Din / Mevlüt Hönül / Yazarlar

Hariciler ve Haricileri Tekrarlayan Silahlı Örgütler

köşe15-mevlüthönülİslam, özünde Tevhid ve adaletin inşası ve cehaletin her türü ile mücadeledir. Bugün Ortadoğu’da pervasızca kan dökenler, kendi cehaletlerine “İslam” diyor, aşağılık yol ve yöntemlerle evrensel insani değerleri ayaklar altına alıyorlar.

İslam, özünde Tevhid ve adaletin inşası ve cehaletin her türü ile mücadeledir. Bugün Ortadoğu’da pervasızca kan dökenler, kendi cehaletlerine “İslam” diyor, aşağılık yol ve yöntemlerle evrensel insani değerleri ayaklar altına alıyorlar.

Günümüzdeki adalet anlayışı ile Kur’an’ın adalet anlayışı arasındaki farklılıkların temelinde, vahiyden uzak kalmışlığımız, Kitab’ı okuduğumuz halde onu hayata aktaramayışımız var. Bilgi sahibi olmak, tartışmada birilerini alt etmek demek değildir, söylem faşizmi ile hareket etmek ve benzeri hatalar bizi adaletten uzağa düşürmüş, yüzlerce parçaya bölmüştür.

Kur’an, ferdi amaçlardan toplumsal amaçlara kadar her yönüyle İslam’ın adalet kavramı üzerinde durmuştur. Başkalarının adil olmasını istiyorsak, önce biz kötülük düşünmeyen, taraf tutmayan, hakkı gözeten, zulme sessiz kalmayan, mazlumlardan yana olan kimseler olmak zorundayız. Günümüz İslam toplumlarında çoğu zaman dikkate alınmadan yapılan yönetimsel uygulamalar, ferdi hareketler, adalet ölçüsü gözetilmeden, kişisel çıkarların ön plana alındığı, adaletsizce yaklaşımlar sergileyen insan toplulukları ortaya çıkardı. Birçok Müslüman ülkede “adalet”, kişisel menfaatlerin gözetilmesi, fakirlerin ezilmesi, zenginlerin cebinin doldurulması yoluyla “sağlanmakta”dır.

Bunu hem kendi tarihimizde ve günümüzde, hem de genel olarak tarihin her aşamasında görmek mümkündür. Allah’ı inkâr, Allah’a isyan, Allah’ın ahkâmını keyfî yorumlama, insanın yaradılış gayesini unutması, nefislerin şeytana uyması, kötü ahlakı huy edinmesi, temel problemler olarak karşımıza çıkıyor.

Harici mantıkla hareket eden örgütleri daha iyi tanıyabilmek için bir örnekle başlayalım:

Muhakeme gücü zayıf olan, dinin sadece dış görünümünü kavrayabilmiş bu topluluk (Hariciler), meseleyi anlayamayarak “Biz Kur’an’a kılıç çekmeyiz” demişler ve hileye düşmüşlerdi. “Biz Kur’an için savaşıyoruz, bunlar da Kur’an’a teslim olmuştur, o halde ne diye savaşalım?”

İmam Ali, ferasetli görüşünü sunarak, “Ben de Kur’an için savaşmaktayım, ama bunlar sizi oyuna getiriyorlar; anlamıyor musunuz? Bunların Kur’an’la ne işleri var? Kur’an’ı kalkan gibi kullanıp canlarını kurtarmak istiyorlar, hepsi bu” diyordu. Kâğıt ve yazıyı değerli kılan, içindeki anlam ve muhtevasıdır.

Haricilerin isyan etmeden önceki yaşam tarzlarına baktığımızda, sakin bir yaşam içerisinde sadece tartışmalar ve eleştirilerle yetindiklerini görürüz. İmam Ali, onlara yapıcı tavırlarla yaklaşıyor ve ameli noktalarda kendilerine müdahalede bulunmuyordu. Yalnız Sıffin’de İmam Ali’nin saflarında çarpışan bu kesim, daha sonra gelişen olaylar neticesinde İmam Ali’ye savaş açarak onun şehadetine sebep oldu.

İbn-i Abd-i Rabbih, ‘Fecru’l-İslam’ adlı kitabında Haricileri tavsif ederken şöyle der:

“Haricilerden daha inançlı ve çalışkan bir fırka yoktu, her an ölüme hazırdılar. Savaş sırasında bir Harici’ye mızrak saplanmıştı, yarası çok ağırdı, ama o kendisini vuran adama doğru yürüyerek ‘Allah’ım’ diyordu, ‘Senin rızanı kazanmak için sana gelmedeyim.’”

Haricilerin ortaya çıkışı Şia’nın ortaya çıkışıyla aynı zaman dilimine denk gelir. İmam Ali’nin döneminde çıkan kargaşalar sonucunda aynı saflarda yer alırlar. Sıffin savaşında İmam Ali’nin saflarında savaşan bu kesim, Kur’an sahifelerinin mızrakların ucuna asılması ile birlikte savaşmaktan vazgeçer ve Muaviye’nin kurnazlığı ile hakeme gitme fikrini destekler. Bunu kabul etmemesi durumunda İmam Ali’yi kılıç zoru ile buna mecbur edeceklerini açıkça beyan etmeleri neticesinde onun hakeme gitme kararı almasına sebep olurlar.

Hakem olayı, İmam Ali’nin azli ve Muaviye’nin yerinde kalması ile sonuçlanır. Kendi zorları ile hakeme gitmeye karar kılan grup, daha sonra İmam Ali’nin hakeme gittiği için büyük bir günah ve suç işlediğini savunmaya başladı. Bu iddiaları doğrultusunda İmam Ali’nin tevbe etmesi gerektiğini, zira küfür işlediğini, yani dinden çıktığını söylüyorlardı. Kendilerinin de hakeme gitme istekleri sebebiyle küfre düştüklerini ama tevbe ettikleri için küfürden döndüklerini öne sürüyorlardı.

Haricilerin geneli “Hüküm yalnızca Allah’ındır, Allah’tan başka hüküm koyucu yoktur” esasına ve “iyiliği emredip kötülükten menetme” ilkesine dayanıyorlardı.

“De ki: ‘Bakın, ben Rabbimden gelen açık bir kanıta dayanmaktayım ve (bu şekilde) siz onu yalanlamış oluyorsunuz! (Bilgisizliğiniz yüzünden) bu kadar şiddetle arzuladığınız şey benim elimde değil. Hüküm ancak Allah’a aittir. O, hakikati ilan edecektir; çünkü (hak ile batıl arasında) en iyi hüküm veren O’dur.’”  (En’am, 57)

Bu ayet-i kerimede “hüküm” sadece Allah’a ait bir şey olarak takdim ediliyor; ancak burada geçen “hüküm” kelimesiyle neyin kastedildiğine dikkat edilmeli. Bu ayette geçen “hüküm” kelimesiyle kastedilen şey kanun koyuculuktur. İnsanoğlunun hayatını düzenleyecek kural ve prensipleri belirlemedir. Bu ayette kanun koyuculuk hakkının sadece Allah’a ait olduğu ve Allah’tan başka hiç kimsenin kanun belirleme hak ve yetkisi taşımadığı vurgulanmaktadır.

Hariciler ise, bu kelimeyi hâkimiyeti de kapsayacak şekilde genelleştirip şiar edindiler. “Allah’tan başka hiç kimse kanun koyuculuk hakkına sahip olmadığı gibi, devlet ve yöneticilik hakkına da sahip değildir, Allah’tan başka hiç kimse insanları yönetmeye kalkışamaz!” dediler.

İmam Ali’nin onlara verdiği cevap şu şekilde olmuştur:

“Söz doğru, ama söyleyenin maksadı batıl. Evet, kanun koyuculuk hakkı elbette ki sadece Allah’ındır, ama bunlar ‘Allah’tan başkası insanları yönetemez, yönetici olamaz’ diyorlar! Oysa insanların bir yöneticiye ihtiyacı vardır, yöneticisiz toplum olmaz, iyi veya kötü bir yöneticinin varlığı zaruridir. Bir yönetici sayesindedir ki mü’min insanlar Allah rızası için yapmak istediklerini yaparlar, kâfir olanlar dünyadan faydalanırlar ve bu minval üzere Allah Teala onları götürür. Bir devlet ve yönetim sayesindedir ki vergiler toplanır, düşmanla savaşılır, yollarda ve şehirlerde güvenlik sağlanır, zayıf ve güçsüzün hakkı, zorba ve zalimden alınır. Devlet ve yönetim sayesindedir ki iyiler huzur bulurlar, insanlar kötülerin şerrinden emin olurlar.” (Nehcu’l-Belağa, 40. Hutbe.)

Hariciler, kendi din anlayışları doğrultusunda takvalı kimselerdi, en bariz vasıfları buydu, kendilerince ideal İslam toplumunun tesis edilmesini arzu ediyorlardı, ancak çöl ortamından gelmeleri, yeni ortama ayak uyduramamaları, sert ve inatçı karakterleri, kendileri dışında kalanları Müslüman saymamaları ve gerçek Müslümanların kendileri olduğu şeklindeki dar çerçeveli dini görüşleri, onları İmam Ali’yi tehdit etmeye sevk etti; onu önce hakeme gitmeye razı edip ardından da isyan ettiler.

İslam tarihinin ilk fırkası olan Haricilerin karakter yapısına bakalım:

Muaviye, oğlu Haricilere katılmış olan bir babayı, oğlunu geri getirmesi için görevlendirdi. Babası her ne kadar ısrar ettiyse de oğlunu kararından vazgeçiremeyince, “Oğul, şimdi gidip senin küçük çocuğunu getireceğim, onu görünce babalık duygun kabarır da gitmekten vazgeçersin belki!” dedi. Harici “Vallahi,” dedi, “Ben ağır bir darbe yemeyi, evladımdan daha fazla istemekteyim şimdi!” diye cevap verdi (Fecr’ul-İslam, s. 243)

Hariciler İslam’ın dış görünüşüne aşırı önem verir, Şeriat kurallarının zahirine uymaya pek özen gösterirlerdi. Günah olduğuna inandıkları şeylerden ciddiyetle sakınmaya çalışır, günah işleyenlerden uzak durmaya dikkat ederlerdi. Ziyad b. Ebih, bir Harici’yi öldürmüştü; kölesine onun nasıl bir adam olduğunu sordu, kölesi “Ne gece yemek yerdi ne de gündüz; gündüzü oruç tutmakla, geceyi ise ibadetle geçirirdi” dedi. (Kamil-i Müberred c. 2, s. 116)

Haricilerin belirgin özelliklerinden biri de ihlâs idi. Yalnız bu ihlâs, onların belli bir yöne şartlanmışlıklarına eşlik ediyordu: Abdullah b. Abbas, İmam Ali tarafından onlarla tartışmak üzere gittiği vakit, uzun süren secdelerinden ötürü alınlarının yara aldığını, ellerinin deve dizi gibi nasır bağladığını ve üzerlerinde temiz elbiseler olduğunu anlatır. (El-Müberred, El-Kâmil, 2/143)

Hariciler, bir Müslüman ile bir Hıristiyan’a rastlarlar. Müslümanı öldürüp Hıristiyan’a iyi davranırlar ve ona “Peygamberimizin emanetine sahip çık” diye tavsiyede bulunurlar. Derken Abdullah b. Habbab, boynunda mushafı ve yanında hamile eşi ile onlara rastlar. Ona şöyle derler: “Senin boynundaki bu Kur’an, seni öldürmemizi emrediyor. Söyle bakalım, Ebubekir ve Ömer hakkında ne düşünüyorsun?” Abdullah onları iyilikle anar. “Peki” derler, “Hakeme gitmeden önceki Ali ve ilk altı senesinde Osman için ne dersin?” Abdullah yine iyilikle anar.

“Hakeme gitme hakkında ne düşünüyorsun?” derler. Abdullah şöyle der: “Ben Ali’nin, Allah’ın kitabını sizden daha iyi bildiğine, onun dinine sizden daha sadık olduğuna ve daha basiretli olduğuna eminim.” Bunun üzerine Hariciler “Sen Hakk’a değil, isimlerine göre adamlara tabi oluyorsun” diyerek, onu nehir kıyısına götürüp keserler. Derken, kendi hurma bahçesinde bulunan bir Hıristiyan’a uğradıklarında, Hıristiyan, “Buyurun, hepsi sizindir” der. Hariciler, “Hayır, vallahi parasını ödemeden onu almayız” derler. Bunun üzerine adam şöyle der: “Ne Garip! Abdullah b. Habbab gibi birini öldürüyorsunuz da bizden hurma mı kabul etmiyorsunuz?” (El-Müberred, El-Kâmil, 2/143)

Örneklemeye çalıştığımız Hariciler, bir yanda ihlâs anlayışı, diğer yanda haksızlık, katl, şiddet gibi yanlış amellerle insanları dine davet etmeye, dini insanlara zorla kabullendirmeye çalışıyorlardı. İnsanlık açısından baktığımızda, ne takva, ne hoşgörü, ne de ihlâs ile bağdaşmayan, sapkın, çelişkilerle dolu bir inanç tarzıdır bu.

İşin özüne baktığımızda, Haricilerin geneli, çöl bedevisi Araplardan oluşmaktaydı. İslam’ın zuhurundan önce fakirlik ve sefalet içinde yaşayan bu toplum için İslam’ın hakikatleri sadece kendi anlayışları doğrultusunda intikal etmişti. Kur’an’ın zahirine bakarak hüküm veriyorlardı. Haricilerin geneli dar düşünceye sahip, mü’min ama taşkın ve atılgan tiplerdi.

İhlâslı olduklarını belirtmiştik, lakin bu ihlâsı teslimiyet olarak algılamamalıyız, çünkü cehaletten ve körü körüne itaatten kaynaklanan bir ihlâs hâkimdi. Haricilerin günümüz versiyonları hal-i hazırda aynı anlayışı devam ettiriyorlar. Cehalet ve tutuculuk, Müslümanların çoğu zaman hakikati görebilmelerine engel olmuştur ve bugün, aynı cehalet ve tutuculuk Müslüman toplumları esir almıştır. Haricilerin, Kur’an sahifelerini mızrakların ucunda görünce “Biz Kur’an’a karşı savaşmayız” demeleri, bu cehalet ve tutuculuğun en bariz örneğidir.

Günümüzde bu anlayışla hareket eden, bu tür uygulamalar yapan örgütler, silahlı gruplar vs. mevcuttur. Kimi Kur’an’ın zahirine bakarak hükmederken, kimi Kur’an’ın zühd ve takva hayatını emreden yönünü benimsemekte, kimi sadece cihad ayetlerini esas almakta, kimide kişisel ahlakı ön plana çıkaran ayetlere tutunmaktadır. Bu ve benzeri parçacı yaklaşımlarda bulunanlar, çoğu zaman Harici mantığına yakın davranıyorlar.

Günümüzde hâlâ din ve vicdan özgürlüğünün ne demek olduğunu anlayamamış Müslüman toplumlar, diğer din mensuplarına, kendi dinlerini yaşamaları noktasında müsamahasız davranıyorlar. Bu tür anlayışlar hem baskıcı hem de parçacı dini yaklaşımların ürünü, Allah’ın kitabında ortaya konulan dinle uzaktan yakından alakası yok. Tekrar özümüze dönmek, elbette Kur’an’la mümkün, inşallah tarihten ders alabilir ve aynı hataları tekrar etmeyiz.

Mevlüt Hönül – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s