Bilge Girgin / Emeği Geçen Yazarlar / Polemik

‘Vurun Âlâ’lıya!’ veya ‘Sana dedim Müslüman ağam, sen anla seküler paşam!’

köşe6-bilgegirginKabul edelim, hepimiz küresel, görsel bir hipnozun etkisi altındayız. En eleştirenimiz, hipnozun mahiyetini en iyi bilenimiz, tarif edenimiz bile bigâne kalamıyor reklamlarla zihnimize işlenen, paketlenip boyu, posu, endamı, bakışı, duruşu ve en çok da edası resmedilen bu kadın ve erkek figürlerine.

Âlâ dergisini gerçek dünyada hiç görmedim, okumadım. Son kapağının çıkardığı çıngarın akabinde dergiden haberdar oldum ve kapağı da sanal alemde gördüm. Önce dikkatle bu kapağa bir bakalım: Kapakta bir kadın var. Bu kadın beyaz bir kadın, beyaz, oldukça genç veya genç görünen, bütün zarafetiyle incecik dal gibi bir kadın olduğu her haliyle ortada. Yani her ne hikmetse -Allah Allah neden acaba?- pek Batılı, yok yok Slav görünüşlü bu genç kadın, yarı açık ağzıyla bizim için her an bir ‘dirty talk’ patlatmaya hazır ve nazır olduğunun mesajını veriyor. Bildiğimiz bir Victoria’s Secret kızı bu, tek farkı başındaki türbanı. Hah, bak işte buna türban derler ülkemin laik oryantalisti! Muhtemel Aryan (Hindu veya Fars) kökenli ve orijininde erkekler tarafından kullanılan bir aksesuardır türban. Yıllarca türban türban diye tutturduğunuz şeye ise başörtüsü denir.

Ortalık yıkıldı bu kapaktan sonra. Sosyal medya üzerinden tepkileri takip ettim ancak en sevdiğim köşeye yazarlarının bu konuyla ilgili yazılarını okumayı kendi yazımdan sonraya erteledim. Hayal kırıklığımı, kendi içimdekileri döktükten sonra yaşama lüksünü verdim kendime. Dediğim gibi, ortalık resmen ayağa kalktı kapaktan sonra. Bu anlaşılır. Çünkü kapitalizmin, mallaştıra mallaştıra yakında sömürülemezler listesine alacağı kadın bedeninin yerine feminen erkekleri ve üçüncü cinsleri hazırladığını azıcık gözü açık olan herkes görüyor. Kadın da yakında ıskartaya çıkartılacak. Ama ıskartaya çıkarmadan önce onun bütün suyunu çıkarmaya, yağını sıkmaya çalışıyorlar. Çeşitli varyasyonlar denene denene kabak tadı verdiğinden ve cazibesini kaybettiğinden, şimdi bir de Müslüman mahallesine uğranmak, Müslüman kadının helvası karılıp satışa sunulmak isteniyor.

Buraya dek hemfikiriz muhtemelen. İşi, ekonomik sebeplerle açıklama hazırcılığına kaçmaktansa bunun ardındaki psiko-sosyal nedenlere de bakmak istiyorum. Çünkü bu konuda yapılan tüm analizler muhtemelen Müslüman-para ilişkisine dayandırıldı yine el çabukluğuyla. Aslında “Yüzleşmeye cesaret edemediğimiz bazı şeyleri böyle kolay formüllerle kapatma derdindeyiz” mi demeliyim acaba? Aramıza henüz bir soğukluk girmedi değil mi sevgili okur? İşte şimdi zurnanın zırt dediği yere geliyoruz. Bundan sonra bana dişlerini bilemeye iyi hazırlan!

“Bu kapaktaki kadının yanı sıra, onu bu kapağa taşıyan kapitalizm” deyip, her zaman olduğu gibi ahlaksızlığı ve zayıflığı kadınların üstüne yıkıp, düşmanı dışarıda arayıp buldukça kendinden kaçan erkeklerimize bakmak istiyorum ben. Ve sormak istiyorum: Bu kapak, bir sebep mi, yoksa bir sonuç mu? Bence bu kapak bal gibi de bir sonuç! O zaman bu kadın figürünü, o derginin kapağına taşıtan saiklere bakalım.

Batı medeniyeti karşısında güçsüz düşen, o medeniyet karşısında güçsüz düştükçe, gücünün ispatı olarak, doğuştan getirilen özellik ve içgüdülere kadar alçalan, aradaki açığı bu marifetle kapatmaya çalışan Doğu’lu erkeğin düştüğü durumun bir sonucu bu!

Herhangi bir ahlak konusu gündeme geldiğinde, ilk taşı kadına atmak için canhıraş bir çabaya girenlere toplumumuzdaki anne ve baba figürlerini hatırlamalarını öneririm. Çalışan bir kadın olsa bile evde olan, çaresizce Allah’ı, ahlakı ve kaderi yardıma çağıran anneler-kadınlar ile genelde dışarıda olan, zaman zaman içen, zaman zaman evde terör estiren, hiçbirini yapmıyorsa, kendi uçkurunu sağlam tutamamaktan korktukça kadın nefretini büyüte büyüte izanını kaybetmiş, nefsiyle cenk edemedikçe kadını şeytanlaştırmış babalardan-erkeklerden oluşan bu topluluğu hatırlayın. Oldukça kaba, oldukça genel bir tarif yaptım. Mazur görün, ancak neye işaret etmekte olduğumu biliyorsunuz, biliyorum!

Müslüman erkekler, erkeklerimiz, bir yandan şiirlerinde, yazılarında, sohbetlerinde Leyla’ya -ki herkesin malumu, “leyl” gece demektir- atıf yaparken, diğer yandan, eğer seküler iseler eski Sovyetler’in, dindarlarsa Müslüman olmaları sebebiyle Bosna’nın Slav kızlarına af buyurun salya akıtıyorlar gündelik hayatlarında.

En entelektüel, en kafası çalışan adamların bile mutsuz evliliklerinden, hayatlarını paylaştıkları kadınların kendilerini anlamadığından, onlarla konuşamadıklarından yakındıkları bir erkekler toplumuyuz biz. Bu öyle bir cinnet toplumu ki, güzellik ve görüntü dışındaki her şeyi ikincilleştirmiş. Tabii laflar büyük. Atılan söylevlere bakılırsa herkes iç güzelliğin ve ahlakın peşinde. Sorsan herkes akıllı, dünya ve ötesi üzerine kafa yorabilen, ayakları yere basan (artık dünya görüşüne göre çeşitlendirin bu aranan sıfatları) vb. niteliklere sahip hayat arkadaşı arıyor. İşler pratiğe gelince, tam aksinin tecrübe edildiği bir yalan bu. Kafelerde, sohbetlerde, konferanslarda kendilerine eş arayan erkeklerden, erkek evlatlarına karı arayan analara kadar herkes pratikleriyle her gün konunun hiç de böyle olmadığını ispat ediyor bize.

Kabul edelim, hepimiz küresel, görsel bir hipnozun etkisi altındayız. En eleştirenimiz, hipnozun mahiyetini en iyi bilenimiz, tarif edenimiz bile bigâne kalamıyor reklamlarla zihnimize işlenen, paketlenip boyu, posu, endamı, bakışı, duruşu ve en çok da edası resmedilen bu kadın ve erkek figürlerine.

Devir sadece beyaz adamın devri değil, devir beyaz kadının da devri. Müslüman dünyadaki ahlak sorunu ise daha çok Müslüman erkeğin ahlaksızlığı sorunu. Erkek kendini kaybettikçe kadın da sarı saç boyaları içinde kaybediyor rengini.

Bir zamanlar, Batı’lı kadının elde edebilmek için iç geçirdiği, güçlü, dirayetli ve ahlakı ile uçkuru, karşısındaki kadının gözündeki sürmesine veya af buyurun giydiği dantelalı donuna pamuk ipliği ile bağlı olmayan Müslüman erkek figürü yavaş yavaş çekildi dünyamızdan. Onun, bir adı kaldı bize yadigâr.

Bu erkek, yerini, feci entelektüel, neyin ne olduğunun son derece farkında olan ama sırası gelince ‘uygunsuz’ olduğunu düşündüğü o kadına ‘çok güzel be’ diye iç geçiren adamlara bıraktı.

Bu erkek, yerini, salonda hanımefendi, camiada Müslüman, mutfakta iyi aşçı, yatakta fahişe arayan yarık yarık ruhlarıyla ortada dolanan adamlara bıraktı.

Bu erkek, yerini, kutsallaştıra kutsallaştıra bitiremediği, ‘bakımsız’, ‘kendinden olan’ kadın ile ‘bakımlı’ başka bir kadının sorusuna muhatap olduğunda, soruya cevap verme şeklini kadından kadına ciddi anlamda değiştiren adamlara bıraktı.

Bu erkek, yerini, öncelikle iç güzelliği için tercih ettiğini iddia ettiği kadını, evinde bir cinsel objeye dönüştüren, dönüştüremediği yerde de kendisine verilen çok eşlilik iznini Demokles’in kılıcı gibi karısının başında sallandıran pis bir adama bıraktı.

Bu erkek, yerini, analığa övgüler dize dize bitiremeyen amma karısının çocuğunu emzirmesi karşısında zihnindeki pornografik dünyanın süngüleri düşen, süngüsü düştükçe hırçınlaşan, hırçınlaştıkça ‘memesinin alı al moru mor olmuş’ bir kadın görmenin cinselliğini öldürdüğü iddiasıyla gözünü dışarı diken, homo erektus olarak yaşamayı mutluluk saymış adamlara bıraktı.

Bu erkek, yerini, anasına vefa ile karısının hakları arasındaki dengeyi kurmaktan aciz, acizleştikçe kaçak dövüşen, sünepe bir laf ebesine bıraktı.

Bu erkek, yerini, halet-i ruhiyesini, anasıyla göbek bağını kesen ebenin elindeki makasa duyduğu hınç üzerine kurmuş, yediklerini ortaokula kadar kendisi yarı zamanlı olarak ağzına götürmüş, üniversiteye kadar giysileri hep evinin kadını -anası- tarafından yıkanmış, paklanmış, elinden tek başına estetik bir hayat sürme yetileri alınmış, alındıkça gevşemiş, gevşedikçe şişinmiş, şişindikçe tahtını daha bir doldurduğuna inanmış adamlara bıraktı.

Kendisine evvel ve ahirde yol arkadaşı arayan bu erkek, yerini, af buyurun, anasının tüm fonksiyonlarını yerine getiren ama aynı zamanda yatağına girebileceği bir kadın arayan adamcıklara bıraktı.

Bu erkek, yerini, Batı’lı beyaz kadınla evlenip, güzelliğiyle nefsinin abad olacağını sanıp, evlendiği beyaz kadın, kendisi hariç tüm dünyanın bildiği üzere, kısa bir zaman içinde, iki katı yaşında görünmeye başlayınca berbat olan adamlara bıraktı.

Yukarıdaki liste uzayıp gider. Eksiği var, fazlası yok. Eksikleri tamamlamak isteyen erkekler, analarına, kız kardeşlerine, sevdiklerine, “Bakımlı ol, bakımlı ol” diye diye delirttikleri kadınlarına sorsunlar.

Şimdi tabii hal böyle olunca, Doğu’nun akıllı kadını vaziyetin ne olduğunu kavramakta gecikmedi. Başı açık, saçını sarartmış kadının yanında -bacısı olduklarına inandırıldıkları- dolmuş şoförlerinden, bakkal İhsan amcadan, velhasıl sokaktaki adamdan dahi ikinci sınıf cevaplar alan o gariban başörtülü kadınlar gördüklerini sineye çekti. Lakin o kadınlar, minibüslerde ve sokaklarda yanlarındaki küçük kızlarının ellerinden tutuyordu. O küçük kızlar da analarıyla beraber yaşadılar her şeyi, başörtülü gariban analarına yapılan muameleye bizzat tanık oldular.

Sonra o kızlar büyüdü. İyi okullara gittiler, etraflarını saran yalanın şifrelerini çözmekte gecikmediler. İlk kuşak, bununla ‘uygun’ daire içinde kalarak mücadele etmeye çalıştı. Çünkü o zamanlar, aynı gruba mensup oldukları erkekler de, şalvar kesime yakın koyu tonlu pantolonlar, yakalı tişörtler, spor veya kösele ayakkabılar giyiyordu. Ama sonraki genç kuşağın kadınları, saçları handiyse punk kesim, tepelerinde güneş gözlüklerine, rengârenk afili giysilere, Converse tipi ayakkabılara, takılara, yüzüklere ama illaki sakala sahip Müslüman erkeklerin karşısına, rengârenk şalları, stil sahibi kıyafetleri ve en ‘bakımlı’ halleriyle çıktılar. Onların şalları da mesele oldu. Ama Batı’dan gelen rüzgârla saç uzatma derdine düşen Müslüman erkeğin bu hali hiç konuşulamadı, onu geçtim, saç uzatırken taktıkları kadın taçları bile mesele olmadı. “Uzun saç Sünnet’tir, küpeyi Yavuz da takıyordu” dendi, dosya açılmadan kapatıldı. İşte şimdi geldiğimiz nokta, Âlâ dergisinin kapağı.

Biz, bedenini örtmeyen kadınlar kapitalizmin ve görsel hipnozun virüsünden nasıl kurtulacak derken, kervanımıza bir grup mütesettir olmak isteyen kadın da ekleniverdi. Kadınların sadece taşıyıcısı olup hastası olmadıkları pek çok zührevi hastalığın tersine, bu virüsün taşıyıcısı erkekler. Sonra da hastalanmış yatan kadına tiksinti ve nefretle bakacak kadar da arsız ve merhametsizler! Kendilerinin taşıdıkları şeyin hastası da olduklarının farkında bile değiller!

Ne zaman konu ahlaktan açılsa, ilk elden kadını linçe kalkışmaları da bundan. Yanlış anlaşılmasın tek erkekleri suçluyor değilim. Toptan bir işleyişle derdim var benim. Ama bu değirmene en çok su taşıyan kim, bunun cevabı da gayet net -“Kabahat senin” demeye dilim varmıyor ama kabahatin çoğu senin canım kardeşim-.

Bir Müslüman toplum düşünün ki, hep genç, her an yatağa girmeye hazır kadınlar istiyor. Kadının yaşı geçtikçe kıymeti düşüyor, ama malum, ‘erkek yaşlanmıyor’. Bu toplum, kendisi bekârken dul bir kadınla evlenmiş bir Peygamber’in ümmeti! Dahası kendisinden neredeyse iki kat daha yaşlı dul bir kadın ile evlenmiş bir Peygamber’in ümmeti! Ve dahası neredeyse hep dul, çocuklu ve yaşlı kadınlarla 50 yaşından sonra evlenmiş bir Peygamber’in ümmeti! 50 yaşına kadar 65 yaşında vefat eden bir kadın ile ömrünün çoğunu geçirmiş bir Peygamber’in ümmeti! O hayatta iken ne hikmetse o meşhur ‘erkek fıtratı’ sebebiyle genç bir kadınla da evlenmeyi kabul etmemiş bir Peygamber’in ümmeti!

Şimdi, 25 yaşında bekâr bir erkek gösterin bana, 40 yaşında dul bir kadınla evlenmiş olan ve kendisine saygı gösterilen! Dul bir Müslüman kadın gösterin bana, takdir ettiğiniz, ahlakını göklere çıkardığınız, dul ve kendisinin yarı yaşında bir erkekle evlenmiş, tek bir Müslüman kadın! Aslında şöyle demeliyim galiba, bir bekâr erkek gösterin bana, kendisinden yaşça geçkin, dul bir Müslüman kadın ile evlenme arzusunu ve cesaretini gösterebilmiş olan! Haydi yaş farkını ortadan kaldırıp, tenzilat da yapıyorum güzel hatırınız için, dul bir kadınla evlenmiş kaç bekâr Müslüman erkek tanıdınız hayatınızda? Ey ikide bir erkek nefsinin farkını -şuna uçkurunu terbiye edememe hali diyelim de netleştirelim konuyu- çokeşlilik konusunda temcit pilavı gibi kadının burnunun dibine süren erkekler! Ey karılarını ikinci bir eşe ikna etmek için kılıktan kılığa giren erkekler! Vazgeçtim, size sormuyorum: Ey kadınlar! Eşiniz kırkını geçmiş bir kadın ile evlenmek için rızanızı -tabii o kadar zahmete giriyorlarsa- almaya çalıştı mı hiç? Yoksa bu iznin, doymayan nefislerini daha çok doyurabilmek için genç kadınlarla evlenmek için verildiğine mi inanıyorlar gizli gizli?

Yani ahretliğim, o taşa davranma çevikliğin var ya, o çevikliği en çok ikiyüzlü ahlakından alıyorsun. Âlâ’ya vuralım, vuralım amma siz nedense hep ‘vurun abalıya’ yapıyorsunuz bayım!

Şimdi bayım, elinizdeki o taşı sessizce yere bırakın ve hangi taşa başınızı vurup hangisinin altına elinizi sokacağınızı bir daha düşünün! Şimdi dağılın, ahlat ağalık yapmayın!

Bilge Girgin – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s