Ali Bal / Emeği Geçen Yazarlar / Siyaset / Uluslararası Siyaset / Yorum-Analiz

Arap Baharı ve Suriye Kıyamı: Bize Siyasî İhtida Gerek!

köşe8-alibalABD’nin bölgedeki hesaplarını, dolayısıyla İran’ın reflekslerini bilen devletlûların, İran’ın -Rusya ve Çin’le birlikte- ne pahasına olursa olsun Suriye’nin arkasında duracağını, bu nedenle sıra Suriye’ye geldiğinde ABD’nin kıvırmaya başlayacağını bilmemeleri düşünülebilir mi?

Ümmet’in Zilleti başlıklı üçlemede çizmeye çalıştığımız perspektiften baktığımızda Suriye meselesi de gaflet ve dalalet zincirinin bir halkası olarak karşımızda durmaktadır. Her ne kadar Sovyetler Birliği dağıldı dense de, Sovyet Paktı varlığını gayrı resmi devam ettirmektedir. Sovyet Paktı’ndan ayrılan Asya Türkî devletleri ile Çeçenistan ve Dağıstan’da Rus yanlısı yönetimler iş başındadır. Bir istisna olarak İran, 79’daki devrimden önce ABD yanlısı bir çizgide idi. O dönemde İran, Türkiye ve Pakistan, ABD ile birlikte oluşturdukları ve adına CENTO dedikleri bir paktla Ortadoğu’da ABD’nin jandarmalığını yapmaktaydılar. 79’daki devrimle birlikte bu pakt çökmüş oldu.

Bu çöküşün yanı sıra Mısır’da Nasır devrimi ile birlikte Mısır, Suriye ve Irak -devrimin ardından da İran- üzerinden Moskova’ya uzanan siyasî hatta dikkat etmek gerekir. İran’da Humeyni devrimi, her ne kadar “Ne Doğu, ne Batı, ne ABD, ne Rusya” sloganı ile iki süper güç arasında tam bağımsız ve orta bir yol izlemeyi ilke edindiyse de, ABD ve Batı’nın İran’a uyguladığı ekonomik ambargo ve müttefiklerin İran devrimi karşısında oluşturdukları askeri tehdit, İran’ı bölgede kendine müttefikler aramaya sevk etti. İran’ın bulduğu müttefiklerden biri Suriye idi ve dolayısıyla Lübnan’da bu ittifakın bir uzantısı olarak Hizbullah ortaya çıktı.

Bu kutuplaşmada Türkiye, NATO üyesi olarak hep ABD’nin yanında yer aldı ki, bugün de aynı siyaseti takip etmektedir. Adına ‘Arap Baharı’ denilen devrimler zincirinin, küresel emperyalizmin projesi olduğu açıktır. Aksi takdirde küresel bir güç olan NATO’yu yeryüzünde barış ve adaletin sağlanması, demokrasi ve insan haklarının korunması için kurulmuş bir melekler ordusu olarak düşünmemiz gerekir. Örneğin Libya lideri Kaddafi’nin, NATO marifeti ile devrilmediğini kim söyleyebilir? Peki, NATO kendisini Allah rızası için insanlığa adamış bir hayır cemiyeti olarak mı tanımlamıştır? Aksine NATO, temiz akıl sahibi herkesin bildiği gibi küresel tağutî bir güçtür. Eğer Türkiye’nin NATO askeri paktına katıldığı 1952’den bu yana NATO’dan çıkmak ve “Ne ABD, ne AB, ne Rusya” şiarı ile Batı güdümünden kurtulmak için hiçbir çabası yoksa, Türkiye’de ABD, Asya İslam halkları nezdinde de Rus güdümünden nasıl kurtulunacağı konusu bir ülkü haline gelmemişse -ki maalesef gerçek budur-, İslam ümmeti, küresel küfrün/küresel istikbarın ayakları altında daha uzun bir süre ezilmeye ve sömürülmeye devam edecektir.

İslam halklarının kendi coğrafyalarındaki siyasî gelişmeleri ve sorunları bu bakış açısı ile değerlendirmeleri gerekir. Bu tarz bir yaklaşım, bizim dini doğru anlayıp anlamadığımızın da göstergesi olacaktır. Küresel Haçlı-Siyonist ittifakının İslam dünyası hakkında asırladır süre gelen politik hedeflerinin belkemiğini, ümmetin parçalanması oluşturmaktadır. Bu nedenle Hilafet’in kaldırılmasını, Haçlı-Siyonist projesi olarak değerlendirmek ve onun yeniden teşekkülünü bir ümmet ideali olarak benimsemek icap eder.

Batı’nın Ortadoğu’da asla istemediği ve hakkında kabuslar gördüğü en temel mesele, Ortadoğu İslam halklarının ortak inanç, tarih, kültür ve medeniyet temelinde bir pakt oluşturmalarıdır. Bu, Asya İslam halkları için de böyledir. Dolayısıyla Batı’nın, Asya İslam halkları konusundaki en büyük korkusu, İslam halklarının Asya içinde dahi olsa bir pakt kurma yoluna gitmeleridir. Ancak Asya İslam halkları, ölüm uykusunda oldukları için şimdilik fiiliyatta Rusya için böyle bir tehditten söz edilemez.

İran, Rusya ve Suriye paktına geri dönecek olursak, öncelikle Suriye ile ilgili olarak şu konunun açıklığa kavuşturulması gerekiyor: Suriye kıyamı, Arap Baharı’ndan ayrı düşünülemez. Arap Baharı’nın arkasında patron kimse, Suriye kıyamının arkasında da o var. Yani Siyonizm-ABD ve onun silahlı gücü NATO. ABD -her ne kadar başlangıçtaki hararetini yitirmiş görünüyorsa da- halen İran devrimini Ortadoğu’daki varlığı için bir tehdit olarak görmektedir. Üstelik bu tehdit sadece siyasî olmayıp güçlü bir ideolojik alt yapıya da sahiptir. Türkiye ve onun etkisindeki bölge ülkeleri, hangi mantıkla NATO müttefiki olabiliyorlarsa, İran da temsil ettiği İslam devriminden ileri gelen dürtü ile bölgede ABD tehdidine karşı Rusya’ya yaklaşma ihtiyacını duymaktadır. Bunu doğru bulduğumuz için söylemiyoruz, sadece kendisinin NATO’cu -ABD müttefiki- olmasını bin bir türlü yalan, yanlış ve saçma gerekçeye bağlayan bir mantığın, kendine bakmak yerine İran’ı Rusya’yla olan yakınlaşmasından ötürü kınamasındaki paradoksa dikkat çekmek istiyoruz.

Esed’e karşı ayaklanan muhalifler karşısında İran’ın ölüm pahasına da olsa Esed’in arkasında duracağını görememek için insanın kör olması gerekirdi. Kıyam boyunca Esed’in nasıl vahşi, barbar ve acımasız bir diktatör olduğu üzerinde duruldu. Esed, babasına göre daha liberal bir görüntü arz etse de, sonuçta babasının rejimine sadık ve bu rejimi devam ettiren bir liderdir. Bu sistem diktatörlükse ta baştan beri diktatörlüktü. Dolayısıyla Esed karşıtı ayaklanmanın, Arap Baharı’nın ve daha düne kadar hükümetle Suriye rejiminin arasında “sıfır sorun siyaseti” gereğince meltem rüzgârlarının estiği bir dönemin hemen arkasından başlamış olması, insanın aklına kaçınılmaz olarak “Günaydın! Esed’in diktatör olduğu şimdi mi aklınıza geldi?” sorusunu getirmektedir.

Tabii ki, işin gerçeği bunun birilerinin aklına şimdi gelmiş olması değildir. ABD, küresel ölçekli bir şeytan krallığıdır ve bölgede tağutluğunun gereği olan projelerini hayata geçirme çabasındadır. Türkiye de onun “stratejik ortağı” olarak ABD’nin bölge siyasetinin taşeronluğunu yapmaktadır. ABD’nin bölgedeki hesaplarını, dolayısıyla İran’ın reflekslerini bilen devletlûların, İran’ın -Rusya ve Çin’le birlikte- ne pahasına olursa olsun Suriye’nin arkasında duracağını, bu nedenle sıra Suriye’ye geldiğinde ABD’nin kıvırmaya başlayacağını bilmemeleri düşünülebilir mi?

Bu bakımdan öncelikle şunu söylemek zorundayız: İslam dünyasına her şeyden önce izzet gerekiyor. İslam dünyasını vücuda getiren halkların her şeyden önce saf ve hasbi bir imana hicret etmeleri gerekiyor. Bu imana dayalı olarak başlarındaki dünya-perest, Batı işbirlikçisi piyon yönetimlerden ve yöneticilerden kurtulmaları gerekiyor. Ancak bunu küresel egemenlere yaslanarak değil aksine hiçbir emperyal güce yaslanmadan, sadece Allah’a tevekkül ederek yapmaları gerekiyor.

Tam bu noktada meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için son derece hayatî bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Kur’an’ın amacı, barış ve adaletin hakim olduğu bir dünya var etmektir. Kur’an’ın indiği coğrafyada Araplar mustaz’af olarak yaşamaktaydılar, bir devlete sahip değildiler ve her biri diğerinden bağımsız kabileler halinde hayatlarını sürdürmekteydiler. Buna karşılık Batı’da Bizans İmparatorluğu, Doğu’da ise Sasaniler, bugünkü ABD ve Rusya gibiydiler. Yani o dönemde de dünya iki kutupluydu. Kur’an kıssaları içinde en çok öne çıkan kıssanın Firavun-Hz. Musa kıssası olduğunu göz önüne alırsak, Kur’an’ın, Hz. Resul’ün mücadelesi ile Hz. Musa kıssası arasında bir bağlantı kurduğu, aynı mantığın sonucu olarak Hz. Resul’ün mücadelesinin de Hz. Musa’nın mücadelesinin bir devamı olduğu açıktır. İşte bu süreçte biz, Hz. Resul’ün, dünyanın iki süper gücünden herhangi birine yaslanmadığını, “reel politik” maskesinin arkasına saklanıp bunlarla stratejik bir ortaklık içine girmediğini, bu bağlamda Hz. Resul’ün stratejisini belirleyen Kur’an ayetlerinin de bu minval üzere nazil olduğunu görüyoruz.

Sünnet, sarık sarmak, cübbe giymek, iki metre sakal uzatmak, her namazdan önce dişlerine misvak sürmek değil, Kur’an’ın işaret ettiği bu yolda istikamet üzere olmaktır. Bugün yaşananlar, bize hidayet/rehber olduğuna inandığımız Kur’an’ı yeniden siyasî bir okumaya tabi tutmamız gerektiğini orta koymaktadır. Kısacası siyasî ihtida gerekiyor bize. Yarın çok geç olmadan…

Ali Bal – akilvefikir.org

Reklamlar

One thought on “Arap Baharı ve Suriye Kıyamı: Bize Siyasî İhtida Gerek!

  1. Kardeşim, sözlerine dikkat et!
    “Sünnet, sarık sarmak, cübbe giymek, iki metre sakal uzatmak, her namazdan önce dişlerine misvak sürmek değil…” Demek sünneti küçük görmek hafife almaktır. Belki kastın bu olamayabilir. Ama senin gibiler sürekli bu sünnetleri küçümsüyorlar.

    Desen ki “Sünnet, sadece: sarık sarmak, cübbe giymek, iki metre sakal uzatmak, her namazdan önce dişlerine misvak sürmekle olmaz. Bunların yanında İslâmiyeti peygamberimiz gibi, her yönüyle yaşamak, sürekli cihat etmek, Kur’anı kerimi tam anlamak ve hayata tatbik etmek…. Katılırım. Yazılarına dikkat et… Sen kastetmesen de Sünnetle alay etmişsin!

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s