Ali Bal / Din / Emeği Geçen Yazarlar

Hacc ve Kurban (2): Tağuta Karşı

köşe8-alibalYeryüzünün tağutî güçleri ve sistemleriyle savaşmak bedel ister. Bu bedel ise mal ve candır. Zira dünya istikbarının bertaraf edilmesi ve mağlubiyete uğratılması ancak Mü’minlerin başta kendi canlarını, mallarını ve evlatlarını bu uğurda feda etmeleri ile mümkündür. Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail’i rüyasında kurban ettiğini görmesi, bu anlamı/mesajı içerir.

Hz İsmail’in Kurban Olarak Adanmasındaki Hikmet

Hz. İsmail’in kurban olarak adanması yazının birinci bölümde anlattıklarımızla doğrudan ilişkilidir. Kur’an kıssalarının amacı, bize nostalji yaşatma amacını taşımıyor. Kur’an’da anlatılan tüm kıssalar gibi bu kıssa da, yeryüzünde barış ve adaletin hâkim olduğu bir dünya sistemi inşa etme konusunda insanlığın gözünü açma ve ufkunu genişletme amacı taşıyor. Ancak görülen o ki, mesajın esas anlamına ulaşmak şöyle dursun, kıssalar, insanlar tarafından birer kutsal efsaneye dönüştürülmüş, kıssalarda adı geçen şahsiyetler de birer aziz mertebesine yükseltilmek suretiyle birer mistik tatmin ve tapınç aracı haline getirilmişlerdir.

Kur’an açısından bakıldığında şirkin özünde dünya-perestlik vardır. Bugün söz konusu kıssa etrafında Hz. İbrahim ve Hz. İsmail azizleştirilmişler, Kâbe de ilahi/kutsal bir mekâna dönüştürülmüştür. Bunların haccın gerçek amacı ile hiçbir alakası yoktur. Kâbe’nin yer aldığı coğrafya günümüzde dünyanın tağutî-istikbarî güçleriyle işbirliği yapan, hain ve münafık Suudî rejiminin tahakkümünde ise ve Müslümanlar, bunun hesabını sormak yerine, yanık ilahiler eşliğinde, Suudî rejimi gibi hain ve münafık rejimler tarafından yönetilen İslam beldelerinden gelerek tavaflarını yapıp hac ibadetlerini yerine getirmiş olmanın vicdanî rahatlığıyla ülkelerine dönüyorlarsa, gerçekte hac yapmamışlar demektir. Zira Kâbe, Kur’an’ın ifadesiyle dünya küfrüne (tağutlara, Karunlara ve Bel’amlara) karşı bir kıyam merkezidir; mistik tatmin merkezi değil.

Kur’an’da şöyle buyrulur:

“(Allah’a) ortak koşanlar, nefislerinin küfrünü göre göre Allah’ın mescitlerini imar edemezler. Onların yaptıkları işler boşa çıkmıştır ve onlar ateşte süresiz kalaklardır. Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlar imar ederler. İşte onların doğru yolu bulanlardan olacakları umulur.” (Tevbe, 17-18)

“Allah, Kâbe’yi, o saygı değer beldeyi, insanlar için kıyam yeri kıldı. O saygı değer ayı, kurbanı, tasmalı kurbanlıkları da (böyle yaptı) ki, Allah’ın göklerde ve yerde olanları bildiğini, Allah’ın her şeyi bilici olduğunu anlayasınız.” (Maide, 97).

Tağutî Suud rejiminin Kâbe üzerinde herhangi bir velayet hakkı bulunmamaktadır:

“Ey müşrikler! Siz, hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ı imar etmeyi, Allah’a ve ahiret gününe inanan ve Allah yolunda cihad edenler(in eylemleri) ile bir mi tuttunuz? Bunlar, Allah katında bir olmaz. Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” (Tevbe, 19)

Yeryüzünün tağutî güçleri ve sistemleriyle savaşmak bedel ister. Bu bedel ise mal ve candır. Zira dünya istikbarının bertaraf edilmesi ve mağlubiyete uğratılması ancak Mü’minlerin başta kendi canlarını, mallarını ve evlatlarını bu uğurda feda etmeleri ile mümkündür. Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail’i rüyasında kurban ettiğini görmesi, bu anlamı/mesajı içerir. Kur’an’ı dikkatle okuyan biri için Hz. İsmail’in kurban edilmesi ile “Mallarınız ve evlatlarınız sizin için fitnedir” (Teğabün, 15) ayeti arasındaki anlam bağlantısını görmemek mümkün değildir. Kurban emriyle Hz. İsmail canından, Hz. İbrahim de bir baba olarak evladından yana sınava tabi tutulmuşlardır. Nitekim başka bir ayette aynı minval üzere “Hiç şüphesiz Allah, cennet karşılığında Mü’minlerden mallarını ve canlarını satın almak ister” (Tevbe, 111) buyrulmaktadır. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail, tereddütsüz teslim oldular. Hz. İbrahim, rüyada aldığı mesaja tereddütsüz teslim olmuş, rüyasını oğlu Hz. İsmail’e açtığında o da “Babacığım, sana emredilen şeyi yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın” demişti (Saffat, 102). Dolayısıyla ikisinin de teslimiyeti kusursuz bir teslimiyetti.

Malum, kesilen kurbanların fiziksel açıdan kusursuz olması gerekir; çünkü bununla Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’in kusursuz teslimiyeti, kıyamete kadar canlı, taze, diri tutulmak istenmiştir. “Bunu (bu kusursuz teslimiyeti) İbrahim oğullarına vasiyet etti.” (Bakara, 131-132). Söz konusu teslimiyet, en genel anlamda din olarak İslam’a teslimiyeti ifade eder. Nitekim bu ayete ve daha genel çerçevede Kur’an’da Hz. İbrahim’le ilgili bu doğrultudaki Kur’an anlatımlarına kendi bütünlükleri içerisinde baktığımızda, İslam dininin İbrahimî mirası saptırmadan kendi zamanına taşıdığı iddiası vardır.

“Rabbi ona ‘teslim ol’ dediğinde o, ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum’ demişti.” (Bakara, 131)

“Sonunda ikisi de Allah’ın emrine teslim oldular; onu alnı üzerine yatırdı, biz de ona ‘Ey İbrahim! Gerçekten sen rüyayı doğruladın, şüphesiz biz ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz’ diye seslendik. Doğrusu bu apaçık bir imtihandı. Ve ona büyük bir kurbanı fidye olarak verdik. Sonra gelenler arasında ona (hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık.” (Saffat, 103-107).

Yani, onların hatırasını sonra gelenler arasında hayırlı ve şerefli bir miras olarak bıraktık… Kur’an’da, “Ey iman edenler! Allah ve Resul’ü size hayat verecek şeylere sizi davet ettiğinde ona icabet ediniz” (Tevbe, 24) buyrulmaktadır. Dinin içini boşaltıp mesajın özünde yatan anlamı yok ettiğimizde, insanlara hayat verecek olan kıssaları efsanelere, ibadetleri de içi boş ritüellere dönüştürdüğümüzde, dinin hayat verici, besleyici damarlarını kesmiş oluyoruz. Böyle bir dinin insanlığa vadettiği şeyleri hayata geçirmesi elbette mümkün değildir.

Hz. İbrahim-Hz. İsmail kıssası ve onunla sıkı bir bütünlük arz eden Kur’an ayetleri apaçık ortada iken, bu kıssayı dönemin pagan toplumlarında yaygın olan tanrılar için insan kurban etme geleneğine son verme gayesi ile açıklamak, günah ve vebali son derece ağır, indirgemeci bir yaklaşımdır. Zira bu indirgemeci yaklaşım, anlatmaya çalıştığımız evrensel insanlık ülküsünün göz ardı edilmesi anlamına geliyor. Tevbe Suresi’nin 24. Ayetinde sözü edilen “hayat veren şeyler”, özelde evrensel insanlık ülküsünü, genelde ise dinin tümünü ifade eder.

Bu evrensel insanlık ülküsünün “hayat” şeklinde ifade edilmesinin iki boyutu bulunmaktadır: Birincisi, Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail, başarıyla verdikleri bu sınavla -inşa ettikleri Kâbe ve onun temsil ettiği anlamı da göz önünde bulundurmak gerekir- yeryüzünde barış ve adaletin tesisi yolunda adeta bir otoban, bir Cadde-i Kübra açmışlardır. “İbrahim bu dini oğullarına vasiyet etti”, yani kendinden sonraki kuşaklara bu geleneği miras bıraktı. Dünya barışı artık bu yoldan gerçekleşecektir. Bu, dünyevi anlamda hayattır. Mü’minler için ahireti kazanmak, ancak bu yolda Allah Resulünü kendilerine şahit edinmeleri ve onun rehberliğinde insanlığa şahitlik etmeleriyle mümkündür (bkz. Bakara, 143).

İkincisi, Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’le ilgili ayetler, Yahudi ve Hıristiyanları da ilgilendirmektedir. Onlar, kurban adanan oğlun Hz. İsmail değil Hz. İshak olduğu inancındadırlar. Merak edenler, Şibli’nin telif ettiği, Ömer Rıza Doğrul’un tercüme edip O. Z. Molla Mehmedoğlu tarafından sadeleştirilmiş olan Asr-ı Saadet isimli esere bakabilirler. Mesele, Yahudi ve Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında temel bir akaidi/teolojik meseledir. Onlar bu yolla Hz. Resul’ün risaletinin bâtıllığını ispatlama çabası içindedirler. Kur’an ise bu ayetlerle onların iddialarını çürütme amacını taşımaktadır. Dolayısıyla bu konuda haksız olan, yeryüzündeki ifsadın, süregelen zulmün ve savaşların ya aslî faili/müsebbibi veya sorumlusu olacaktır.

Doğru proje Müslümanların ellerinde, ne yazık ki, bu projeden haberleri olmadığı için onlar da süregelen savaşların dolaylı müsebbibi veya bu savaşlarda asıl fail olan küresel istikbarın piyonları durumundadırlar. Dahası savaş bir marifet olmayıp insanlığın utancıdır. Savaş ancak bir zulmü ve fitneyi defetmek amacı ile yapılır. Oysa bugünkü savaşları yapanlar, bu savaşların çıkar savaşları olduğunu kendileri itiraf etmektedirler. Dinî yapılar ise yeryüzünün bu acı gerçeğine sırtlarını dönmüş, kilisede ayin yönetmekle veya tekkede zikir çekmekle meşguldürler. Oysa onlar, dünyanın bu haline itiraz etmekle ve müdahil olmakla emrolunmuşlardı.

Dört kitaba göre yeryüzü zenginliklerini sömürme, yağma ve talan amacı ile savaş yapmak haramdır. Halkların birbirleri üzerinde egemenlik kurmak amacı ile yaptıkları savaşlar da öyle. Hayvanlar âleminde olduğu gibi, yaşamak için savaşmak zorunda olmak kabilinden insanlığın iradesini aşan bir kader yoktur. Diğer yandan günümüz insanının din tasavvurunda dinin özünü oluşturan bu savaş karşıtı muhteva maalesef hak ettiği yeri bulmuş değildir. Bu bağlamda İslam ve Hıristiyan halkları emperyalist paylaşım savaşlarına karşı ortak bir irade ortaya koyabildikleri takdirde dinlerini doğru anlamışlar demektir. Dünyanın geri kalan kısmı ise bu konuda semavî dinlerin rehberliğini beklemektedir. Dolayısıyla dünyanın geri kalan kısmının günahı vebali de semavî dinlere iman edenlerin boynunadır. Burası gerek akaid, gerekse dünya barışı açısından üzerinde önemle durulması gereken bir noktadır. Zira Yahudi ve Hıristiyan âlemi ne kadar akaidi tahrifatlar içerisinde olsalar da, onların ellerindeki kitaplardan da barışın ipuçlarını yakalamak mümkündür. Yeter ki samimi olsunlar. Ne var ki, Kitap dışı menkulatla ellerindeki kitabın örtülmüş olması, yaşanan dinle Kitap’taki din arasındaki çelişki, onlar için de söz konusudur.

İslam, Hacc ve Savaş

Hz. Resul’ün, Veda Hutbesi’nde, “Sakın benden sonra eski sapıklıklarınıza dönerek birbirinizin boynunu vurmayın” uyarısı, aslında hac ve Kâbe’nin temsil ettiği anlamla sıkı sıkıya bağlantılı bir uyarı idi. Fakat Resul’ün vefatından yaklaşık otuz yıl kadar sonra ortaya çıkan iç çatışmalar, onu takip eden yıllar ve aradan geçen yüzyıllar göstermiş oldu ki, İslam ümmeti de barışın egemen olduğu bir dünya düzeni kuramamıştır. Muhakkak ki, Batı uygarlığı ile İslam tarih ve medeniyetini adil bir şekilde karşılaştırdığımızda, İslam tarihinin bütünün bu konuda mahkûm etmek haksızlık olur. Fakat kalıcı bir barışın sağlanamadığı da muhakkaktır. Maalesef bir kültür olarak ölmek de öldürmek de bir verem, bir kanser illeti gibi insanın mizacında o kadar kahredici bir şekilde yer etmiştir ki, insan öldürmek bu kültürde sinek öldürmek kadar sıradan bir iş haline gelmiştir. Cemel ve Sıffin savaşlarında yaşanan trajedi budur. Bu savaşları anlatan İslam tarihi kaynaklarında savaşan tarafların birbirlerini Kur’an’la sorgulayıp yargıladıkları, itham ettikleri görülmemektedir. Tam da bu konularla ilgili olduğu halde Hucurat Suresi 9-10. Ayetlerle Şura Suresi 38. Ayetin bu olaylarda adı bile geçmemektedir. Hucurat Suresi 9-10. Ayetler, Mü’minlerden iki taraf vuruştuğunda üçüncü tarafın araya girip savaşı önlemesi, kim saldırmakta ısrar ederse hep beraber saldıran tarafın üstüne gidilmesi ile, Şura Suresi 38. Ayet ise, sorunların meşveret ve şura yoluyla çözülmesi ile ilgilidir.

Bu savaşlarda -tarihten bize gelen bilgiler doğruysa- bu ayetler hiç söz konusu edilmemiştir. Hazretler için savaş sanki çocuk oyuncağı gibi… Savaşı önlemek için diplomatik görüşmeler olur, hitabelerde savaşın Mü’minlere yakışmayacağı üzerinde durulur, konuyla ilgili Kur’an ayetleri, Hz. Resul’den nakledilen rivayetler okunur; bunların hiç birisi yok. Bu, tarihte de böyle olmuş, bugün de böyle olmakta.

Risalet geleneğinin Hz. Resul’den önceki dönemine baktığımızda, sorunun, sürecin ta başına kadar uzanan bir geçmişinin olduğu görülür. Allah’ın resulleri, insanlığa bu fani dünyanın geçici çıkarları için, asabiyet/ırk için, başkalarının topraklarını ele geçirmek için, halkları kul/köle haline getirmek için, ekonomik çıkarlar için, yeryüzü zenginliklerini yağmalayıp ekonomik ve siyasi hegemonya kurmak için vs. savaşmanın yanlış olduğunu, insan onuruna yakışmadığını öğretme gayreti içinde olmuşlardır. Bu bağlamda Tevrat’ta yer alan ve On Emir adı verilen -Kur’an tarafından da onaylanan- emirler arasında “Öldürmeyeceksin” emri yer almaktadır. Bu emir (elbette diğerleri de) dört kitabın (Kur’an dışındaki diğer üçü her ne kadar tahrifata uğramışsa da, şu anki halleriyle dahi) ortak paydasıdır. Fakat bu esasların bu kitapları temsil eden ümmetlerin icraatlarına aynı şekilde yansımadığı acı bir gerçektir.

Tam bu noktada konunun hacla bağlantısına gelecek olursak, hac, bizim bu dünyanın geçici menfaatleri için savaş yapmamak konusunda bilincimizi ne kadar geliştiriyorsa, azmimizi ne kadar güçlendiriyorsa, aynı oranda anlamına uygun olarak ifa edilmiş demektir. Eğer bir yandan haclar yapılıyor, bir yandan da İslam coğrafyasında ümmet yeryüzünün şeytanî  güçleriyle iş tutmaktan geri durmuyor ve onların ifsatları sonucu İslam coğrafyasında su gibi kan akıyorsa, bu haccın Allah katında hiçbir anlam ve değerinin olmadığını söylemek zorundayız. Telbiye (Lebbeyk, Allahumme Lebbeyk), “Allah’ın emirlerine teslim olun” çağrısına “Teslim olduk, emret ey göklerin ve yerin Rabbi olan Allah’ımız!” şeklinde verilen cevabı ifade eder. Kurban, bu yolda Mü’minin başta kendi canını, sonra malını ve evladını gerektiğinde feda etmekten çekinmeyeceğini temsil eder. Hac bu bilinçle yapıldı ise gerçek anlamda hacdır, değilse yapılanın hacla ilgisi yoktur.

Ali Bal – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s