Hüseyin Alan / Yazarlar / Yorum-Analiz

Muhtevanın Yok Olması ya da Zihniyet Değişimi Üzerine

köşe18-hüseyin-alanMüslümanların bilgi üretecek sistem, yaşadıkları sosyal hayatta ihtiyaç duyacakları İslami bilgiler ve o bilgilerin nerede ve nasıl üretileceği gibi varlıklarıyla ilgili en temel sorunları tartışması bir yana, devletin verdiğini sandıkları kimi haklar dolayısıyla mutlu olmaları anlaşılır gibi değildir. Burada ilk söylenmesi gereken şudur: Mutlu olanlarımızın devlete dair bakış açıları kendilerini ele vermektedir.

Ülke Türkiye. Zaman 1950’li yılların başları. Mekân Osmaniye. Bir Müftü var, adı Mehmet Yazar. Oğlu Nihat Yazar’ı Mısır’a yollamış, dini eğitim almasını sağlamış.

Müftü, bir Cuma vaazında cemaatine, dini Kur’an okuyarak öğrenmelerini, öğrendiklerinin Allah’ın dini olmadığını, hurafelerden önemli olanları sayarak terk etmelerini vs. ister. Türkçe yazılmış bir iki tane meal olduğunu, onu temin edip okumalarını tavsiye eder. Bu arada oğlundan aldığı bilgilerle Türkiye’nin bir İslam ülkesi olmadığını, ailelerine ve çocuklarına dikkat etmeleri gerektiğini de söyler. Kemalist eğitim veren okullara ve derslere özellikle dikkat çeker.

Müftü, Cuma namazı çıkışı darp edilir, korkunç eziyetlere maruz kalır, linç edilir. Ve birkaç gün komada yattıktan sonra şehid olur. Rabbim ondan razı olucudur elbet.

Oğul Mehmet Yazar, can güvenliği tehlikesi yaşadığı, sürekli tehdit aldığı, ara sıra hırpalandığı halde bir süre daha Osmaniye’de kalır ve sonra İstanbul’a göçer. Osmaniye’de kaldığı sürece geceleri yaptığı toplantılarda, özellikle çocuklarını okullara göndermemelerini, o okulların Müslüman çocukları gâvurlaştırdığını anlatır hep.

50’li yıllar, ikinci dünya savaşı sonrasına tekabül ettiği için dünyanın pek çok ülkesi gibi Türkiye’de de faşist yönetimlerin sonu, demokratik yönetimlerin başlangıcını ifade eder. Dünya sisteminde İngiliz liderliğinin bitişi, Amerika liderliğinin de başlangıcıdır çünkü.

Türkiye, o gelişmeler doğrultusunda diktatörlük ve tek partili idareden yarı diktatörlük ve çok partili idareye geçmiştir. Dolayısıyla insanlar ilk kez dış ülkelere açılma, gidebilme fırsatı da bulur. Nihat Yazar gibi Anadolu’nun birçok yerinden gençler Arabistan’a giderler ve sahih dini öğrenerek ülkelerine dönerler. Döndükleri yerde gerek görevli gerek serbest çalışanlar olsun, Anadolu’da sahih bir dini akım başlatacaklardır. On yıllık bir zaman farkıyla Malatya’ya gelen Müftü Hatip Erzen de onlardan biridir. Rahmetli Said’lerin hocasıdır Erzen. Allah cümlesinden razı gelicidir elbet. O yıllarda İstanbul’da örtülü ödenekten geçinen gazeteci, yazar ve çizerler rağbet görmektedirler.

12 Eylül 1980 darbesiyle Türkiye, aynı Amerika liderliğinde laiklikten vazgeçecek, sekülerliğe yelken açacaktır. Bu, devletin modernleşme sürecinde dini dışlayan, dine karşı olma politikasından vazgeçip, dini içeri alma, dinden yardım alma, dini kullanma, devletin bekası ve âli menfaatleri için dini yeniden “formatlama” manasına gelmektedir. Tıpkı Osmanlı devletindeki uygulamada olduğu gibi.

Bugün AKP iktidarında, mevcut görece ileri demokratik siyasetle, diktatörlüğün ve militarist vesayetin tasfiyesi sürecini yaşıyoruz. Amerika’nın ve dünya sisteminin desteği ve yönlendirmesiyle post-modern de denen sürece intibakımız sağlanıyor. Bu nedenledir ki insan hak ve özgürlüklerinin anayasal güvenceye alınması, serbest pazar ekonomisine geçiş, kültürel grupların “kültürel” haklarının verilmesi ve daha niceleri bu değişimin sonuçlarıdır.

2014 eğitim-öğretim yılı başında, iktidardaki muhafazakâr bakanlar kurulu eliyle, orta öğretimde de kızların başörtülü olarak okuyabilecekleri yönünde karar alındı. Demokratik siyaset gereği çoğulculuk ilkesine dayanarak verilen bu özgürlük neye tekabül eder, iyi değerlendirilmelidir. Bunun yanında ve aynı zamanda Alevilik gibi diğer mezhebi çoğulculuğa ve diğer din sahiplerine tanınmayan özgürlükler de hatırlanmalı ki ne olduğu iyi kavranabilsin.

Kızların başı kapalı olarak eğitime katılmaları hakkına sahip kılınmaları bize neleri hatırlatır?

İlkin, Türkiye ulus-devletinin, kuruluş yıllarında kültürel ve kimliksel bileşim olarak Müslümanlık dinini din olarak benimsediğini, mezhep olarak Sünniliği, Sünnilikte de Hanefiliği tercih ettiğini yeniden hatırlatır. Devletin eğitim sisteminde kendi ideolojik kaygıları nedeniyle bu dinin, bu mezhebin ayrıcalıklı olduğunu belirtir. Dolayısıyla bireysel hak ve özgürlüklerden işine gelen kısmını uygulamaya koyduğunu, diğerlerini (ama şimdilik) görmezden geldiğini de söyler.

İkinci olarak, bu devletin eğitim-öğretim sistemini dayandırdığı değerler sistemini akıllara getirir. Devletin değerler sistemi, Kemalist milliyetçilik ve Kemalist inkılaplardır. Bundan vazgeçmiş de değildir. Dolayısıyla ister başı açık, ister başı kapalı olsun “genç vatandaşlar” okudukları okullarda Türkiye devletinin ideolojisini ve değerler sistemini öğrenecek, devletin takdir ettiği “din ve mezhep anlayışına” uygun insanlar olarak yetişeceklerdir. İmam hatip okulları ve diğer özel okulları da buna dâhil etmelidir.

Üçüncü olarak, kişisel hak ve özgürlükler bağlamında verilen başörtülü eğitim hakkı, geçen dönem okullarda okutulmasına karar verilen Kur’an ve Siyer dersleri dâhil, bu gelişmeler, eğitim sisteminden bağımsız olarak düşünülmemelidir. Devletin buna ihtiyacı vardır ve sistem kendi kontrolü altında olduğu için de kendi denetimindeki dini eğitim hakları yadırganmamalıdır.

Şimdi:

Müslümanların bilgi üretecek sistem, yaşadıkları sosyal hayatta ihtiyaç duyacakları İslami bilgiler ve o bilgilerin nerede ve nasıl üretileceği gibi varlıklarıyla ilgili en temel sorunları tartışması bir yana, devletin verdiğini sandıkları kimi haklar dolayısıyla mutlu olmaları anlaşılır gibi değildir. Burada ilk söylenmesi gereken şudur: Mutlu olanlarımızın devlete dair bakış açıları kendilerini ele vermektedir.

Bu nedenle Türkiye’de bıraktık devleti, kurucu iradeyi ve kurucu ilkeleri, meşruiyet meselesini dahi konuşamadığımız anlaşılmaktadır. Dolayısıyla eğitim sistemini konuşamayanlar, o sistemde hangi değerler sistemine uygun bilgilerin öğretildiğini ve nasıl nesiller yetiştirildiğini de akıl edemeyenler olmalıdır. Bu konuda esas konuşulması ve çözülmesi gerekenin ne olduğunu düşünememek acziyeti ortada durmaktadır. Bu durum, dilenci misali aldıkları sadakaya teşekkür edenleri hatırlatıyor bize.

Kemalist devletin yarı diktatörlük siyaseti güttüğü 50’lerde Müslümanların gösterdiği titizliği, konunun mahiyetine gösterdikleri önemi bir kez daha hatırlayarak onları günümüz İslamcılarıyla kıyasladığımızda nerede olduğumuzu, nereden nereye geldiğimizi anlamak bakımından üzgün olduğumu söylemek istiyorum.

Hüseyin Alan – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s