüne varılır mı? Mesele sorunları görmezden gelip devlet fikrinden caymak değil, tarihi devrelerde yaşanan örneklerden doğru dersler çıkarıp daha az hataya düşmektir. Hiç hata olmayacak diyenler sadece kendilerini aldatanlardır.

    Konuya böyle bakınca sizin cımbızla çektiğiniz rivayetlerden yanlış tercih veya yorumlarınızla, aklınızda sabitlediğiniz peygamber devlet kurmadı, Ömer’i karalama pahasına onun döneminden de devleti bulamazsınız fikri sabitiniz yanlıştır.

    Şimdi kalkıp da bana kur’an’dan ayetler sıralamayınız. Doktriner dogmacılar gibi hayallerin ve sadece sözlerin din olduğunu hatırlatmayınız. O ayetler hep vardı. Dün de vardı, çok eskiden de vardı. İnsanlıkla birlikte hep var oldu. Şu anda Kur’an’da, orada da duruyor. Duruyor da din nerede? Hayatın neresinde? İslam ne işe yarıyor? Müslümanlık bu dünya sisteminin neresinde? Müslümanlar bu dünyada neyi ifade ediyorlar? Mesele bu, anlatabildiysem.

    Ben gönüllerde, maneviyatta, metafizik alemde, ruhaniyatta olan bir Hristiyanlıktan bahsetmiyorum. Dini barışa, sevgiye, kardeşliğe, adalete, erdeme, kuru kuruya söze-davete, aşka vs. döndüren, tarikat çerçevesine sıkıştıran bir modernist din anlayışından da bahsetmiyorum. Peygamberlerin getirdikleri dinle bağlantılı olarak her birisinin istisnasız yönetici takımıyla, egemenlerle, devletlerle, ordularla yaptıkları bir kavgadan, dini hayata ve dünyaya tekrar döndüren mücadelesinden bahsediyorum. Yani İslamdan.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s