Devlet Tartışması / Din / Emeği Geçen Yazarlar / Felsefe-Düşünce / Lütfi Bergen / Yorum-Analiz

Devlet Fikri

köşe19-lütfi-bergenMüslümanlar toplumsal mücadelelerini, akidelerini “devlet” inşası için seferber etmekle mükellef değillerdir. Bu türden bir yorum, İslam’ın siyasi bir ideoloji olmadığını, dindarlığın “İslamcılık” şeklinde tasavvur edilmesi gerekmediğini de ortaya çıkarır.

Devlet fikri sağ sapma değildir. Nitekim insanlar arasında adaletin tesisi için, iktisadi ve sosyal ilişkilerin sağlanması için devlete ihtiyaç vardır. Devlet fikrini yok edemiyorsanız, onu yeniden anlamlandırmak konusunda bir adalet fikriniz var (olmalı) demektir. Bu konuya yine geleceğiz. Öncelikle “İslam’da devlet” konusunda belirlemeler yapmak gerekmektedir.

İslam’da devlet fikrinin varlığına dair bir delilimiz bulunmamaktadır. Önceki peygamberler içinde İshak oğullarının “devlet-krallık” inşa etmesi, halkın Allah’tan krallık talebine (duasına) Allah’ın icabet etmesi ile ilgilidir. Bu çizgi Hz. İsa (a.s) ile kırılmıştır. Hz. İsmail-Hz. Muhammed (a.s.v)’den gelen diğer Müslüman mecranın soylulaştırdığı “devlet” ya da “hilafet” kavramının ise “sünnet” vasfı bulunmamaktadır. Kısaca “devlet” fikri İslam’ın son peygamberinin sünneti içinde “bid’at” mesabesindedir. Hz. Peygamber’in (a.s.v) bir devlet inşa etmediğini, kurduğu toplumu “nübüvvet”le idare ettiğini ve peygamberliğin onun vefatıyla sona erdiğini yeniden ikrar edebiliriz.

Devlet tasavvuru Hz. Peygamber (a.s.v)’in sünneti gereği değil, insanların işlerini/ihtiyaçlarını karşılamaya matuf zaruret gereği ortaya çıkmıştır. Devlet, zaruretin ta kendisidir. Bu anlamda Hz. Peygamber (a.s.v)’in vefatı ile siyasi manada sahabelerle kıyamete yakın Müslümanlar arasında bir fark bulunmamaktadır. Hz. Peygamber (a.s.v) bir “hilafet sistemi” önermediği veya siyasi olarak bu türden bir işaret/beyan vermediği için “Hilafetin saltanata dönüşmesi” gibi bir tanımlama Müslümanları dinen ilgilendirmemektedir. Bu tür kavramsallaştırmalar tamamen kendi dönemi içinde ve o dönemin Müslüman toplulukları içinde anlam taşıyabilir. Gerçekte Hz. Ali’nin (r.a) dahi ilk “halife” seçiminde bulunmaması da meselenin dinî/itikadî bir boyutu olmadığını kanıtlamaktadır.

Dolayısıyla Müslümanlar toplumsal mücadelelerini, akidelerini “devlet” inşası için seferber etmekle mükellef değillerdir. Bu türden bir yorum, İslam’ın siyasi bir ideoloji olmadığını, dindarlığın “İslamcılık” şeklinde tasavvur edilmesi gerekmediğini de ortaya çıkarır. Hz. Peygamber (a.s.v) bir devlet başkanı kimliği taşımamıştır. Kurduğu “adalet toplumu”nun, “İslam toplumu”nun bir adı yoktur. Bir devlet inşa etmemesinin bariz delili de kendisinden sonra Müslüman toplumun nasıl yönetileceği hakkında işarette bulunmamasıdır. Hükümdarlığın peygamberlikten tamamen başka bir şey olduğu konusunda dünya insanının Hz. İsa (a.s)’dan beri hazırlandığını söyleyebiliriz. Din, Hz. İsa’nın nübüvveti ile beraber devlet (hükümdarlık) olmaktan çıkarılmıştır. Böylece hukuk/adalet/ahlâk değerlerinin yasadan farklı, yasaya göre “üst” bir alanda var olduğu gösterilmiştir. Nübüvvet; adaletin, yasaya bağlanamayacağını, bürokratik yargı mekanizmasına muhtaç bırakılamayacağını kanıtlamıştır.

Buna göre, ahlâkın dört sütununu (şecaat, hikmet, iffet, adalet) ayağa kaldıran nübüvvet, bunu içselleştirmiş, “toplumsal vicdan”la ikame etmiş ve adaletin icrasında “asker/inzibat/cezaevi/sabıkalı” gibi kavram katalogu oluşturmamıştır. Peygamber yalnız dine davet eden bir uyarıcı (nezir) olmak hasebiyle devlet kurmak endişesi ve hırsından müstağnidir. Bununla beraber peygamberlerin “imamet” özellikleri, onları toplumda lider/önder durumuna taşımaktadır. Ancak bu imamet’in “devletlu” bir hususiyeti bulunmamaktadır. Kur’an’ın “imam” olarak atadığı Hz. İbrahim’in (a.s) Müslüman toplumlar nezdinde konumu siyasi nitelikte değildir. Kur’an, Müslümanları, siyasî niteliği aşan bir adalet toplumu halinde yetiştirmektedir. Bu o kadar böyledir ki, Hz. İbrahim (a.s), iki oğlu ile bir devlet kurma (hanedan) fırsatı eline geçmiş iken eşi Hz. Hacer ve oğlu Hz. İsmail’i (a.s) çölün ortasında aç/susuz vaziyette Kâbe’nin yanına konuşlandırmıştır. Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. İsa, Hz. Muhammed (a.s.v) peygamberlerin halkları içindeki nüfuzu siyasi hükümdarlık değildir. Nitekim Resulullah, karşısında titremeye başlayan bir adama “Yavaş ol, çünkü ben ne bir kralım, ne de bir zorbayım. Ben Mekke’de kadid (kurutulmuş et) yiyen Kureyşli bir kadının oğluyum, fazla değil” diyerek devlet reisi sıfatıyla imamette bulunmadığını ikaz etmiştir.

Böyle bir görüş, Müslümanların âlimlerinin iktidar işleri ile meşguliyete tevessül etmemeleri açısından büyük bir gelenek inşa etmiştir. Selefî, Harici, Mutezilî, Şiî yaklaşımların “İslam-devlet-akide” tasavvurlarını kabul etmeyen farklı bir yaklaşım, hem üst/aşkın adalet teorisi üzerinden devleti eleştirecek bir sahaya çekilmiş, hem de iktidarın kendini “yönetici” saydığı bir vasatta “yönetilerek yöneten imamet”i inşa etmiştir. Ulema, “halkın huzur, dirlik, düzen ve helal geçimliğini sağlama mükellefiyeti”ni yöneticilere (devlete) bırakmış; buna karşın “halkın da sa’y edip, üretip, geçim tutup, kamu güvenliği için yöneticilere haraç/öşür vermesini” ahlâk kılan bir alana çekilmek suretiyle nüfuz (imamet) kazanmıştır. Ulema, sultanların acımasız tiranlara dönüştüğü tarihsel zamanlarda dahi “siyaset dışı imamet”in esaslarına sığınarak dinî önderliklerinden aldıkları kuvveti siyasî ihtiras için kaybetmemiştir. Sultanlığın mevkî ve servetini kullanmaktan feragat ederek sultanların iktidarı için tehdit olmaktan kendini koruyan ulema, manevî otorite kazanarak “imamet”in kendisine tahavvülünü başarmış ve sultanları adeta kendisinin memuru haline inkılab ettirmiştir. Ulemanın devlet fikrinden kendini uzaklaştırması bazı ilkeleri hayata geçirmesi ile mümkün olmuştu:

Devlet, “benim iktidarım” diyecek zümrelerin aleti değildir. Devlet fikri çoğu zaman, vatandaşlarının hamisi/hadimi olmayı, hukuk/adalet/vicdan ilkeleriyle başarmayı sağlayacak akılsallığın eksikliği ile sakatlanmıştır. Vatan-devlet ancak ahlâkî ilke ile anlamlandırılabilir. Bir ahlak ve adalet davasının vatanı, toplum varlığının kadın/çocuk/ihtiyarları değilse o davanın toprağı çoraktır.

1- Kimse kendi davasının yargıcı olamaz.

2- Bir hakkın kötüye kullanılmasını hukuk/vicdan/toplum himaye edemez.

3- Kimse kendi hakkından fazlasını talep edemez; kimse zararından fazlasını tazmin edemez.

4- Yasaca yasaklanmayan şeyde özgürlük vardır; özgürlük kural, yasak istisnadır.

5- Nerede hak varsa orada ödev-sorumluluk da vardır.

Haklar devletten önce vardır; kanuna saygıdan daha önemlisi haklara saygıdır. Hakka riayet kuvvetli ahlak demektir. Yasanın ihlali affedilebilir; adaletin/hakikatin ihlali affedilemez.

Lütfi Bergen – akilvefikir.org

Reklamlar

6 thoughts on “Devlet Fikri

  1. İngilizler Hindistan’ı işgal ettiğinde “sör” ünvanı verdiği Seyyid Ahmet için medrese bile açmıştı. Bakara süresindeki cihat ayetlerini “bilgi-tebliğ” olarak yorumlamasıyla meşhur olduydu. Mekke’deki hemşerileri Hz. Muhammed’e eziyet etmeselerdi o Medine’ye hicret etmeyecek, devlet kurmak zorunda kalmayacak gibi ilginç şeyler söylediydi…

    İngilizlerin derdi, Hindistan’ın işgaline Müslümanların direnmemesi, medeni İngilizlerle uzlaşmasıydı. Tıpkı Mevlana gibi, Moğol saldırılarına karşı çıkmayıp onlarla uzlaşı yaptığı gibi diyelim…

    Beğen

  2. Devlet dediğimiz olgu öncelikle insanın sosyal bir varlık olmasının sonucudur.Bazı görüşler devleti (doğası itibarı ile) illa da toplumun üzerinde bir güç olarak görme eğilimindedirler.Bunu anlamak mümkün değildir.Kurumsal açıdan devlet bir toplumun en üst düzeyde siyasal örğütlülüğüdür.Örgütlü yaşamak insan sosyalitesinin zorunlu bir sonucudur diyeceğim ama dikkat edersek hayvanlar alemi dahi kendi içinde örgütlüdürler.Arılar,karıncalar mesela bu örgütlülüğün Kur’an’da da ifade edilen en bariz örnekleridir.Devlet bu örgütlülüğün en üst aşamasıdır.Bu örgütlülükle toplum yığın,kitle,cemaat,kabile ve aşiret olmaktan çıkar.Bunların hepsinin üzerinde bir güç haline gelir.Devletin gerek kendi toplumu,gerekse başka toplumlar üzerinde bir sulta haline gelmesi devlet olmanın kendi ontolojisinden veya doğasından gelmez.Temsil ettiği toplumun örgütsel bir sonucu olduğu için toplum kötü ise devlet de kötüdür ve bu kötülük devlet denilen örgütlülüğün zamanla halktan kopmasıyle kaçınılmaz olarak halkın üzerinde bir sultaya dönüşmesi ile sonuçlanır.Hatta başka toplumların üzerinde.Kur’an’da Hz.Süleyman ve Hz.Davud örnekleri pozitif devlete,Firavun ve Nemrut örnekleri ise (Tağut isimlendirmesi ile) negatif devlete işaret eder.Firavun sistemi bir devlet sistemidir,bir rejimdir.Bir sulta,mazlumları ezen,zalim ve zorba bir şirk rejimidir.Hz.Musa önderliğindeki köleler/müstaz’aflarn hareketini Firavun rejimine karşı bir devrim hareketi olarak adlandırmaktadır Kur’an.”Biz de istiyorduk ki müstaz’aflara lutfedelim ve onları varisler kılalım” derken Allah Kur’an’da Firavun’a karşı ezilen kölelerin DEVRİM’inden bahsetmektedir.Devrimin arkasından devrimi yapan gücün kendisinin devlet olduğunu biliyoruz.Ancak insanlık başlangıcından ahir zamana doğru ahlaki anlamda bir tekamül sürecindedir ve insanlık henüz bu sürecin başlarındadır.O nedenle insanlık tarihinde çoğunlukla önceki sistemi devirenler iş başına geldiklerinde kendileri zulmetmişlerdir.Bu doğrudur.Ama dediğim gibi bu devletin ontolojisinden gelmez.İnsanın sorunudur.Yer yüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar savaş varsa ordu var demektir.Ordu varsa devlet var demektir.Hz.Peygamber kendisine teşri kılınan hadleri insanlara uyguladı ise had uygulamak öncelikle bir yargılamayı ve yargılama sonucu verilecek hükmü infaz edecek bir gücü gerektirir.Ayette ”bir de içinde sertlik bulunan demiri indirdik” demesi bundandır.Bu ayet kadim zamanlar için ok,kılıç,mızrak,zırh gibi şeyleri adaletin tesisinde bir vasıta saymaktadır.Bu gün için bu tank,top,tüfek vs.dir.Bunların adalet için indirildiğine işaret etmesi ayrıca Kur’an’ın güzelliği hanesine yazılmalıdır.Acaba devlet bu kadar kötü bir şeyse Türk atasözlerinde ”kerim devlet,devlet baba,ya devlet başa ya kuzgun leşe” gibi sözleri nereye koyacağız?Devleti olmayan her zaman devleti olanın tahakkümünde yaşar.İslam insanlığa şahitlik gibi evrensel bir misyon amaçlayan bir dindir.Bu şahitlik Müslümanların kendileri üzerinde kendilerinin dışında hiç bir sultayı kabul etmemelerini gerektirir.Patronluğunu Siyonizm’in yaptığı Küresel istikbar/Kapitalizm İslam’ın kendisi karşısında bir güç olmasını hiç bir zaman istemez.Onun için Müslümanlar arasında bir kara propaganda olarak İslam’ın bir devlet talebi olmadığı iddiasını yaymıştır.Onun için söylemek zorundayım ki böyle bir anlayışla bırakın küfrü ve istikbarı yenmeyi kendileri bu küresel egemenlerin kulları ve köleleri olurlar ancak.

    Beğen

  3. 2-
    Lütfi hocam, devlet fikrini eleştirirken “adalet, adalet toplumu” gibi ifadeleri postmodern döneme uygun olarak “değerden” ve “referanstan” bağımsız, nötr olarak kullanmış…

    Hz. İsa örneğinde yapılan değerlendirme bir garip: koca Roma imparatorluğu (Yahudiler bahanedir) ordusu, donanması olmayan bir adamdan ne diye korktu da “çarmıha germek” zorunda kaldı? Sebebi, sadece ahlaki öğreti daveti yaptığı için mi? Havariler neden can derdine düşüp kaçtılar o zaman? Hz. İsa ile bir çete kurdular da “kamusal düzeni” mi bozuyorlardı onlar?…

    Hz. Ali’nin Ben-i Saide’ye katılmamasının gerekçesi bambaşkayken ve illa da katılması gerekmiyorken, yazıdaki temada kullanılmış olması da bir garip!…

    Hz. Muhammed, neden hemşerileri tarafından dışlandı, eziyete maruz kaldı?.. Ne diyordu da Mekke aristokrasisi, Daru-n Nedve var gücüyle ona karşı çıktı?.. Daha Alak suresinde yapılan restleşme neyin nesiydi? (çağırsın nadiyesini, çağıralım zebanileri).. Ahalisinin malına, canına, namusuna mı göz diktiydi de ondan rahatsız olup daha risaletin 6. yılında onu öldürme kararı aldılar? (Boykot olayı)… Ya da Kureyş ne diye durduk yere ona mülk-krallık-güzel kadın-tabip teklifi yaptı?… Bir ahlak öğreticisine bunlar neden yapılsın ki? Her toplum böylesi adamı el üstünde tutmaz mı?

    Oysa Kureyş içinde “hanifler” vardı ve Kureyş onlardan hiç rahatsız değildi. Hz. Muhammedin farkı neydi ki, ona düşman muamelesi yaptılar?..

    Beğen

  4. 3-
    Sayın Hocam, yazınızdaki “alim” kavramını kullanışınıza da takıldım: Tarihi tecrübe içinde bir sınıfı ve mesleği ifade eden bu kavram, gerçekte yanlış kullanılmıyor mu? Kitap ehlindeki ruhbana, üniveristelerdeki öğretim görevlilerine denk düşen çağrışım, peygamber varisliğine uyar mı? ilk dönemlerde böyle bir tipoloji var mı? Geçimini devlet ya da başkalarının sağladığı, dolayısıyla bağımsız olamayanların, işi “ilim-bilim” üretmek olan (nasıl bir şeyse) bir sınıf hangi hakikatin yanında durabilecek ya da üretebilecektir? Bu tarz bizim geleneğimize ne zaman girdi? Bundan binyüzyıl önce hadis imiyle uğraşmak isteyenlere “geçimini kendi temin etmeyenler bu işle uğraşmasınlar” diyen “alimler” geleneğimize ne oldu? Ebu Hanife, Hasan El Basri çizgisi zamane iktidarlarıyla cedelleşirken diğer çizgideki gelenek neden meşrulaştı?

    Beğen

  5. Devlet olgusunun mensubiyetten ve kronolojik süreçlerden mülhem ihtiyaç-yorum evrilişi dolayısıyla farklı algılanılmasını hesaba katmadan değerlendirmek, sorunlu sonuçlara ulaşılmasına sebep olmaktadır. Devlet fikri zaman içinde geçirdiği değişimler sebebiyle farklılaşan anlam alanı ve sair sebepler yeni kelimeleri doğurmuş ve batı dillerinde alabildiğine zengin devlet olgusunun karşılıkları oluşmuş ve kullanılmıştır. Bu sadece sembollerin farklılaşmasından ibaret değildir. Olgunun kendisi de alabildiğine farklılaşmaktadır.

    Mahiyeti ve amaçları konusunda farklılıklar olsa da aslında ihtiyaç oluşundan ve hep var oluşundan bahsedilen bir olgu bu; bazı ideolojik yorumlamalar hariç tabii.

    Devlete devlet (State) demenin tarihiyle sınırlı bu olguyu düşünüp; sonra peygamber zamanında “state” aramak bulamayınca şaşırmış gibi yapıp — demek peygamberin hedefleri arasında değilmiş ! demek doğru değil. Hele hele nübüvveti evresel olarak amaçları farklılaşan, Hz. İsa’dan bu tarafa peygamberlikte vazife değişimi olduğunu vehmetmenin sıkıntılı değerlendirmeler olduğunu söylemek gerekir.

    Beğen

  6. Tasavvuf tasavvuruyla yazılmış bir yazı. Nûr Sûresi 55. âyet ne diyor ki? Gerçek şu ki, İslâm Devleti olmadığında, ortada doğru düzgün bir İslâm da olmaz. Müslümanlar maskara olur. Şu anda olduğu gibi.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s