Açık Görüş / Kaan Yiğenoğlu / Yorum-Analiz

Nurettin Topçu İle Türkiye’nin Maarif Davası

nurettin-topçu-maarif-davası-1Üniversiteler hakikatin peşinde koşmaya hevesli nesiller yetiştirememektedir. Bugün üniversiteler gelen öğrenciye Batı’dan ithal edilen bilgileri göstermekte ve diploma vermektedir. Evet, çok acıdır ama bugün üniversitelerimiz çeviri merkezleri ve diploma bürolarına dönüşmüştür.

“Hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime. Hoca öğretmez, yetiştirir, aydınlatır, yaratır. Öğrenci ne demek? Talebe isteyendir; isteyen, arayan, susayan…” (Cemil Meriç, Bu Ülke)

Türkiye’de modernleşme sürecinde özgün fikirleri ile var olan tek düşünür Nurettin Topçu’dur desek mübalağa etmiş olmayız. Hakikaten Topçu, modernizm, endüstriyel toplum, teknik vs. konulardaki ciddi eleştirileri ile Batı taklitçiliğinden uzak bir duruş sergilemiştir. Topçu’nun maarif konusundaki fikirleri de incelenmeye değer niteliktedir.

Türkiye’nin Maarif Davası adlı kitabında Topçu, maarif meselesindeki sorunları Batı taklitçiliği ile açıklamaktadır. Avrupa’nın körü körüne taklit edildiğinden dem vuran Topçu, şekle bağlı inkılâplar ile yeni müesseseler ve mekteplerin açıldığını ancak ilim sevgisi ve âlimin üstünlüğünün ve cemaat içindeki önderliğinin yitirildiğini anlatır. Tüm bunlara rağmen taklit cereyanının tüm hızıyla devam ettiğini söyleyen Topçu ilmin hayatî menfaatler için araçsallaştırıldığını ve bu arada tekniğin de putlaştırıldığını aktarır.

Fen mekteplerinin ağırlık kazanmasından ve yabancı dilde öğretim yapan mekteplerin ideal mektep olmasından yakınan Topçu’ya göre bu durum millî karakterin oluşmasına ve kültür davasına en büyük engeldir. Çünkü Topçu, millet bünyesindeki inkılâpların mektepte başlayacağını ve bu nedenle her milletin zihniyet ve örflerine, kendine özgü metodlara ve müfredata sahip, terbiye prensipleri ve psikolojik temelleri ile ve hatta binasının dahi kendini başka milletlerden ayıran bir milli mektebinin olmasını hayati görür.

Günümüzde eğitim sisteminin her kademesinde yapısal sorunlar devam etmekte üstelik bunlar bilinmesine rağmen çözüme yönelik bir adım atılmamaktadır. Eğitim meselesinin daha fazla okul yapılarak, daha fazla öğretmen atayarak, daha çok teknoloji kullanarak çözüleceği sanılmaktadır. Artık herkesin üniversite okuması neredeyse zorunlulukmuş gibi olduğundan ve üniversite sistemini yakinen bildiğimden Topçu’nun düşüncelerini mevcut üniversite eğitim sistemiyle karşılaştıracağım.

Bugün üniversitelerde dersin öğretim üyesi, konuları farklı fikirlere değinmeden, öğrenciye karşılaştırma imkânı bırakmadan ideolojik görüşlerine göre anlatırken sınav kâğıtlarında da derste anlattığı gibi cevaplar görmek istemektedir. Bu durum hür olduğu iddia edilen üniversitelerin öyle olmadığına dair en basit örnektir. Hocanın ideolojik durumuna göre cevap yazmak zorunda kalan öğrenci ezberciliğe itilmekte, kendi fikirleri ile meseleleri yorumlamaktan men edilmektedir.

Lisansüstü eğitimde ise yüksek lisans ve doktora tezleri danışman öğretim üyelerinin ideolojilerini tatmin ettikleri araçlara dönüşmüştür. Anadolu’nun iktisadî yapısından çıkarılacak bir tez çalışması Batı’da örnekleri olmadığı için reddedilmektedir. Öğrenciye Avrupa ve Amerika kaynaklı kitapları kullanmayı şart koşan bu anlayış fikir tekelleşmesine neden olarak yaratıcılığı öldürmektedir. Bu konu hakkında Topçu şunları kaydeder: “Çoğunluğa göre ise her fikir ve hareketin doğruluğunun, delili dışarıdadır; değerlerin ve hakikatlerin bütün delilleri, bütün belgeleri Batı’da bulunmaktadır. Bir fikir ileri sürüyorsunuz; lâkin acaba Almanlar da öyle mi düşünüyor? Bir iş yapacaksınız; acaba Amerikalılar da öyle mi yapıyorlar? Aşağılık karmaşasından gıdalanan bu taklit içgüdüsü, zehirleyici bir parazit gibi bütün hür düşünceyi ve bahtiyar iradeyi bizde boğmuş bulunuyor.”[1]

Görülen odur ki, asırlardır milletimizi düşünce köleliğine iten bu yapı günümüzde de devam etmektedir. Bizler Batı’da üretilen fikirlerin hamallığını yapmaktan başka bir şey yapmamaktayız. Mehmet Akif Ersoy’a atfedilen “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkündür” sözünün sistemleştiği bir eğitim sistemine sahibiz. Düşmanın silahı ile silahlanarak kendilerine göre geri kalmışlıktan kurtulmayı düşünmek ahmaklıktır. Batı kendi dışındaki toplumları “ilkel, az gelişmiş, gelişmekte olan” diye kategorize ederek kendisinin gittiği yolu dünyanın geri kalanına dayatmaktadır. Bologna Süreci kapsamında üniversitelerde derslerin hangi konulardan oluşacağı ve kaçar saatlik eğitimler verileceği dahi dışarıdan ithal edilmektedir. Belli kriterlerin sağlanamadığı dersler idare tarafından geri döndürülmektedir. Öğretim üyesi ve öğrenci müfredat konularının belirlenmesinde seyirci kılınmaktadır. Bu durumda öğretim üyesi eline tutuşturulan bir programı aktarmakla yükümlü bir makineye öğrenciler de kendisine aktarılanı sınavda aynen aktarmakla görevli robota dönüşmektedir.

Bu konuda da Topçu şunları kaydeder: “Muallim, gençlere bilmediklerini öğreten bir nâkil (nakledici) değildir. Bu iş, kitabın işidir, bilmediklerimiz hep kütüphanelerde bulunmaktadırlar. Her sahada yalnız bilinmeyeni bilmekle eski devrin scolastique tahsili elde edilir. Kitaplardaki örümcek kafamıza nakledilir. Ancak sınıfta okutacağı bilgilere sahip olan insanın yapabileceği iş ise bundan ileri gidemez. Bunun için kültürlü adam, kafaları işletmesini bilen adam lâzımdır.”[2]

Mevcut eğitim sistemi üniversitelerde dahi itaat kültürünün devamlılığına neden olmaktadır. Eskiden Kur’ân kursu hocalarının eli sopalı hikâyelerini anlatıp bunu alay konusu yapanların “özgür” üniversiteleri ziyaret etmesini öneririm. Doktora öğrencilerinin dönem başında hocalarına ders günü ve saatini sormaktan korkması dahi tüm eğitim sisteminin geldiği noktayı anlatmak için yeterlidir. Enstitüler ile fakülteler arasında iletişimsizlik olmakta, yönetmelik değişikliklerinden haberdar olmayan öğretim üyeleri ve öğrenciler mağdur duruma düşmektedirler. Bir enstitü kendisinde kayıtlı araştırma görevlilerini tanımamakta, bir öğretim üyesi ise dersini alan öğrencileri tanıyamamaktadır. Bugün üniversitelerde öğretim üyeleri kitlesel bilgi nakliyeciliği yapmaktadırlar. Öğrenciler de kendilerine nakledilen bilgiyi ezberleyip sınavda gerisin geriye nakletmekle görevli işçilerdir. Tıpa tıp şekilde iade eden öğrenci en başarılı sayılmaktadır.

Topçu tepeden inme müfredat programı dayatılmasına da karşıdır. “Maarif demek muallim demektir. Milli Eğitim Bakanlığı sadece onu düzenleyici bir cihazdan başka bir şey değildir. Kitap, program, imtihan ve bütün öğretim meselelerini çözümleyecek olan bir milletin muallim ordusudur. Bu işlerin Bakanlık teşkilâtı tarafından tepeden idâresi muallimin ilmî ve fikrî hürriyetinin inkârı, bu hürriyetin adeta köleleştirilmesidir. Descartes ‘Hür olmayan düşünce düşünce değildir’ diyor. Bu söze inanarak diyebiliriz ki, hür olmayan muallim muallim değildir. Mahkûm edilmiş fikir ve irfandır. Fikir ve kültürün mahkûmiyeti en az vatan toprağının esaret altında kalması kadar acıklıdır.”[3]

Bugün öğrencilerin derse gitmek istememesi veya derste çabuk sıkılmaları nedendir? Bunda tek sorumlu öğrenciler veya öğretmenler midir? Bana göre bu durum Türkiye’nin modernleşme arzusuna kapılıp Batı taklitçiliği ile değişen hayat görüşünden kaynaklanmaktadır. Günümüzde üniversite okumak daha iyi iş sahibi olmanın, daha çok para kazanmanın, “yaşam kalitesi”nin artmasının olmazsa olmaz koşulu olarak görülmektedir. Böyle olunca üniversite okumak “adam olmak” ile birlikte anılır olmuştur. Gençlerimiz sürü halinde üniversiteye sevk edilmekte (böylece işsizlik oranları da belli süre yükselmemiş oluyor), üniversite okuduğundan kendisini sınıf atlamış gibi hissetmektedir. İşin kötü tarafı üniversite mezunu olan gençlerimiz de istedikleri işlerde çalışamamaktadır. Herkes okumak zorundaymış gibi üniversiteye girerek ertelenen işsizlik gerçeği ile 4-5 yıl sonra karşı karşıya kalınmaktadır.

Batı, küreselleşme adı altında Doğu’yu sömürmeye devam ederken kendisine en iyi hizmet edecek elemanları da Doğu’dan temin etmenin derdindedir. Bugün daha iyi bir iş umuduyla üniversite okuyan gençler hem evlilik yaşlarını mecburi olarak geciktirmekte hem de sonuçta küresel kapitalist sisteme hizmet etmek için birbirleriyle rekabet etmektedirler.

TÜİK’in son açıkladığı işgücü istatistiklerine göre üniversite mezunu işsizlerin oranı ciddi boyuttadır. Türkiye’de 25 yaş altı üniversite mezunu genç nüfusun % 52’si çalışmıyor! % 30’u (302.000 kişi) çalışmak istemiyor.

Aynı istatistiklere göre mesleki veya teknik lise mezunlarında işsizlik oranı % 10,5 iken yüksek öğretim mezunlarında işsizlik oranı % 11,5 olarak hesaplanmıştır. Üniversite okuyan gençlerimiz bilgi sahibi olmakta ancak meslek sahibi olamamaktadır. Sahip oldukları bilgi ise Batı’dan ithaldir ve hakikati görmeye engeldir. Müslüman bir toplumda israftan bahsedenlerin üretime koşulmayan gençlerden bahsetmemesi de büyük çelişkidir.

İşsizlik gerçeği ve endişesi, gençlerin yetişirken rekabetçi, bir diğerinin önüne geçmek zorunda olan, daha fazla puan, daha fazla maaş, daha az yorucu iş sahibi olma rüyası ile büyümelerinden kaynaklanmaktadır. Gençlerimizin ideal sahibi olmaları engellenmekte erken yaşlarda yarışa koşulmaktadırlar. Böylece pozitivist, maddeci, hayalsiz gençler üniversiteden mezun olmaktadırlar. Bu gençlerin ruhu oraya gelene kadar ölmüştür.

Topçu, gençlerin idealden yoksun olmaları hakkında şunları söyler: “Bugünün genci idealsizdir; hayallerden kaçar. Realitenin sahibi olmak azmindedir. Zira onu yetiştirenler geçmiş zamanın idealist nesillerini, hasta, hulyaperest diye damgaladılar. Fuzulî mektepte öldürüldü… Gencimizin inançları, ıstırabı yoktur; pozitivisttir, tecrübeye dayanır… Istırabın zehir olduğu nesillere öğretilmiştir. Hepsi de Amerikan terbiyesinden nasiplidirler. Gülmek, eğlenmek için yaşamaktadırlar. Çoğunun dış yüzleri, diplomatların objektifteki bakışlarına benzer. Gencimizi ruhu sarsıntı halindedir. Gençler, spor, siyaset ve kazançtan ibaret üçüzlü hayat maddeciliğine daha beşikten başlayarak meftun yetişmektedirler.”[4]

Üniversiteler hakikatin peşinde koşmaya hevesli nesiller yetiştirememektedir. Bugün üniversiteler gelen öğrenciye Batı’dan ithal edilen bilgileri göstermekte ve diploma vermektedir. Evet, çok acıdır ama bugün üniversitelerimiz çeviri merkezleri ve diploma bürolarına dönüşmüştür. “En İyi Üniversiteler Sıralaması”ndaki üniversitelerimizin isimleri sizi yanıltmasın. O listeler bilimsel ve teknolojik araştırma kabiliyeti, girişimcilik ve yenilikçilik, ticarileşme vs. gibi kriterler esas alınarak hazırlanmaktadır. Dolayısıyla Batı’ya en iyi eklemlenmiş üniversiteler de üst sıralarda gözükebilir. Hâlbuki hakikati nesillere öğretecek olan üniversitelerin evvela Batı’nın bu fikir esaretinden kurtulmuş olması gerekmektedir. Batı’nın belirlediği kriterlere göre unvan sahibi olan üniversiteler ancak Batı’nın üniversitesi olabilir. Bu üniversitelerin yaptıkları ilim değildir, taklittir.

Topçu’nun konu hakkındaki sözleri meseleyi açıkça ortaya koymaktadır: “Batı’nın fikir mahsullerini şüphesiz ve tenkitsiz, saf bir itaatle alan dimağlar, bu fikirleri getirmekle ilim yaptıklarını zannettiler. Tercüme ile taklitten ibaret münevver faaliyeti, hakikat aşkını doğuramazdı… Mektepte öğretim, hakikî araştırma yollarını bulduracak yerde, Batı’nın fikir pazarından aldıklarımızı genç dimağlara nakletmekten, ezberletmekten ibaret bir çalışma oldu… Her devrin siyasi hâdiseleri, maarifimizi Batı milletlerinden birinin maarifine esir etti. Bu kültür tabiiyeti, sırasıyla Fransız, Alman ve Amerikan maarif sistemlerini şüphesiz ve tereddütsüz kabul etmiştir.”[5]

İmtihanlar ise ilkokuldan itibaren çocukları denetim altında tutmanın bir aracı hâline dönmüştür. Sosyal bilimler alanında bir kavramın farklı tanımları mevcutken kendi okulunda o kavramın farklı tanımını öğrenen bir öğrenci bir başka okuldaki yazılı-mülakat sınavında öğrendiği tanımla başarısız sayılmaktadır. Hocanın elindeki imtihan avantajı öğrencileri hizaya getirmektedir. Böylece öğrenci hem davranışsal olarak hem de fikrî olarak kontrol altına alınmış ve böylece düzene uygun kafalar yetiştirilmiş olmaktadır.

Topçu’nun imtihan sistemi hakkındaki görüşleri de bugüne ışık tutmaktadır: “Talebeyi imtihan tarzı ve metodları çürütülmüştür, âdeta skolâstikleştirilmiştir. Şu mânada ki, imtihanlar muallimin talebe hakkındaki bilgisine bir şey ilâve etmiyor. Onun sene içindeki kanaatini tekrar ederken buna yalnız bir imtihan şansını ve birkaç haftalık emeğin süzgecinde kalan hafıza ağrılığının şefaatini ilâve ediyor. Her muallim, bilhassa kültür derslerinin imtihanında, kendi zihnî imkânlarına göre öğrettiklerini talebeden istiyor ve her biri kendine göre notlar takdir ediyor. Neticede herhangi bir mektepte fena bir notla muvaffakiyetsizliğe uğrayabilecek bir talebe, kendi mektebinin muallimleri tarafından takdirle karşılanıyor ve muvaffak olmuş sayılıyor.”[6]

Günümüzde üniversitelerin birer ilim yuvası olmadıkları, adam kayırıldığı ve işi ehline verme ilkesinin çiğnendiği herkesin malumudur. Ayrıca bazı öğretim üyelerinin kendi kitaplarını öğrenciye satın almalarını şart koşmalarını ve özel üniversitelerde ders vermek için devlet üniversitesindeki öğrencilerle göstermelik dersler yaptıkları da bilinmektedir. Kampus içerisindeki özel kantinlerin fahiş fiyatları ve öğrencilere verilen öğrenci kartlarının bazı bankalar ile anlaşmalı olması da eğitim meselesinin ticarileştiğini gösteren ufak örneklerdir. Bu ortamda öğrenciye müşteri gözüyle bakılmakta ve öğrenci piyasası oluşturulmaya çalışılmaktadır. Buna bir de öğrencilerin kalacakları ev, yurt ve kullanmaları gereken eşyalar eklenince işin boyutu büyümektedir.

“… Üniversitede yeterli imkânları olmadığını ileri süren öğretim kadrosu, özel okullarda saati 100-150-200 liraya ders okuturken yüksek fiyatlara eşya satan bir Mahmutpaşa esnafı kadar da utanç duymuyor.”[7]

Bir ülkede herkesin okuması zorunluymuş gibi kaynakların bu yönde sarf edilmesi pek önemliymiş gibi anlatılmaktadır. Hâlbuki herkesin okumak gibi bir zorunluluğu yoktur. Çünkü bu gidiş gençlerin yaratıcılıklarının görülmesine engeldir. Gençleri meslek sahibi yapmak gerekmektedir. Bugünkü sistem tekelci pazarlara eğitimli işgücü yetiştirmek üzere kurgulanmıştır. İnsanın emeği ile hür şekilde geçim tutması engellenmektedir. Yüksek eğitimli nüfus ile çöpe dokunmaktan utanan, balıkçı ve kasap ile aynı muhitte yaşamak istemeyen yeni bir burjuva sınıf mı oluşturulmak istenmektedir?

” … Hakkiyle okuyanlarla okuma dışındaki mesleklere kabiliyeti olanları da birbirinden ayırmalıyız. Her türlü çalışma tarzı, her meslek ahlaki ve insanidir, hepsine ihtiyaç vardır.”[8]

Eğitim meselesinde yapılması gerekenleri de Topçu’dan da faydalanarak şu şekilde sıralayabiliriz:

Öncelikle diğer her alanda olduğu gibi eğitim meselesinde de Batı taklitçiliğinden ve bağımlılığından kurtulmalıyız. Ülkemize özgü, öğrencilerimize yönelik, eğitim camiasındaki herkesin katkısıyla yeni bir eğitim sistemi ve müfredat programları hazırlanıp uygulanmalıdır. Öğrenciye faydası olmaya bilgilerin müfredattan çıkarılması sağlanmalıdır. Müfredat programlarının gereksiz şişirilmesinin önüne geçilmelidir.

Milli kültür ve tarihimize yönelik araştırmalar artırılmalı, eğitimde Batı’nın kitapları ve öğretilerinden önce tarihimizdeki modeller öğretilmelidir. Tarihten günümüze taşınacak model önerileri ile yeni ufuklar inşa edilmeli ve bu modellere yönelik araştırmalar eğitimin her kademesinde yapılmalıdır.

Eğitimde teknoloji kullanımının artması engellenmelidir. Daha fazla teknoloji daha az araştırmaya ve daha fazla tembelliğe neden olmaktadır. Bugün ilkokulda dahi teknolojiye bağımlı bir eğitim anlayışı yerleşmektedir. Teknoloji odaklı bir sistem yerine öğretmenlerimizin “hoca” olarak adlandırıldıkları örnekler oluşturmaları gerekmektedir. Teknolojinin insanı ezmesine fırsat verilmemelidir. İnsan öne çıkarılmalıdır. Eğitimde maddî değil manevî unsurların ağırlık kazanması şarttır.

Öğretmenlerinizin muallim, öğrencilerimizin talebe olarak yetişmelerini sağlayan bir eğitim sistemi inşa edilmelidir. Eğitimde rekabet ve imtihan korkuları giderilmelidir. Rekabete dayalı bir eğitim sistemi ancak küresel kapitalizme eleman yetiştirir. Eğitimde dayanışma ve işbirliğinin öne çıkarılması ve kolektif ruhun tekrar sağlanması gerekir.

Kentlere öğrenci yığan politikalardan vazgeçilmelidir. Eğitim ülkenin her tarafında hemen hemen aynı nitelikte verilmelidir. Kentlerde öğrenci stoku oluşturarak dönen piyasaya engel olunmalıdır. Öğrenciler müşteri olarak görülmemelidir.

İşsiz yetiştiren bir eğitim anlayışı değişmelidir. Bir eğitim sistemi mezun ettiği kişinin işsiz kalmasına neden oluyorsa eğitimin her kademesinde bir sorun vardır. Eğitimini tamamlayan bir kişinin eksikliğinden dolayı işsiz kaldığı iddia ediliyorsa nasıl mezun olduğu sorgulanmalıdır. Eğitimin, insanı meslek sahibi yapacak şekilde örgütlenmesi gerekmektedir.

İlkokuldan itibaren öğrencinin yeteneklerinin keşfedilmesi sağlanmalıdır. Öğrencinin becerileri hangi yöndeyse o yönde bir eğitim almasına önem verilmelidir. Meslek tercihi yapma yolunda öğrenciye yön ve bilinç verecek destekler sağlanmalı ve öğrenci hiçbir aşamada yalnız bırakılmamalıdır.

Toplumdaki en küçük birim olarak aile kurumunun ahlâk terbiyesi konusundaki rolünde geçmişe dönülmelidir. Günümüzde devletin “çözmeye” çalıştığı pek çok problem geçmişte ailenin ilgi alanına girmektedir. Modernizmin aile kurumunu dağıtması ile ailenin bu rolü devlete kalmıştır. Ancak ailenin ruh terbiyesindeki başarısı devlet eliyle gerçekleşememektedir.

Din kültürü dersleri, edebiyat, tarih ve felsefe derslerinin içinde anlatılmalıdır. Din kültüründe bazı dinî kaidelerin öğretilmesi dinin ruhunun geri planda kalmasına neden olmaktadır. Hâlbuki edebiyatımızda ve tarihimizde öyle örnek şahsiyetler ve olaylar vardır ki, bunların anlatılması ahlâki ilkelerin yerleşmesinde örnek olabilecektir.

Bunların yanı sıra sanat derslerine ağırlık verilmelidir. Unutulmamalıdır ki, yeni bir millet inşasında estetiğin önemi göz ardı edilemez.

Kaan Yiğenoğlu – akilvefikir.org

———————

[1] Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Davası, 2006, 5. Baskı, s. 23

[2] Topçu, a.g.e., s. 60

[3] Topçu, a.g.e., s. 72

[4] Topçu, a.g.e., s. 75

[5] Topçu, a.g.e., s. 83

[6] Topçu, a.g.e., s. 94-95

[7] Topçu, a.g.e., s. 148

[8] Topçu, a.g.e., s. 184

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s