Ali Bal / Din / Emeği Geçen Yazarlar

Hacc ve Kurban (1): Baba, Ev ve Aile

köşe8-alibalİslam’ın kurban bayramı diye hacdan ayrı bir bayramı yoktur. Bizim kurban bayramı diye kutladığımız bayramın, kurban bayramı değil hacc bayramı olması gerekiyor. Yani kurban ibadeti ile yapılan asıl vurgu haccadır. Hacca gidemeyen Müslümanların kestikleri kurbanlar, bu büyük ve evrensel bayramın (hac bayramının) coşkusuna bulundukları yerden katılma eylemidir. 

“Kendi nefsini aşağılık kılandan başka kim İbrahim’in dininden yüz çevirir? Rabbi ona ‘Teslim ol!’ dediğinde, ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum’ demişti. Bunu İbrahim, oğullarına vasiyet etti. Yakup da ‘Oğullarım! Şüphesiz Allah size bu dini seçti, siz de (ancak) Müslümanlar olarak can verin’ (diyerek o da aynı dini oğullarına vasiyet etti).” (Bakara, 131-133)

Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve inayeti ile bir kurban bayramını daha idrak etmek üzereyiz, hamd-ü senalar olsun. Ancak şu soruyu sormamız lazım: Bu bayramı gerçekten özünde taşıdığı anlamın bilincinde olarak mı idrak ediyoruz? İşte bu yazı, ümmeti bu hayatî konuyu bir kez daha gözden geçirmeye davet amacı ile yazıldı. Eğer bu bayram özünde doğru anlaşılsaydı, İslam coğrafyası, hatta tüm insanlık müspet manada bugünkü olduğu yerden çok farklı bir yerde olacaktı; zira risalet ve nübüvvet müessesesi, özünde tarihin ta başından beri barış ve adaletin hakim olduğu bir yeryüzü tasavvurunu insanlığa kazandırmayı gaye edinmiştir. İslam’daki hacc ve kurban ibadetleri bu bakımdan özünde çok derin anlamlar taşımaktadır. Fakat İslam coğrafyasının bugünkü durumu, ümmetin bu dini ne kadar doğru anladığının da bir göstergesidir aynı zamanda. Buna geleceğiz. Şimdi önce kurban ve hacc ibadeti arasında yüz yılların ihmalkârlığı sonucu kaybedilen bağlantıyı irdelemeye çalışalım.

Çoğu insan kurban bayramında insanların kurban kestikleri aynı gün hacıların da hacda Mina’da kurban kestiklerini düşünmez, bunun nedenleri üzerinde durmaz. Dolayısıyla insanların zihinlerine kurbanın ayrı bir ibadet, haccın da ondan ayrı bir ibadet olduğu algısı yerleşmiştir. Bu algının düzeltilmesi ve kavramların yerli yerine oturtulabilmesi için öncelikle kurban bayramında İslam coğrafyasında kesilen kurbanların doğrudan hacla ilgili bir olay olduğu mutlak surette göz önüne alınmalıdır. Bu da bize kurbanı doğru anlamak için haccı doğru anlamanın gerekliliği gerçeğine götürür. Aksi takdirde kurbanın bir ibadet olmaktan çıkarak sıradan bir et bayramına veya et festivaline dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle şunu söylemek zorundayız: Dini yetkililerin hutbe, vaaz ve sair ortamlarda kurbanla ilgili yaptıkları açıklamalarda kurbanın hacla ilgisine asla değinmiyor olmaları ve Müslümanların zihinlerinde genel olarak hacla kurban arasında gözlenen bu kopukluk, İslam’ın dünyevi muhtevasının bizatihi o dine inananlarca boşaltılarak nasıl biçimselliğe indirgendiğini, muhtevadan yoksun içi boş ritüellerden ibaret hale getirildiğini göstermektedir.

Lafı dolaştırmadan -kestirmeden- söylemek gerekirse, İslam’ın kurban bayramı diye hacdan ayrı bir bayramı yoktur. Bizim kurban bayramı diye kutladığımız bayramın, kurban bayramı değil hacc bayramı olması gerekiyor. Yani kurban ibadeti ile yapılan asıl vurgu haccadır. Hacca gidemeyen Müslümanların kestikleri kurbanlar, bu büyük ve evrensel bayramın (hac bayramının) coşkusuna bulundukları yerden katılma eylemidir. Demek ki, kurban bayramı esasta hacla ilgilidir ve bütün mesele İslam teolojisinde haccın neden bu kadar önemli bir yer tuttuğuna gelip dayanmaktadır.

***

Çoğu insan Kâbe, Mekke ve Medine’nin öneminin Allah katındaki kutsiyetlerinden kaynaklandığını sanır. Hacc ziyaretinden dönen hacıların “O mübarek yerleri gören oralara doyamaz, bir giden bir daha, bir daha gitmek ister” dediklerini çokça duymuşuzdur. Oysa bütün dünya, gökler ve yer Allah tarafından yaratılmıştır ve bunların hepsi kutsiyet açısından Allah katında birdir. Kâbe’nin de bu anlamda Allah katında ayrı bir kutsiyeti yoktur. Meseleye bu bağlamda baktığımızda insanların Kâbe’ye bakışlarının çoğunlukla bir türbe kutsiyeti seviyesinde olduğunu görürüz. Türbelerin nasıl bir kutsiyeti yoksa bu anlamda Kâbe’nin de bir kutsiyeti yoktur. Fakat anlamı vardır. İşte bütün mesele budur. Bunu anlamak için Kur’an’ın dini insanlara anlatmaya neden Habil ve Kabil meselesinden başladığı üzerinde durulmalıdır. Bu satırların yazarı, Kur’an okumalarında bu meselenin büyük oranda gözden kaçırıldığı kanaatindedir. Zaten büyük çoğunluğumuzun Arapça bilmediği halde Kur’an’ı Arapça orijinalinden ve sadece hatim amacı ile okuyor olması büyük bir handikap, buna ek olarak Arapça bilenlerin at gözlüklerini çıkarmadan Kur’an okuyor olmaları ise daha büyük bir handikap. İşte bu yazı bu konuyu irdeleme amacı güdüyor.

Elbette bu yazıda analitik bir yaklaşımla “hacc” kelimesinin kökenine girmeyeceğim; zira yazının amacı itibariyle buna gerek yok. Bunun yerine doğrudan Kâbe’nin ifade ettiği anlam üzerinde yoğunlaşmak daha doğru olacaktır.

Bakara Suresi’nin 125. Ayetinde Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

“Hani Ev’i (Kâbe’yi) insanlar için bir toplanma ve güvenlik yeri kılmıştık. İbrahim’in makamını namazgâh edinin, İbrahim ve İsmail’e de ‘evimi tavaf edenler, itikafa çekilenler, rükû ve secde edenler için temizleyin’ diye ahit verdik.”

Cenab-ı Hak Kâbe için neden ‘evim’ demektedir? Daha yaygın bir kullanım alanı olan “Beytullah” kelimesi, burada “ya” zamirinin açılımı olan “Allah” kelimesinin, “Beyt” kelimesinin arkasına getirilmesi ile ortaya çıkmıştır ve “Allah’ın Evi” anlamına gelmektedir. Ortalama Müslüman zihninde namaz, oruç ve hacc ile cennet, cehennem, ahiret arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Kur’an, ikisinin arasına barış ve adaleti koyar. Namaz, oruç ve hacc, barış ve adaletin tüm yeryüzüne hakim kılınmasında öncülük edecek kâmil insanı ruhen ve ahlaken hazırlamak üzere emredilmiş ibadetlerdir.

Yeryüzünde barış ve adaletin hakim olması, Müslümanların zihinlerinde bu konunun başlı başına doğru şekilde tasavvur edilmesi ve Müslümanların bu doğrultuda evrensel bir politik bakışa sahip olmaları ile mümkündür. O zaman Müslümanlar kendi coğrafyalarında politik anlamda dünya küfrünün piyonları olarak zelil bir halde yaşamaktan kurtulacakları gibi, bunun ötesinde dünya siyasetinin motor gücü olacaklardır. Bu bakımdan Müslümanların, politik olarak dünya küfrünün yörüngesinden çıkarak kendi politik eksenlerini inşa edecek bir İslam tasavvuruna sahip olmadıkları sürece namaz, oruç ve haclarının da Allah katında bir değer ve anlam ifade etmeyeceğini bilmeleri gerekiyor. Bu da tamamen ve başlı başına konu üzerinde zihinsel anlamda politik bir odaklanma ve tekevvün meselesidir. İslam âleminde maalesef bu anlamda çok büyük oranda zihinsel bir politik tekevvün boşluğu söz konusudur. Ben buna ‘fetih düşüncesi’ diyorum. Batı modernitesi, modern çağda ulus-devlet fikri ile Müslüman tasavvurunu Misak-ı Milli’cilik ve ulusçuluk gibi dar kalıplar içine hapsedip fetih ruhunu öldürürken, emperyal anlamda bir istilacılıktan geri durmamıştır.

Allah’ın Evi

“Allah’ın Evi/Beytullah” kelimesindeki “Ev/Beyt”, barış ve adaletin hakim olduğu bir dünya sisteminin şifresi mahiyetindedir. Haccı -daha geniş çerçevede bir bütün olarak dini- doğru anlamak, barış ve adaletin hakim olduğu bir dünya düzeninin tesisi vs. hepsi bu şifrenin çözümü ile alakalıdır. Şifrenin çözümünde anahtar cümle Fatiha Suresi’ndeki “El-hamdu lillahi Rabbi’l-Âlemin” ayetidir. Bu ayeti de “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik” (Enbiya, 107) ayetiyle birlikte düşünmek gerekir. Her iki ayette de anahtar kelime “âlemîn” kelimesidir. Bu kelime “âlem” kelimesinin çoğulu olup yeryüzünün tüm milletlerini ifade eder. Rabb, kadim dilde “öğretmen, efendi, baba” gibi anlamlar ifade eder. “Rabbu’l-Âlemîn”, yani “Âlemlerin Rabbi” derken Rabbi mecazen “Baba” anlamında alırsak, buradan dünyanın bütün milletlerini tek bir aile kabul eden bir düşünceye, aynı zamanda teolojik bir manaya ulaşırız. Burada Allah için “Baba” ifadesinin kullanılmasını garipseyenler, Allah’ın kendisine “ev”i nasıl yakıştırdığına bakmalıdırlar. Tabii ki, burada “ev” de mecazdır. Kelimeler arasındaki anlam bağlantılarını dikkate alan Kur’an okumaları az olduğu gibi, bunun bir uzantısı olarak mecaz da hiç mi hiç dikkate alınmamaktadır.

Allah’ı ‘Âlemlerin Rabbi’, elçisini ise ‘âlemlere rahmet’ olarak tanımlayan bir teoloji açısından Kâbe (Ev/Beyt), tüm yeryüzünü ve evin mecazi babası olarak Allahu Teala’nın vahdaniyetini temsil eder (bkz. Kureyş Suresi: “Öyleyse -başka ilahlara değil- ancak ve ancak bu evin Rabbine ibadet/kulluk etsinler”). Bir topluluğun tek bir babası varsa, bu, o topluluğun tek bir aile, yani kardeş olduğunu ifade eder. Dolayısıyla Rab ile “âlemler” arasındaki bu bağlantıya dikkat etmek gerekir ki, mesele doğru anlaşılabilsin. Bu bilinçle yapılmayan bir hacc, Kur’an’da anlatılan hacc değildir. İnsanlık yeryüzüne milletler halinde yayılmıştır. Geleneksel İslam terminolojisinde millet, din ve ümmet aynı anlamda kullanılmıştır. Ancak Kur’an’da hem aynı anlamda hem de aynı zamanda etnik, yani ırkî ve dilsel aidiyeti de kapsayacak anlamda kullanılmıştır:

“Dillerinizin ve renklerinizin ayrı ayrı olması onun ayetlerindendir.” (Rum, 22).

Ne var ki, insanlar arasındaki bu farklılık tarih boyunca sürüp gelen savaşların adeta eksenini oluşturmuştur. Kur’an bu eksene karşı “karşı eksen” olarak Âlemlerin Rabbi’ni koyar. Önceki bâtılın, sonraki ise Hakk’ın kutbunu temsil eder. Bâtıl insanlığı ırklarına, dillerine göre böler, parçalar, sınıflara ayırır, ezer, sömürür. Onun tabiatı budur. Hak ise insanı insaniyet noktasında ihya eder.

Bu yönüyle baktığımızda Kâbe, dünyanın tüm milletlerinin tek bir aile olarak tasavvur edildiği, dolayısıyla hepsinin eşitlik noktasında aynı hukuka tabi olduğunu öğreten bir okul durumundadır. Bu bağlamda Veda Hutbesi’ndeki “Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır, Arab’ın Arab olmayana takva ölçüsünden başka bir üstünlüğü yoktur” ifadeleri aynı gerçeği ifade eden Hucurat Suresi 13. ayetin Hz. Resul’ün dilinden bir tekrarı mahiyetinde olup bu okulun temsil ettiği misyonun bir özetini sunmaktadır.

“Ey insanlar! Gerçekten biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık ve birbirinizle muarefe etmeniz için (kültür ve medeniyet alanında birbirinizin ürettiklerinden yararlanmanız için) sizi halklar ve kabileler haline koyduk. Şüphesiz sizin Allah katında en üstün olanınız, takva bakımından en üstün olanınızdır.” (Hucurat,13).

Yani, insanların dillerinin ve renklerinin farklı olduğu gibi, kültür ve medeniyetteki kabiliyetleri de farklıdır, asıl amaç bu farklılığın ürettiği değerlerin zenginliğinden karşılıklı olarak birbirinizi yaralandırmak iken siz o farklılığı savaş nedeni haline getiriyorsunuz ve birbirinize hayat hakkı tanımıyorsunuz, demek istiyor.

İşte bu okuldan yetişen ümmet, bu hakikat çerçevesinde dünya milletlerine ırk ve renklerinden dolayı birbirleri arasında ayrımcılık yapmamayı, birbirlerinin hak ve hukuklarını çiğnememeyi öğretecektir. Sadece öğretmekle de kalmayacak, aynı zamanda dünyanın neresinde bir zulüm ve tecavüz varsa bunu hem fiilen hem de siyaseten engellemek üzere güçlü olacak. Bu gücü kendi içinde teşkil edecek, Hz. Süleyman ve Hz. Davut gibi.

Bu Kur’anî ve Nebevî anlayışın bir sonucu olarak Hz. Resul, Veda Hutbesi’nde “Bu günleriniz nasıl mukaddes günlerse, bu şehriniz -Mekke- nasıl mukaddes bir şehirse, mallarınız ve canlarınız da aynı şekilde mukaddestir ve her türlü tecavüzden menedilmiştir” buyurmaktadır. Bunlar anlaşıldığı zaman hacc anlaşılmış olacaktır. Dolayısıyla insanların yaptıkları hacc ve kestikleri kurbanlar o zaman Allah katında bir anlam ifade edecektir.

Kâbe ile ilgili bu anlatılanları şöyle özetleyebiliriz:

a) Kâbe, Allah’ın evidir. “Ev” burada mecazi bir anlam ifade etmekte olup bununla ne kast edildiğini belirtmeye çalıştık.

b) Allah, bütün insanların Rabbidir. Bu bağlamda Fatiha Suresi’nde geçen “Âlemlerin Rabbi” ifadesinin mevzu ile ilgili ehemmiyetine ve bu bağlamda ne anlama geldiğine işaret etmeye çalıştık.

c) Allah katında evin halkı bütün insanlıktır.

d) İslam ümmeti, putperestliğin bozduğu bu aile bütünlüğünü yeniden inşa etmenin öncü toplumudur.

Bu aile bütünlüğü temelinde küresel bir siyaset yeryüzünde hakim hale gelmedikçe ve dünya siyaseti bu temel üzerinde üretilmedikçe kula kulluk ve bu bağlamda fesat; emperyalist savaşlar, her türlü zulüm, haksızlık, adaletsizlik yeryüzünden eksik olmayacaktır. “Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din, yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın” (Tevbe, 39) vb. diğer cihadla ilgili ayetlerde öngörülen gaye, yeryüzünde putperestliğin bozduğu bu aile düzenini yeniden inşa etmek, böylece yeryüzünde hukukun, barış ve adaletin hakim olduğu bir düzen kurmaktır. “Ben sizin en yüce rabbinizim” (Naziat, 24; Bakara, 258) diyen Firavunların, Nemrutların ihdas etmiş olduğu sistemler bunun önündeki en büyük engeldir.

Ali Bal – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s