Atilla Fikri Ergun / Devlet Tartışması / Din / Felsefe-Düşünce / Yazarlar / Yorum-Analiz

Devlet ve Ulû’l-Emr

köşe0-atillafikriergunHz. Peygamber’in amacı bugün anlaşıldığı şekilde bir İslam Devleti -veya genel anlamda devlet- mi kurmaktı, yoksa ‘herkes için adalet’ ilkesinin sözde kalmadığı -aksine yürürlükte olduğu- bir Selam Yurdu mu vücuda getirmekti?

Siyasî teşekkül ve organizasyon olmaksızın adaleti ikame etmek, hukuk yoluyla hakları koruma altına almak, üretim ilişkilerini gereği gibi düzenlemek -veya değiştirmek-, ribaya dayanmayan adaletli bir iktisadî sistem oluşturmak, ideal bir içtimaî (sosyal) yapı meydana getirmek mümkün görünmemektedir.

Dolayısıyla siyasî teşekkül ve organizasyon kaçınılmaz bir zorunluluktur; gerek aklî gerekse naklî veriler bunun zorunluluğunu kesin bir biçimde doğrulamaktadır. Müslümanlar, aslî kaynakların yanı sıra kendi tarihî, felsefî, kültürel ve toplumsal tecrübelerinden de yararlanmak suretiyle söz konusu zorunluluğun gereğini yerine getirmek durumundadırlar.

Bir noktanın altını önemle çizmek gerekir ki, İslam söz konusu olduğunda, siyasî gücün, birtakım kişi ve grupların tekelinde olması düşünülemez. Aksine her türlü imtiyaz ortadan kalkar, işler ehliyet ve liyakat sahibi kişilere tevdi edilir ve halk, doğrudan bu organizasyondaki yerini alır. İslam’ın referans alındığı bir sistemde halk, güdülen değil, görevlendiren konumundadır; görevlendirdiklerini kontrol eder, gerektiğinde azleder ve sürece doğrudan katılır.

Medine bizim için bir modeldir. Vahiy yoluyla temel ilkeler vazedilmiş ve Hz. Peygamber bu ilkeler doğrultusunda bir örneklik ortaya koymuştur. Hz. Peygamber’in bu konuda ortaya koymuş olduğu örnekliğin en önemli yanı, iktidarı kişi ve grupların elinden alarak halk geneline yaymış olmasıdır. Bir başka ifadeyle Hz. Peygamber, kişi ve grupların iktidarına son vermiştir.

Sorulması gereken soru şudur: Hz. Peygamber’in amacı bugün anlaşıldığı şekilde bir İslam Devleti -veya genel anlamda devlet- mi kurmaktı, yoksa ‘herkes için adalet’ ilkesinin sözde kalmadığı -aksine yürürlükte olduğu- bir Selam Yurdu mu vücuda getirmekti? Şu kadarını söylemek gerekir ki, Medine’de ne Bizans ve Sasani İmparatorlukları gibi ne de bugün anladığımız şekliyle bir devlet yapılanması vardı. Keza kurumsallaşma sürecine karşın Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman -ilk altı yılı- ve Hz. Ali dönemlerinde de bu tür bir yapılanmadan söz etmek mümkün değildir.

Buna karşın İslamcılık düşüncesinin modern anlamda devlet fikrini sahiplendiği görülmektedir. Genel olarak Müslümanların bugün İslam Devleti’nden anladıkları şey dinî istibdattır, hâl-i hazırda zihinlere egemen olan tasavvur, Özgürlük Peygamberi değil, İstibdat Peygamberi’dir ve bunun kabul edilebilecek herhangi bir tarafı yoktur.

Elbette İslam, dört duvar arasına ve vicdanlara hapsedilemez, hayatın herhangi bir alanından dışlanamaz, bir başka ifadeyle kamusal alandan uzaklaştırılamaz. İslam, hayatın istisnasız her alanına müdahildir, bireysel hayatı düzenlediği gibi toplumsal yapıyı da düzenler. Dolayısıyla hayatın her alanında temel belirleyicidir. Ancak İslam, bu işlevini bugün anlaşıldığı şekilde devlet ve iktidar aygıtını kullanarak zor ve baskı yoluyla değil, manevî-ahlakî ilkeler temelinde şekillenen içtimaî sözleşme yoluyla yerine getirir. Hz. Peygamber’in Medine’de yaptığı budur.

Bu noktada Hilafet’e ilişkin bir-iki şey söylemek yerinde olacaktır. “Halife”, birinin yerine geçip onun yerini doldurana denir. “Hilafet” de başkası adına onun görevini üstlenmeyi ifade eder (Rağıp, el-Müdredat, H-l-f Md). “Halife” terimi, Kur’an’da insan için kullanılır; bugün anlaşıldığı şekliyle kurumsal anlamda bir hilafetten söz edilmez. Buna göre, insan yeryüzünün halifesidir. Sad Suresi’nin 26. ayetinde Hz. Davud’a şöyle denildiği ifade edilir: “Ey Davud! Biz seni yeryüzünde halife kıldık…” (Sad: 26). Bu ayette “Halife”, insanlar arasında adaleti sağlamak üzere kendinden öncekinin yerini dolduran kimseyi ifade eder. Nitekim bu, ayetin devamında açık bir biçimde ifade edilmektedir: “Öyleyse insanlar arasında Hak ile hüküm ver; hevaya uyma, sonra seni Allah’ın yolundan saptırır…” (Sad: 26).

Ancak burada “Halifelik”le bugün anlaşıldığı şekilde merkezî bir Hilafet kurumundan söz edilmemekte, Hz. Davud’a kendinden önceki peygamber(ler)in hidayetine tabi olmak ve insanlar arasında adaletle hüküm vermek üzere kendisine tevdi edilen görevi layıkıyla yerine getirmesi emredilmektedir. Kur’an’da İbrahim Ailesi’ne, Hz. Yusuf, Hz. Davut ve Hz. Süleyman’a mülk verildiği ifade edilmekte (İbrahim Ailesi, Nisâ: 54; Hz. Yusuf, Yusuf: 101; Hz. Davut, Sad: 20, Bakara: 251, Hz. Süleyman, Bakara: 101, Sad: 34-39) ve ilgili ayetler karşı delil olarak öne sürülmektedir.

Sözü edilen peygamberlere verilen mülk, onların kişisel iktidarı anlamına gelmediği gibi, tahakküm aracı anlamında devleti de ifade etmemektedir. Burada mülk, adaletin tesisi için kullanılan yetkidir. Mülk Allah’a aittir ve sözü edilen peygamberler, O’nun ailesinin (halkın) yararına olacak şekilde bu mülke nezaret eden kimselerdir.

“Halife” teriminin kurumsal anlamda kullanışı Hz. Peygamber’e isnat edilen bir hadise dayanır. Fakat aynı zamanda bu terimin kurumsal anlamdaki yaygın kullanılışı, Hz. Peygamber’in vefatından sonraki döneme rastlar. Söz konusu hadis şu şekildedir: “Benden sonra, benim Sünnet’imden ve Raşid Halîfeler’imin yolundan ayrılmayın” (Ebû Davud, Sünnet, 5; Tirmizî, İlim, 16; İbn-i Mace, Mukaddime, 6; Dârimî, Mukaddime, 16). “Raşid Halifeler” ifadesinden, Hz. Peygamber’in vefatından sonra onun yolunu sürdüren/sürdürecek olan kimseler anlaşılmalıdır ki, böylece söz konusu kimselerin ne tür bir görev üstlendikleri konusuna gelmiş bulunuyoruz.

Kur’an, Ulû’l-Emr’den söz eder. Hz. Peygamber’in vefatından sonraki dönemde -özellikle Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman -ilk altı yılı- ve Hz Ali dönemlerinde- Ulû’l-Emr, en-Nâs’ın (insanların) işlerini görmekle yükümlü olan kişilerdi. Söz konusu anlayış, Muaviye ile birlikte yerini Saltanat’a bırakmıştır. 8. Emevî Halifesi Ömer b. Abdulaziz (II. Ömer), kökleri Hz. Osman dönemine -ilk altı yıldan sonraki döneme- dayanan ve Muaviye ile birlikte egemen hale gelen bu anlayışı kırmış, ancak menfaatleri sarsıntıya uğrayan çıkar odakları tarafından zehirlenerek şehid edilmiştir.

İnsanların işlerini yürütebilmek ve adaleti sağlayabilmek için gerekli organizasyonların yapılmasının kaçınılmaz olduğunu söylemiştik. Bu nedenle halkın bu görevi üstlenecek insanları belirlemesi gerekir. Ancak işlerin kendilerine tevdi edildiği bu insanlar, hiç kimsenin amiri değil, aksine en-Nas’ın işlerini görmekle yükümlü olan memurlardır. Yani halkın memurları… Dolayısıyla sözü edilen kimseler halk üzerinde baskı unsuru oluşturan, “sürü”yü güden -ki, siyasetçiler toplumla “sürü”yü kast ederler- iktidar sahipleri değillerdi.

Ayetin ifadesiyle Ulû’l-Emr’in görevi, “insanlar arasında adaletle hükmetmek”tir (Nisâ: 58). Buraya dikkat etmek gerekiyor; insanlara hükmetmek değil, insanlar arasında adaletle hükmetmek… Şu halde Ulû’l-Emr, kayıtsız şartsız itaat edilmesi gereken bir makamı işgal etmeyecektir, aksine Ulû’l-Emr, halkın hizmetçiliğini üstlenmiş bir memur olacaktır. Ulû’l-Emr, özerk değildir, halkın denetimi altındadır. Ulû’l-Emr’e itaat (Nisâ: 59), meydana gelen anlaşmazlıklarda Ulû’l-Emr’in verdiği karara riayet etmek, can, mal, akıl, nesil ve din emniyetini, dolayısıyla inanç ve düşünce hürriyetini sağlamak üzere alınan kararlara uymak, bunun yanı sıra herhangi bir iş sırasında o işte ehil olan kimselerin iş bitene kadar diğerlerini belli noktalarda sevk ve idare etmesi ve bu durumda söz konusu organizasyonlara katılanların da görevlerini eksiksiz bir biçimde yerine getirmeleridir.

Örneğin bir duvar boyanacak ve bu işi beş kişi yapacak, bunların içinde boya işinde ehil olan kimse, iş bitene kadar diğerlerine işin inceliklerini de öğretmek kaydıyla onları sevk ve idare edecektir. Buna karşın onlar da ehil olan kimsenin gösterdiği şekilde görevlerini eksiksiz bir biçimde yerine getirmekle yükümlüdürler. Ancak iş bittiğinde ehil olan kimsenin de görevi bitmiş olur. Bunun gibi… Bunun dışında -genel olarak anlaşıldığı şekilde- insanın insanı yönetmesi “kula kulluk” dediğimiz şeyin ta kendisidir.

Bunun yanı sıra dış dünyada halkı temsil, müşterek amaç ve ihtiyaçlar için oluşturulması gereken ortak bütçeye katkı, saldırı karşısında ortak savunma (savaş) ve sosyal işleyişin sağlıklı biçimde devamı için gerekli organizasyonların yapılması, insanlar tarafından işlerin kendilerine tevdi edildiği Ulû’l-Emr’e aittir.

Ulû’l-Emr, gerekli organizasyonları halkın -klasik anlamda- amiri değil, memuru olarak yapar ve yaparken de bir bütün olarak halkın maslahatını gözetir. Halk da bir bütün halinde Şûra’ya katılır, görüş bildirir. Bunun dışında Ulû’l-Emr, Müslümanlara İslamî açıdan tavsiyelerde bulunabilir, diğerlerine ise İslam’a ilişkin inanç, düşünce, dünya görüşü, amel ve ibadetleri dayatamaz. Bir başka ifadeyle herkesin dini, düşüncesi, dünya görüşü ve yaşam felsefesi kendinedir.

Hak’tan-adaletten sapmadığı, ma’ruf’u emredip münkerden nehyettiği, dolayısıyla Allah’a isyan etmediği ve O’na isyanı emretmediği sürece Ulû’l-Emr’in, halkın memuru olarak ve onun gerçek anlamda maslahatını gözeterek aldığı kararlara uymak gerekir. Ancak bunun, pasifliğe varan klasik “itaat” anlayışıyla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Aksine bu, kesin birleştirici bir role sahiptir; böylece insanlar birlik-beraberlik içerisinde hareket eder, halk birbiriyle yardımlaşır ve işlerini dayanışma içerisinde yürütür.

Hukuk, adaletin yegâne teminatıdır, zira hukuk, hakları belirler, koruma altına alır ve sınırları tayin eder. İslam hukuku, servet ve iktidarın halkın geneline yayılmasını sağlayacak, yeni bir hâkim sınıfın ortaya çıkmasına engel teşkil edecek şekilde vazedilmiştir. Bu bakımdan yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, İslam söz konusu olduğunda, servet ve iktidardan kaynaklanan siyasî ve hukukî imtiyazlardan söz edilemez. Dolayısıyla Marksist teorinin aksine hukuk, İslam’da üst yapıyı değil, alt yapıyı oluşturur. Marksist teori, ancak insanların menfaat çatışmalarını çözüme kavuşturmak amacıyla hâkim sınıf tarafından belirlenen ve buna bağlı olarak hâkim sınıfı imtiyazlı kılan hukuk kurallarının yürürlükte olduğu toplumlar açısından geçerli olabilir.

Bu noktada özellikle belirtmek gerekir ki, İslam tarihinde zengin-fakir uçurumunun olabildiğince derinleştiği, servet ve iktidarın siyasî ve hukukî imtiyaza mesnet teşkil ettiği dönemleri, “hukukun devre dışı kaldığı dönemler” olarak anmak icap eder.

Ulû’l-Emr, kanun önünde herkesin eşitliğini, halkın temel ihtiyaçlarının eksiksiz bir biçimde karşılanmasını, dolayısıyla bireylerin manevî olduğu kadar maddî haklarının da emniyet altına alınmasını ve insanların yığdıkları değil, fakat kullanabildikleri mallarının mülkiyetini garanti etmelidir. Ulû’l-Emr’in en geniş anlamda görevi, hem hukukî hem de iktisadî yönden adaleti sağlamak, halkın maddî-manevî her alandaki çıkarlarını gözetmek, yetimleri ve kimsesizleri korumak, ülkeyi yabancı saldırılarına karşı savunmak üzere gerekli organizasyonları yapmak, içtimaî birlik ve beraberliği temin etmek, hayatın her alanında fitne ve fesadın önünü kesmektir.

Had cezalarını gerektiren suçlar, bir bütün halinde topluma yönelik karşı bir saldırı olarak görülür ve beş temel suçtan herhangi birini (cinayet, hırsızlık, fuhuş, iftira ve fesat çıkarma) işleyenlere ceza-i müeyyide uygulanır. Bu bakımdan hadler, can, mal, akıl, nesil ve din emniyetinin sağlanmasına yöneliktir.

Ulû’l-Emr, kamunun malını kendi malı olarak göremez ve kendi mevcudiyetini de baskı ve hegemonya aracı haline getiremez, kamu malları üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunamaz ve toplumun malî kaynaklarını israf edemez. Şeriat, kendi malını israf eden kimselerin dahi harcama yetkisini elinden almaktadır. Hal böyle iken halkın amiri değil memuru olan, kamunun malını korumakla görevli bulunan ve bu bakımdan bir nevi işçi konumundaki Ulûl-Emr’in kafasına göre harcama veya dağıtma yetkisi yoktur.

Bu noktada “Devlet malı-Kamu malı” ayrımının yanlış olduğunu belirtmek gerekir, zira “Devlet malı” olarak nitelendirilen şeylerin tümü aslında kamu malıdır. Örneğin dağlar, sahiller, ormanlar, kişilere ait olmayan ölü araziler, köprüler, hastaneler, okullar, limanlar, devlet daireleri ve buralardaki tüm eşyalar gibi. Dolayısıyla Ulû’l-Emr’in tüccar veya işletmeci zihniyetiyle hareket etmesi ve zaten kamuya ait olan malları kamuya ücretli hale getirerek, deyim yerindeyse halkın sırtından gelir elde etmesi söz konusu olamaz. Ancak birtakım arazi, bina, tesis ve malların kiraya verilerek kamu yararına gelir elde edilmesi mümkündür. Ulû’l-Emr, bu şekilde elde edilen geliri adil bir biçimde bölüştürmekle yükümlüdür.

Bir başka önemli konu, bireysel hak ve özgürlüklerdir. Ulû’l-Emr, toplumu meydana getiren tüm unsurların can, mal, akıl, nesil ve din emniyetini sağlamanın yanı sıra yine toplumu meydana getiren muhtelif unsurların inanç ve düşünce hürriyetini, dillerini serbestçe konuşabilmelerini, kültürlerini yaşatabilmelerini, inanç ve düşüncelerini her alanda rahatça ifade edebilmelerini sağlamakla görevlidir.

Aynı şekilde mirasın varisler arasında Şeriat’ın hükümlerine uygun bir biçimde taksim edilmesi ve ihtiyaç duyulan muhtelif muamelelerin adalet esasları doğrultusunda yapılması sağlanmalıdır; zira insanlar, ihtiyaç duydukları, Şâri’ tarafından yasaklanmamış olan muameleleri yapma hakkına sahiptirler.

Bütün bunların gerçekleş(tirilebil)mesi için, öncelikle halkın işlerini ehliyet ve liyakat sahibi kimselere tevdi etmesi, Ulû’l-Emr’in de kendisine tevdi edilen göreve dünyada emanet, ahirette ise rezillik ve pişmanlık gözüyle bakması gerekmektedir(1). Allah, bu emaneti hakkıyla alan ve layıkıyla ifa edenlerin mükâfatlarını elbette zayi etmeyecektir.

İslam’ın amacı tahakküm etmek değil, adaleti sağlamak, servet ve iktidar temerküzünden kaynaklanan sınıf farklılıklarını ortadan kaldırmak, zenginle fakiri, işverenle işçiyi, ezenle ezileni, hâkimle mahkûmu aynı değerler etrafında toplayarak onları birbirinin arkadaşı, kardeşi ve ortağı haline getirmektir. Bundan ötesi istibdattır, zulümdür.

Atilla Fikri Ergun – akilvefikir.org

———————–

1- Müslim, İmâret, 16

Reklamlar

5 thoughts on “Devlet ve Ulû’l-Emr

  1. Yazınıza çizdiğiniz genel çerçeve itibar ile katılıyorum.Ancak müsaadenizle (yazınızla ilgili değil) konu ile ilgili lehte ve aleyhte okuduğum yazılarda karşılaştığım ve üzerinde spekülasyon yapılan bir iki hususa dikkat çekmek istiyorum.İslami devlet deyince bakıyorum illa da İslam adına insanlar üzerinde ”tahakküm” de bulunan bir sistem anlaşılmaktadır.En çok ta devlet İslam’la ilgili olarak ele alındığında bazı insanlar ve çevreler nezdinde devlet sanki tahakkümle eş anlamlı bir kavram gibi yansıtılmaya çalışılmaktadır.Demokratik devlet,laik devlet,sosyalist devlet,kemalist devlet derken devlet tahakkümle eş anlamlı olarak anlaşılmıyor.İslam devletine gelince birtakım çevreler tahakküm,tahakküm diye yaygarayı basıyorlar.Bu insanlar İslam tarihinde adaletin erini bulmadığı zamanlara bir tepki olarak böyle düşünmüşlerdir diye anlamaya çalışıyorum.Ama o zaman da bu dünyada zulüm ve haksızlığı İslam adına devlet olanlar mı yapıyor?Diğerleri huri melek mi diye düşünmekten kendimi alamıyorum.İslam adına ortaya çıkan yönetimler kendi tarihlerinde ne zulüm yapmışlarsa yukarda saydığım devlet şekilleri son yüz yıllık dönemde İslam tarihinin tümü buyunca olandan daha fazla zulüm yapmışlardır.Ama nasılsa bir laik devlete,sosyalist devlete,kemalist devlete bu kavramları devlete karıştırmayın.Yoksa tahakküm ortaya çıkar demiyor kimse nasılsa.Algı operasyonu denilen şey bu olsa gerek.Ben burada Müslüman zihne karşı ad konulmamış bir psikolojik harekat yürütüldüğü kanaatindeyim.Biz Türkiye İslami hareketi olarak yıllarca İslami devleti savunduk.Bunun iki nedeni vardı.Birincisi nispeten de olsa hukuken de olsa bir şekilde İslam devletini temsil eden hilafetin kaldırılması ile Müslümanlar kendilerini bir boşlukta hissettiler doğal olarak.Kaybettikleri devleti yeniden elde etmenin doğal yolu takdir edileceği üzere bu konuda zihinlerin yeniden inşa edilmesi idi.Onun için Cumhuriyetten bu yana İslamcılar devlet fikri konusunda ağırlığı bu konuda zihinlerin yeniden inşaasına ve bu boşluğun doldurulmasına verdiler.Ve bu bağlamda ”Dicle kenarında kapsa bir kurt bir koyunu,yarın sorar adli ilahi Ömer’den onu ” esprisini hayata geçirmekti amaçları.Ama sonradan gelenler işi ihale kapma,kamu malını yağmalamaya dönüştürdüler.Yukarda dediğim gibi bu bizim devlet fikrimizi bağlamazdı.Devam edeceğim inş.

    Beğen

  2. Türkiye’de en çok konuşulduğu halde az çalışılmış, üzerinde en az düşünülmüş ve hatta tartışılmış bir konu: Devlet.

    Orasından burasından tartışılırken çoğunlukla da sloganik olarak gündemleşen bir konu bu. Müslümanlar arasında siyaset bilimi üzerine uzmanlarımız yok. Ekonomik sahada da olmadığı gibi. Tek tük çıkan sosyologlarımızsa batılı sosyolojik kanun ve ilkeleri İslam’danmış gibi tekrarlayanlardan oluşuyor.

    Bir vesile gündeme gelen devlet konusu detaylarıyla işlenmeli. Her açıdan değerlendirmeye tabi tutulmalı. Atilla’nın yazısını bir giriş olarak düşünebilir, gündemden kaybedilen konuya değini cesaretini kutlayabiliriz bu nedenle.

    Konuyu zenginleştirmeye açmadan önce üzerinde anlaşmamız gereken temel hususlar var:

    1-Akıl konusu. Akıl, kendi başına bağımsız, kendiliğinden hüküm verebilir bir varlık mıdır? İslam dinine göre tanımlanan akılla, Müslümanlarında hemen hemen benimsediği şekliyle modern dünyada kabul görmüş akıl arasında uçurum vardır. Öncelikle üzerinde anlaşacağımız aklın tanımı olmalıdır. Çünkü neyi tartışırsak tartışalım, neye hükmedeceksek hükmedelim, işin esası gelip buraya dayanacak.

    2-Her akıl düşünür, değer üretirken kendini çevreleyen sosyal ve kültürel hayattan etkilenir. Günümüz modern dünyada, yaşanıp durulan pratik hayatta hangi akıl “salim” düşünebilir, ön yargılardan salim durabilir? Kuran ve sünnetin otoritesi biz Müslümanlar için her konuda ve her alanda belirleyicidir, tarihin hiç bir dönemi ve mekanında üretilmiş olan kültür, model bizi bağlayıcı değildir ancak referans noktasında aydınlatıcı olabilir diyenlerimizin aklıyla, bu günkü çağın, dünyanın ve şartlarının pratiğinden etkilenerek demokratik, faşist, marksist, liberal, ulusal değerleri Müslümanlık sananlarımızın aklı birdir ve aynı yerde buluşur diyebilir miyiz?

    3-Bu bağlamda, mevcut devlet anlayışı ve uygulaması genel geçer her toplumda kabul görmüş, genellikle de yapılan seçimlerle ahalinin rızası alınmış durumdadır. Bu devlet anlayışının ve yapısının eleştirilen tarafları asla değil detaylara ait olduğu bilinmektedir. Son örneğini Türkiye devletinde cumhurbaşkanı seçilirken, ne söylediğinin dahi farkında olmadan “cumhurun başını” seçtiğini söyleyerek Kemalist-ulusal bir devletin meşruiyetini savunan Müslüman aklının devlet anlayışı ortadadır. Burada devleti değil, Müslüman olmanın ne demek olduğunu konuşmalı sanki.

    4-Devlet konusu tartışılırken mevcut devletin niteliğini, fonksiyonunu ve meşruiyetini tartışmak başka bir şey, ki buradan başka bir devlet önerisine gidilir, mevcut devleti ıslah etmek ya da mevcuttan hareketle yeni bir öneri sunmak başka başka şeylerdir.

    5-Dini telakki, dinin ne demek olduğu meselesi, modern dönemler boyunca sapkın kavrayışla malüldür. Müslümanlar da tipik Hristiyanlar gibi dini, teolojik kabuller, o kabullere dayalı ahlaki, adil ve erdemli davranışlar olarak anlamaktadır. Yani dünyevi hayat dediğimiz insan tanımı, o insanın varlık alemiyle ilişkiler dinin dışında tanımlanmaktadır. O nedenle sosyal örgütlenme, iktisadi işleyiş, mesleki faaliyetler, dinlence ve eğlence hayatı, sanat ve müzik dünyası ve nihayet politik iktidar yapısı dinden bağımsızdır.

    6-Modern hayat parçalı bir hayattır. Her parçanın ayrı otoritesi, ilkeleri ve düzeni vardır. Paganist bir hayat bu. Siyaseti ekonomiden ayrı, sosyal örgütlenmeyi sanattan ayrı, tatili mesleki faaliyetlerden ayrı düşünmek zorunda, bu parçaların her birini kendi değerleriyle yaşamak zorundasınız. Bu bakımdan hayat parçalanmışi insan parçalanmış, akıl parçalı düşünmek durumunda kalmıştır.

    7-İslamın temel kurgusu olan tevhidi, bir de böyle düşünelim şimdi. Tevhid, neyi “bir” leştirecek. Hangi “şirk”i reddedecek? Hayatın neresini, hangi alanını tevhidin dışında düşünebileceğiz? İktisadiyatı mı, siyaseti-devleti mi, sosyal örgütlenmeyi mi, sanatı-müziği mi, tatil-eğlenceyi mi, mesleki faaliyetleri mi vs, hangi alanı dinin dışına çıkartacağız? Böyle bir ayrımı yapma yetkisi kimdeymiş?

    8-Bana kalırsa Müslümanların aklı karışık. Salim değiller. Bu nedenle devleti konuşurken onun niteliğini, fonksiyonunu ve meşruiyetini konuşmak daha ehven. Devlet neden gereklidir sorusunu doğru cevaplayabilirsek, nasıllığı konusunu tartışabiliriz. Aslolan, hayatı parçalı mı total mi düşünmekte yatıyor. Total düşünüyorsak, krallığın dahi bence mahzuru yok derim! Mahzuru olduğunu kim söylüyor bize, demokratlar mı? Totaliter olmayı reddetmemizi kim istiyor, seküler paganistler mi? Dinin maneviyat, erdem, fazilet, adalet ve vicdan işi olduğunu olduğunu kim söylüyor bize, postuyla mostuyla modernler mi? Dinin egemenlerin yönettiklerini sömürme aracı olduğunu kim söylüyor bize, marksisler mi? dinin bir otoriter baskı aracı olduğunu, insanın özgürlüğünü engellediğini, tanrıyı egemen insan aklının icat ettiğini kim söylüyor bize, ateistler mi? Dini kurallarla, şeratle devlet yönetilmez, mezhebi düşmanlıklar ve iç savaşlar olur diyenler kim, kapitalist laikler mi? politik iktidar, ulus temelinde kurulmalıdır, ulus etnik-dil gurubu-kültür ortaklığına dayanır diyenler ve kapitalist ulusçuluğu övenler kim, ulusal din, ulusal mezhep, ulusal kimlk ğretenler mi?… Bunların haklı olduğunu, doğru olduğunu kim söylüyor? kendileri. Bunlardan farklı düşünürsek ne oluyor, kıyamet mi kopar? Bizi dine göre düşünmekten alakoyanlar el birliğiyle cehenneme yolluyor insanlığı, buna hakları var mı?

    9-Ben diyorum ki, evet, her itirazı göze alarak, Müslümanların karışık aklına ters geleceğini de bilerek diyorum ki: Müslüman toplum, sosyal sözleşme toplumu değildir. İtaat toplumudur. Biraz anlamaya çalışalım yeter.

    Beğen

  3. Hüseyin hocam!Affınıza sığınarak ben biraz farklı yaklaşacağım:Bizler Kur’an’ı referans alan insanlar olarak daha çok oraya odaklı olarak meseleye yaklaşırsak daha doğru yapmış olacağımz kanaatindeyim.Şöyle ki İslam toplumu hem sözleşme toplumudur.Hem de itaat toplumudur.Sözleşme toplumu olduğu ile ilgili delilim mümtehine suresi/12. ayettir.Burada Hz.Rasul kendisine biate gelen kadınlarla sizin de bildiğiniz belli şer’i şartlara uyacaklarına dair söz almış ve buna dayalı olarak onların biatlerini kabul etmiştir.Ama burada sonraki zamanlarla ilgili gözden kaçırılan bir fark,bu biatin zora değil,karşılıklı rızaya dayalı bir biat olmasıdır.Kadınlar bu biate zorlanmamışlardır.Zaten ayet sadece kadınlarla sınırlı değildir.Sebebi nüzul kadınlar olduğu içindir kadınların söz konusu olması.Yoksa hüküm umumidir ve kadın erkek mü’min olanların hepsini bağlar.Burada bu toplumun bir ilkel kabile toplumu olduğunu gözden uzak tutmamak gerekir.Henüz örflerden (ma’ruf) teşekkül eden şifahi kültür yazılı kültürden öndedir.Onun için ortada yazılı bir anayasa yoktur.Tabir caizse anayasa Kur’an’n bizatihi kendisidir.Medine Sözleşmesinde ise sözleşme yazıya dökülmüştür.Ama muayyen bir vade ile borç aldığınız zaman bunu yazın ve aranızda iki adil şahit te hazır bulunsun (Bakara/282) ayetini ayeti sadece borçla sınırlı tutmazsak en genel anlamda yazılı kültüre bir teşvik olarak ta alabiliriz.bu bizi modern zamanlardaki yazılı anayasa meselesi ile karşı karşıya getirir.Buradan itaat toplumuna gelelim.Dünden benim bu güne bıraktığım konu buydu.İtaat iyiye de kötüye de itaat olabilirken,laik kesimin kendilerine göre her zaman yaptıkları dini bağnazlığa indirgemek,itaati de bağnaz dinciliğe körü kürüne itaate indirgemek ve bu yolla akıllarınca hükümete karşı bir psikolojik operasyona girişme çabalarının sonucu itaat kavramı üzerinde çok kötü bir şöhret,bir algı oluştu.Bunda tabii İslami kesimin kendinden de kaynaklanan bazı haklı nedenler de var.Ona girmeyeceğim.Bu nedenle baz Müslümanlar da bu operasyondan etkilendiler ve itaat kavramına karşı onlardan da (benim haksız bulduğum) saldırılar gelmeye başladı.Oysa meselenin aslı şudur:İslam’da itaat vardır.Nisa/59’da Allah’a,rasûlüne ve sizden olan ulü’l emre itaat edin der.Ama bu itaat körü körüne bir itaat değildir.Bunları öncelikle bir ayırmak gerekir.Körü körüne itaatın üzerinden itaatın kendisini vurmak doğru olmaz.Teorik olarak/kavramların karıştırıldığı yerde ameli fesat ortaya çıkar.Kaldı ki Nisa/58’de itaat edilecek insanları o makama getirmek nasa (halk/ümmet) bırakılmıştır.Yoksa itaat makamı nasın rızası hilafına hiç kimse tarafından gasp edilemez, makama zorla el konulamaz.Bu konu ile ilgili delilim ise Nisa/58’dir.Bu ayette geçen emanet bilindiği gibi yönetim emanetidir ve nas bu emaneti ehline vermekle yükümlüdür.Yani itaat makamına gelenleri halk seçmekte ama seçtikten sonra da artık seçtiklerinin aldığı kararlara itaat etmek sorumluluğu vardır.Bunun bir tek istisnası vardır.Fitne zamanlarında şura teşkil etmek ve nasın rızasını alma imkanı olmadığından güçlü olan bir yapı gelir ve makama zorla el kor.Bu şartlarda nas kendi suçunu bildiği için zorla kapıdan içeri giren bu davetsiz misafirlere bir şey diyemez,kerhen de olsa rıza göstermek zorunda kalır.Aslı ve özü Cumhuri olan hilafetin dört halifeden sonra saltanata dönüşmesi tamamen değilse de kısmen bu şekilde yani ümmetin iç çelişkisi ile açıklanabilir.

    Beğen

  4. İtaat toplumu derken izaha neden gerek duymalı biliyorum. Çağımızın özgürleşmiş insanına, bireyselleşmiş ve özneleşmiş insanına “itaat” kelimesi kadar yabancı ve düşman bir kavram yoktur herhalde. Hafızalar o denli kötü hatıralarla yüklü ki, insan kendince haklı sebepler sıralayıverir hemen.

    Bu insan neden, kimden özgürleşti? Nereden, hangi makamdan, kurumdan “kazandı” özgürlüğünü de onlara karşı verdi özgürlük mücadelesini? Bu sorular doğru cevaplanmalı. Krallık ve monarşi, meşhurlaştırılmış kullanımla diktatörlük geliyor akıllara ilkin her nedense. Sosyal sözleşme toplumu buradan meşruiyet buluyor, diğerleri buradan dışlanıyor çünkü.

    Yalanların en büyüğü, en büyük yalancılara söyletilirmiş. Medya aydın okur ilişkisi, kamusal otorite sivillik ilişkisi, parlamento seçim ilişkisi, okullar öğrenci ilişkisi, sinema ve tiyatro seyirci ilişkisi, en büyük yalanların en çok yayılma merkezleri olabilir mi? Bu kurumlar ne zaman yenilendi, ilişkiler yeniden ve neden kuruldu? yeni durumda yenilenmesi gereken ihtiyaç hasıl olduğunda değil mi? O halde burjuva sınıfı kendi çıkarlarını korumak adına kurduğu “idari sistemi” haklı ve geçerli kılmak adına hem sponsoru olduğu yalancılar hem de ittifak kurduğu sınıflarla birlikte, ötekileri yani rakiplerini haksızca dışlatmış, abartılı şekilde düşmanlaştırmıştır.

    Aradan uzun zaman geçti. Ama bu gün itibarıyla gelinen ve doğru diye görülen nice şeylerin dünü çoğu kere yalanlarla süslüydü. Ne yapalım ki bu gün, dünden kuruldu ve detaylar unutuldu. Yalanlar kanıksandı, gerçek muamelesi görüyor. Bu gün fark edilmesi gereken şey belki de tüm olup bitenlerin dünyanın tümünde değil, bir yakasında gerçekleşmiş olduğudur. Buna rağmen bu da unutturuldu ve sanki tüm insanlığın tecrübesi bundan ibaret sanılıyor.

    Tarih neyi yazıyor? Antik Yunan’ı, Roma’yı, feodal dönemi, aydınlanmayı ve batı Avrupayı. Başka? Başka milletler yok, medeniyetler de yok. İdari sistemler ve ekonomik ilişkiler de öyle. Sınıfsal yapı, hegemon tutumu da öyle.

    Şimdi oryantalizmin etkisinde kalmış, kompleks altında kendine ve tarihine yabancılaşmış, oryantalist bilgiyi ve değerlendirmeyi tek hakmış, tek doğruymuşçasına artık kendi ülkelerinde yeniden üretenler dönemindeyiz. En kötü ihtimalle kendi tarihi, kültürü hatta dinine ait doğruları dahi o akla, o değerlere beğendirmek zorunluluğu duyuluyor. Bunu görmek çok önemli…

    İtaat konusuna buradan bakınca: İtaatin sınırları var. Allah bu sınırları çizmiş, resulü örnekleyerek göstermiştir. Toplumsal meselelerde “ya resulallah, bu söylediğin önüne ve arkasına geçemeyeceğimiz vahiy midir yoksa kendi kanaatiniz mi” diye soran sahabeyi düşünelim bir. Çarpıcı olsun diye yığınla örnek arasından Hz. Ömer’in, “ben yanlış yaparsam siz ne yaparsınız” sorusuna verilen “seni kılıçlarımızla doğrulturuz” diyen adam gibi adamları hatırlayalım. Kudretli Ömer’e verilen cevaba bakınız.

    İtaat ilişkisi, efendi kölelik ilişkisi değildir. Asla. İslam zaten insanları kölelikten kurtaran bir dindir. Unutmayalım ki gerçekte ve sadece köleler itaat ederler, her daim. Günümüz Müslümanları gibi diyelim. Oysa ben Müslümanım diyen bir insan, bir şeylere ve bir yerlere köle olmaktan çıkıp sadece Allah’a kul olan, asaleti ve izzeti kuşanan kişi değil miydi? Bu kişiyi değil Hz. Muhammed, değil Hz. Ömer, hiç bir yönetici, hiç bir komutan, hiç bir aristokrat veya bürokrat köle yapamaz. Yapıyorsa sorun efendilerde değil, köle olmayı normalleştirenlerdedir.

    Nitekim Muaviye ile başlayan ve hep devam eden duruma ne diyeceğiz? Hz. Ali bunun cevabını dosdoğru vermedi mi? Kendi çevresiyle düştükleri durumu diğer halifelerin durumu ile kıyaslarken sorulan bir soruya “onların yanında ben gibiler vardı, benim yanımda siz gibiler varsınız”. Hikaye bu. Gerçek olan da bu.

    Şimdi bu tip bir Müslüman elbette halifesine, emirine, yöneticisine, devletine itaat eder. Bunun itaat ettiği yönetici de kendisi gibidir, kendindendir. Bu itaat bir ibadettir. Kulluğun bir parçasıdır. Hiç bir şekilde gocunmaz. Dışarda durmaz. Çünkü bilir ki, İslamda yönetici dağlar kadar yükü omuzlamış, bir sürü sorumluluğu üstlenmiş biridir. O acınacak durumdadır! Nerede kaldı keyfince emredici, kendince buyurgan bir yönetici. Yapmaya kalksa bile kime yapacak bunu? Ancak ve ancak köleliği kabullenmiş olanlara değil mi?

    Şimdi lütfen dikkat: Yönetici olmak ile yönetilen olmak ayrımı, seküler bir ayrımdır. Gavur aklının bir ürünüdür. Kalbi bozukların işidir. Bu akıldakilerin kendileri üç kağıtçı olduğu için yöneticileri de üç kağıtçıdır. “Üç kağıtçılar birbirini iyi bildiği için sosyal sözleşme yaparlar”. “Anayasal garanti isterler”. “Hiç olmazsa deyi periyodik seçim isterler”. Başka garantileri yoktur çünkü. Farkı görebiliyor muyuz acaba?

    Geriye kaldı kurumsal yapı. Sistematik mesele. Bu anlatılanlardan sonra bu mekanizma, işin aslı değil detaylarıdır. Öyle ya da böyle çözülür gider. Maksat “iş” görmek olunca, o işin görüleceği araçlar üretilir.

    Beğen

  5. Sevgili Abime,

    Anlattıklarınıza katılmamak mümkün değil. Sadece bir iki detay vermek istiyorum.

    Siyasi sözleşme ile ticari-nikah-vasiyet-veraset-alacak verecek gibi sözleşmeler hem içerik hem de sonucu itibarıyla aynı hükme tabi değiller. Biatda, bizzat olmak, yazılı taahhüt gerekmiyor hatta vekalet dahi yeterli oluyorken sonuçları farklı bir sözleşmeden bahsediyoruz. Oysa diğerlerinde bizzat bulunmak, şahitli yazılı belgeye dayanmak esastır çünkü sonuçları da farklıdır. Birisi itikadı ilgilendirirken diğerleri fıkhi cezaları gerektiriyor.

    Medine menşe’li hadislerde üç kez mazeretsiz cumaya gelmeyenler için yapılan tehditler (şahitliği kabul edilmez, cenazesi kılınmaz gibi), bizi kabul etmeyeni biz de bizden kabul etmeyiz demekti. (bu konu şartlar değiştiği için bu gün tersine yorumlanabilir mesela) Oysa borçlu ölenlerin önce borcu ödeniyor ya da haksızlık edenler tazmine zorlanıyordu sadece.

    Yazılı kültür, aydınlanma ile tekçi ulus eğitimi ile geçilen fabrikasyon sürecin sonundadır. Sözlü kültürü aşağılayan da modernizmdir. Oysa daha önce neredeyse tüm insanlık sözlü kültüre tabii idi. Bu gün de yazılı kültür aşağılanıyor çünkü postmodernizm görsel kültüre geçti. Bunları değerlendirirken her birisini kendi dönemi ve şartlarında düşünmeli, birbiriyle kıyaslamamalıdır.

    Yazılı kültüre göre şartlanan kafalarımız bu gün kuran okurken gerçekte vahy okuduğunu düşünmüyor. Yazılı bir metin okuduğunu düşünerek yeni bir anlam arayışına gidiyor, değişik yöntemlerle tahliller yapıyor mesela. Aradaki farkı düşünmediği için de doğru sonuçlar çıkartmakta zorlanıyor.

    Burada önemli olan, bizim kendi tarihsel sürecimiz ve kültürel birikimimize göre değilde batılı tarihsel maceranın geldiği yerden düşündüğümüzü, onların ürettiklerini ve verili durumu doğru varsayarak kendi değerlerimizi onların değerlerine uygun hale getirmeye çabaladığımızın fark edilmemiş olmasıdır.

    Söz gelimi anayasal hak ve özgürlükler konusu. Bir anayasanın laik olma karakteri, ulus devlet inşasının anayasayla mümkünlüğü dikkate alınmadan Medine sözleşmesinin veya Kuranın anayasa olduğunu savunmaya kalkmamız gibi. Bize bir anayasa gerekli midir değil midir, gerekliyse içeriği-amacı ve hedefi nasıl olmalıdır, devlet ve vatandaş ilişkisi iki ayrı varlık olarak böyle mi kayda geçmelidir vs hiç düşünmeden taklitçilik yapıyor, kolayına kaçıyor, bir sürü hata yapıyoruz.

    Batıda devlet, halkın dışında ve üstünde bir güçtür. Kafasına estiğinde başına buyruk bir eşkiyadır. Ayrımcı bir otoritedir. Sınıfsal toplumsal bir yapının dengesidir. O nedenle insanlar kendini korumak için yazılı teminat ister. Oysa bizde nitelik olarak, varlık gerekçesi, fonksiyonel olarak böyle bir devlet anlayışı yoktur. Tarihteki kötü tecrübelerimizde dahi devlet bizde baba, onlarda azgın bir canavardır (leviathan)

    Batıda devlet Allah’dır. Doğumundan ölümüne insanın arada geçen her şeyine ama her şeyine karışır. Kontrol altında tutar, kayıt altına alır. Türkiye’nın vatandaşlık numarasıyla geldiği aşamayı böyle düşünün… Biz de yönettiklerinden bağımsız bir varlık olmadığı gibi öyle her şeye burnunu sokan bir devlet yoktur. Sadece toplumsal işlere ve kamusal alana karışır o da fesadı engellemek ve dini korumak içindir. Bu da varlık gerekçesi zira.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s