Ömer Yılmaz / Yazarlar / Yorum-Analiz

AK Parti’nin Üç Vazgeçilmezi

köşe7-ömeryılmazİktidar, sahip olduğu vizyon gereği Türkiye’de sistemin çatısını değil önceliklerini değiştirdi; laikliği kendisine göre yeniden yorumladı, İslamizasyon politikalarını sosyal yaşam ve -kısmen- eğitim sistemiyle sınırlı tuttu, Fransız tipi laikliği rafa kaldırarak dinî sembolleri kamusal alanda görünür hale getirmesine karşın şer’i hukukun yürürlüğe konulmasına ilişkin en ufak bir imada dahi bulunmadı.

Batı, Aydınlanma felsefesiyle kendi düşünce devrimini gerçekleştirdi. Kant, Aydınlanma’yı “aklı kullanma cesareti” olarak tanımlamıştı, “aklını” kullanan Batı, hemen her alanda ilerleme kaydederek daha önce güç yetiremediği İslamî Doğu karşısında politik, ekonomik ve askerî açıdan bariz üstünlük sağladı. Araçsal aklın başat rol oynadığı, sekülerizm, bireycilik ve ulus devleti ortaya çıkaran sürecin en belirgin özelliği Tanrı merkezli (dinî) düşüncenin devre dışı bırakılmasıdır.

Mahkûm pozisyona düşen ve Batı’nın politik, ekonomik ve askerî baskısı altında kalan İslam Dünyası, ister istemez düşünce planında da Batı’dan güçlü bir biçimde etkilendi. İmparatorluk bakiyesi olan Türkiye’de laikliğin devlet doktrini haline gelmesi bu etkilenmenin sonucu olarak karşımıza çıkar.

Kemalist laikliğin meydana getirdiği değişim, muhafazakâr karaktere sahip reformist İslamcılığın tepkisiyle karşılaştı, ancak yine de diğer Orta Doğu ülkeleri üzerinde de belli bir ölçüde etkili oldu, farklı ölçü ve şekillerde de olsa hayata geçirilen birtakım reformlara kaynaklık etti. Haliyle din ve devletin birbirinden ayrılması gerektiğini savunan düşünce, Orta Doğu’da büyük ölçüde Kemalist laiklik vasıtasıyla taraftar buldu.

Aydınlanma’nın temelini oluşturduğu modernleşme süreçlerine karşın gelinen eşikte özellikle Orta Doğu’da dinin etkisini yitirmediği, aksine üzerindeki baskıyı kırarak daha güçlü bir biçimde yönlendirici rol oynadığı görülüyor. Türkiye’de tepeden inme yöntemlerle uygulamaya konulan laiklik, her ne kadar pratikte din ile devleti birbirinden ayırarak dini bireysel -veya şahsî- inanç durumuna indirgemeyi başarsa da, Müslüman bir toplumda teorik açıdan bunun izahını yapmakta zorlandı, artı Müslüman halkın İslamiyet’e duyduğu bağlılık hiçbir şekilde zayıflamadı.

Elbette bu, kimi Batılıların yanı sıra gerek Türkiye’de gerek diğer Orta Doğu ülkelerinde halkın bir bölümünü oluşturan ve belli bir politik güce sahip bulunan laik-seküler kesimin anlamakta zorlandıkları bir durum. Onlar, bilgi çağı, teknoloji çağı, internet çağı, uzay çağı vs. adına ne denirse densin, 21. Yüzyılda dinî temele dayalı gruplaşmaların ve politik hareketlerin hâlâ etkili-güçlü aktörler olarak varlıklarını sürdürmelerini abes buluyorlar.

Her şeyden önce Batılı ülkelerin aksine Türkiye ve diğer Orta Doğu ülkelerinde dinin sosyal hayattaki yeri ve iç politika üzerindeki etkisi üst düzeyde. Politik yaklaşımlarında İslamiyet’i referans alan partiler, seçmenin oylarını kazanmada başarılı oluyorlar. Türkiye’de AK Parti, Tunus’ta NAHDA gibi partiler -ikisinin arasında birtakım önemli farlılıklar olmakla birlikte- katı ideolojik çizgilerden arınarak kendilerini çok partili demokratik sisteme adapte ettiler ve başarılı oldular. Mısır’ın önde gelen İslamî hareketi Müslüman Kardeşler ise, politik eylemlerine doğrudan yansıyan katı ideolojik çizgisini törpüleyemediği için askerî darbeye kurban gitti.

Türkiye’de Muhafazakâr-İslamcı AK Parti’nin üst üste üç genel seçim kazanarak iktidar koltuğuna iyiden iyiye yerleşmesinin en önemli nedeni, İslamiyet’in sahip olduğu bu geniş etki alanıdır. İkinci önemli neden ise, onun aynı zamanda muhafazakâr modernleşmeyi savunan bir parti oluşudur. Bu yaklaşımın en belirgin özelliği, dinî-kültürel kimliğini muhafaza ederek modern dünyaya entegre olmayı amaçlamasıdır. Bu bakımdan iktidarın laik devlet, demokrasi ve modern hukukla sorun yaşaması söz konusu olamaz; aksi takdirde küresel modernliğin etkili bir parçası haline gelmesi mümkün olamayacağı gibi -buna bağlı olarak- İslam Dünyası için “model” oluşturma iddiasından da vazgeçmesi gerekir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, 2011 yılının Eylül ayında Mısır ve Tunus ziyaretleri sırasında laiklik tavsiyesinde bulunması, bize, AK Parti iktidarının bir takım dinî-kültürel hassasiyetleri muhafaza etmek kaydıyla küresel modernliğin etkili bir parçası haline gelmek ve bu konuda İslam Dünyası’na da öncülük yapmak istediğine ilişkin belli bir fikir verebilir. Erdoğan’ın bu tavsiyesinin içeride ve dışarıda bir takım eleştirilere konu olduğu, onun tavsiyesine kulak asmayan Müslüman Kardeşler’in ise sonunda askerî darbeyle alaşağı edildiği özellikle hatırlanmalı.

İktidar, sahip olduğu vizyon gereği Türkiye’de sistemin çatısını değil önceliklerini değiştirdi; laikliği kendisine göre yeniden yorumladı, İslamizasyon politikalarını sosyal yaşam ve -kısmen- eğitim sistemiyle sınırlı tuttu, Fransız tipi laikliği rafa kaldırarak dinî sembolleri kamusal alanda görünür hale getirmesine karşın şer’i hukukun yürürlüğe konulmasına ilişkin en ufak bir imada dahi bulunmadı. Bu bakımdan iktidarın yaptığı şey, sistemin laik yapısını Müslüman halkın taleplerine cevap verecek şekilde esnetmek oldu, ancak bu esneklik sistemin laik çatısını değiştirmedi.

Bu noktada iktidarın nasıl bir düşünceyle hareket ettiğini anlamak gerekiyor. Tarihî tecrübelerin de gösterdiği gibi, İslam âleminde dinin kesin emir ve yasaklarına ters düşmediği sürece çağın ihtiyaçlarına cevap veren bir hukuk sistemi geliştirme veya böyle bir hukuki sisteme başvurma fikri her zaman kabul görmüştür. Aynı şekilde modern İslam düşüncesi de değişen şartlar, dolayısıyla ortaya çıkan yeni ihtiyaçlar itibariyle şer’i hukukun şeklen bire bir uygulanmasının söz konusu olamayacağını fakat kanunların şer’i hükümlerin maksadına uygun düşmesi gerektiğini savunur.

Bu bakımdan herhangi bir hukuk sisteminin taşıdığı etiketten çok içeriği önemlidir. Bu düşünceye göre hükümlerin uygulama şekilleri de önem arz etmez, çünkü bunlar doğrudan tarihsel şartlarla ilgilidir. Elbette bu düşüncelerin İslamiyet’le ne kadar bağdaştığı veya onun hakikatini ne kadar yansıttığı uzun tartışmalara konu olmuştur. Şu kadarını söylemek gerekir ki söz konusu yaklaşım İslamiyet’le bağdaşmamaktadır, çünkü her ne kadar Şeriat’ın maksatlarına gönderme yapılmışsa da, böylece Şeriat’ın dışına çıkılmış, dolayısıyla Şeriat devre dışı bırakılmıştır.

Ancak buradan hareketle iktidar, yürürlükteki modern hukuku kullanmakta sakınca görmedi. Buna karşın yorum kaldırmayacak şekilde şer’i kanunlara ters düşen hükümlere -bazılarını kısmen törpülemek ve değiştirmekle birlikte- büyük ölçüde dokunma gereği duymayarak -kendi cephesinden- modern İslam düşüncesiyle dahi çelişkiye düştü. İktidarın yeni kanunlar yaparken Şeriat’ın maksatlarını ne kadar gözetip gözetmediği de son derece tartışmalı.

Bu bağlamda on bir yıldır yapılan sosyal ve hukukî düzenlemeler, ancak “dinî hayatın özgürleştirilmesi” veya “önünün açılması” şeklinde ifade edilebilir. Buna karşın iktidar, toplumun muhalif kesimleri üzerinde belli bir baskı kurdu, karşı hareketleri önlemek amacıyla bir takım hak ve özgürlükleri kısıtladı. Böylece bir yandan özgürleştirici, diğer yandan ise kısıtlayıcı bir tutum takındı.

Özetle AK Parti laiklikten, -sandıkla da sınırlı olsa- demokrasiden ve modern hukuktan vazgeçmez, vazgeçemez; zira bu, hem onun küresel sistem içerisinde yüklendiği misyona ters düşer hem de aynı sistem içerisinde koyduğu hedefle bağdaşmaz. Bugün iktidara destek veren eski radikal İslamcılar bunun ne anlama geldiği gayet iyi biliyorlar lakin söylemeye dilleri varmıyor.

Ömer Yılmaz – akilvefikir.org  

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s