Adem Çaylak / Yorum-Analiz / İktibaslar

Muhafazakâr (Ilımlı İslamcılık) Kapitalizm!

islamcılık-kapitalizm-1Batı medeniyetinin zihniyet dünyasıyla önce irade ve ahlak sonra epistemolojik ve ontolojik bakımlardan bir hesaplaşma içine girmedikçe, var olan sistemin dil ve söyleminin “İslamileştirilmesi”, esaretin sadece biçimini değiştirecektir. İslam’da da Protestan ahlakı ve kapitalist ruh var diyenler, dünün “zor”a dayalı hakimiyetinden, bugünün “rıza”ya dayalı hegemonyasına geçmek isteyenlerdir.

Bir süredir devam eden İslamcılık, muhafazakarlık, muhafazakar demokratlık ve liberalizm tartışmalarına ivme kazandıran hususlara bakıldığında, Türkiye’yi önümüzdeki dönemde kat’i surette şekillendireceği belli olan bir siyasal kadronun yeniden doğumuna don biçme yarışının etkili olduğu anlaşılacaktır. Gerek yönetici kadrolar ve gerekse de onların ideolojileri üzerindeki tartışma, geçmişte çıkarılan gömleklerin yerine hangi libasın giyilmesi gerektiği hususunda fikir beyan eden iş bilir terzilerin rekabetini tetiklemektedir. Siyaseti ve toplumu, oturdukları fildişi kulelerden izleyen bu zevatın temel derdi, devleti şekillendirecek muhtemel kadroyu kendi kulelerine hapsedebilme gücüne sahip olmaktır. Bu nedenle kamuoyunu etkileyen yazılı ve görsel mevzilerinden, bir kısmı son derece iyi planlanmış operasyonlara giriştikleri gözlemlenmektedir.

Doğası gereği kaypak ve kaygan bir zeminde iş görmeye müsait bir siyasi ideoloji olan muhafazakarlık, AK Parti iktidarı ile birlikte ete kemiğe büründürülmeye çalışılmıştır. Böylesi bir tercih ilk dönemde Müslümanların işine de gelmiştir. Ancak baştaki pragmatist tavır, maalesef sürecin kendisini de zehirlemiştir. Özellikle yükselen Müslümanlığın, kaypak muhafazakarlık yönünde manipüle edilmesi, onca muhafazakarlaşmaya rağmen yaşanan istikamet ve değer kaybından anlaşılabilecektir. Neredeyse muhafaza edilecek “değer” ve yürünecek “istikamet”in kalmadığı bu dönem, siyaset ve özellikle de ekonomide hegemonik çevrelerin isterlerine uygun bir İslam formu yaratmaya matuftur.

Artık herkesin malumudur ki, Türkiye’yi önümüzdeki dönemde yönetecek siyasal elitin kökleri çoğunlukla bir şekilde İslami hareketlerle kesişen bir özellik taşımaktadır. Bahse konu yazarlar tarafından, İslami hareketler daha dünyevi ve liberal eğilimlilerle, daha batıni ve radikal eğilimliler olarak iki kutba ayrılıp, siyaset elitini bunlar arasına konumlandırarak bir nevi onlar için not çizelgesi oluşturulmaya çalışılmaktadır.

Günümüzde bu minvalde yapılan tartışmaların bir benzeri, tarihte Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh gibi ilk İslamcıların “yeni mutezilecilik” diye adlandırılan reformculuk çalışmalarında da yaşanmıştı. Hıristiyan dünyasını temsil eden Batı medeniyetinin yükselişi ve tüm dünyada neredeyse 300 yıldır egemen güç olarak rol oynamasını, Rönesans ve Reform hareketleri ile akılcılığın Hıristiyan dünyasında yeniden doğuşunda arayan rical-i kalem, tıpkı Afgani ve Abduh gibi İslam medeniyetinin kurtuluşunu da benzer toplumsal ve dini yenileşme hareketlerinde arama kolaycılığına girmektedir.

Bu yeni reformcu Lutheryenlere göre Batıda kapitalizmi kuran Weberyen protestan ahlakının bir benzeri, MÜSİAD ve TUSKON’da örgütlü “Anadolu Aslanları” diye tabir edilen dindar Türkiye girişimcisinde de görülmeye başlanmışmış. Bunlar dün köylerde dinini tam manası ile yaşamaya çalışan kırsal Müslümanlardan farklı imişlermiş. Bunlar hem dindar hem de dinin sağladığı motivasyonla daha çok çalışma ve daha çok biriktirme motivasyonuna sahiplermiş. ABD’de gelişmiş kapitalist sistemi kuran dindar kapitalistler gibi, Anadolu Aslanları da Türkiye’yi hem daha gelişmiş hem de daha akılcı bir toplum haline getiriyorlarmış. Görülen o ki, cumhuriyetin ilk yıllarında hız kazanan ve günümüzde de kafayı Türkçe ibadete takmış vesayetçi sisteme bağlı ilahiyatçılar dışında gözden düşmüş İslam’da reform hareketi, şekil değiştirerek Müslümanların yaşam biçimlerini sekülerleştiren bir reforma dönüşmeye başlamıştır.

Geçmişte ve günümüzde yaşanan tartışmaların mihenk noktası, sosyal bilimlerin babası sayılan İbn Haldun’un şu derin sözlerinde gizlidir: “Yenilenler, yenenleri taklit ederler”. Tarihi olayları, kendi bağlamında ve doğru okumadan bugüne ve geleceğe ilişkin sonuçlar çıkarmak, bildiğini zanneden cahillerin durumuna iyi bir örnektir. Birbiri ile uyumlu olmayan ve bir sistemi top yekun görüp analiz etmekten yoksun böylesi bir entelektüel körlükle olayları doğru okuyamayanların, Müslümanlara rehberlik etmeye soyunmaları manidardır. Körü körüne Batı aleyhtarlığı ile hareket etmekten sakınarak bir tespiti belirtmek gerekir: Düne kadar seküler veya dini görünümlü diktatörlüklerle yönetilen Müslüman ülkelerin artık daha halkçı ve İslami bir siyasal yönelişe doğru yol alması, hakim medeniyetin efendilerini ürkütmektedir. Batı medeniyeti için küresel çıkar hesaplarında en önemli risk, kendisine benzemeyen ya da kontrolünde olmayan muamma bir “öteki” medeniyetin Batıya meydan okuyacak olmasıdır.

Batının böylesi İslami bir meyli kontrol edebilmesinin yolu, İslam dünyasındaki yönetici siyasal elitin, devrilen diktatörlerde olduğu gibi Batıya asalak olanlardan seçilmesi değildir. İslam dünyasında yönetimi halkların iradesi belirleyecekse, Batıya düşen halkların iradesini manipüle ederek yeni yönetimleri şekillendirmektir. Nasıl ki Batı ülkelerinin yönetici elitleri, ülkelerinin kapitalist elitlerinin icazeti ile iktidara gelmekte ise, İslam ülkelerindeki ekonomik elitlerin de kapitalist ve Batı tipi protestan ahlakı ve seküler dünya görüşüne sahip gruplar olması, İslam ülkelerinin yönetimlerini de Batı ekseninde tutacak birer sosyal dinamo olacaktır. Böylece doğunun Batı taklitçisi Japon, Hint ve hatta Çin medeniyetleri gibi, yeniden kurulacak İslam medeniyeti de Batı dairesinin içinde yer alabilecektir. Bu yüzden dost görünümlü rical-i kalem dört bir yandan Weberyen çıkarımlarla “kapitalist Müslüman girişimci” tezini pompalamaktadır. TUSKON tarafından temsil edilen “muhafazakar girişimci” grubunun dört elle sarıldığı “protestan Müslüman ahlakı” yaklaşımına asıl MÜSİAD’ın temsil ettiği kitlenin nasıl yaklaşacağı merak konusudur. Kendisi aç kaldığı halde evindeki rızkını fakirlere veren Hz. Ali’nin, tüm ticari sermayesini bağışlayan Hz. Ebubekir’in ve Hz. Osman’ın yolu mu yoksa durmadan çalışmayı öğütleyen kapitalizme ilham veren Kalvinizmin yolu mu tercih edilecektir.

Batı medeniyetinin zihniyet dünyasıyla önce irade ve ahlak sonra epistemolojik ve ontolojik bakımlardan bir hesaplaşma içine girmedikçe, var olan sistemin dil ve söyleminin “İslamileştirilmesi”, esaretin sadece biçimini değiştirecektir. İslam’da da Protestan ahlakı ve kapitalist ruh var diyenler, dünün “zor”a dayalı hakimiyetinden, bugünün “rıza”ya dayalı hegemonyasına geçmek isteyenlerdir.

Beş yıldızlı otellerde içkili yemekler yerine beş yıldızlı otellerde iftar yemeği yiyen, Maldivlere lüks tatile gitmek yerine lüks umrelere giden bir kapitalist sınıf oluşturmayı amaçlayan Batı ve onun yerli payandalarına karşı özellikle Müslüman iş dünyasının uyanık olması gerekmektedir. Medeniyeti oluşturan unsurlar tıpkı bir vücudun hücreleri gibi aynı amaca dönük hareket etmelidir. Yoksa beş yıldızlı otelin penceresinden görülen manzaranın Hint Okyanusu ya da Beytullah olması insanın kıblesini tayine yetmeyecektir.

Adem Çaylak – Milat, 11 Ekim 2012

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s